| Irak, ABD ve Türk Entelektüelleri: Müdahale Eleştirilerinin bir Eleştirisi | | Yrd. Doc. Dr. Faruk Ekmekçi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, fekmekci@ktu.edu.tr | | | Resimler Sadece üyeler içindir! Amerika Birleşik Devletleri, 2003 Mart’ından bu yana devam ettirdiği Irak işgaline geçtiğimiz Aralık ayında resmen son verdi. Geçtiğimiz haftalarda gerek yurtiçi gerekse yurtdışı basında ABD müdahalesi ve işgalinin Irak’a ne kazandırıp ne kaybettirdiği tartışıldı epeyce. Müdahale ve işgalin sonuçlarının sıhhatli bir analizi ancak tarihsel ve kıyaslamalı bir analiz ile mümkün iken, nedense Türk entelektüeller salt ölüm rakamları üzerinden fantastik ve mükemmeliyetçi analizler yaptılar hep. Türk basınında hemen herkes ABD’nin Irak’taki sekiz yıllık işgalinin değerlendirmesini bu süreçte ölen siviller, tecavüze uğrayan kadınlar ve yerinden edilen insanların sarsıcı istatistikleri üzerinden yapıp -“ABD’yi eleştirmenin ucuzluğu”ndan da istifade ederek- ABD işgalinin Irak’a hiçbir faydası olmayan bir “facia” olduğunu ileri sürdüler.Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![1] Ben -sıradan insanlarda normal karşılayacağım- bu değerlendirmelerin Türk entelektüeller tarafından da bu kadar yaygınca yapılmasını ciddi bir sorun olarak görüyorum. Bu makalede, hem ABD işgali sonrasındaki ölümlerden ve etnik çatışmalardan toptan ABD’yi sorumlu tutmanın hem de ABD’nin müdahalesini kategorik olarak gayr-i meşru ilan etmenin yanlış olduğunu göstermeye çalışacağım. Seyretmek Ucuzdur, Eleştirmek Bedava! 2003’teki ABD öncülüğündeki müdahale ve sonrasındaki işgal, Irak’ta 100,000’den fazla sivilin ölümüne, 2 milyon civarında Iraklının ülkeyi terk etmesine ve 10 binlerce kadının tecavüze uğramasına yol açan bir süreci tetikledi. Bu dehşet tabloya bakıp ABD’yi eleştirmek (hatta lanet etmek) en kolay verilebilecek tepkidir. Fakat ABD işgali sonrasındaki tüm kaos ve ölümleri ABD’nin günah defterine yazmak feci bir yanlıştır. Çünkü işgal sonrasındaki kaos ve ölüm zaten Irak’ın kaderine yazılmış bir bahtsızlıktı. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bizim yarım asırdır “toprak bütünlüğü”ne halel gelmesin diye göbeğimizi çatlattığımız Irak, İngiltere’nin emperyal bir amaçla bir araya getirdiği ve “absürdistan” denecek boyutta suni bir devlettir. Bu suni devleti ayakta ve bir arada tutan da Saddam Hüseyin’in demir yumruğu idi. Ve Türkiye’nin de dâhil olduğu Sünni Müslüman dünyanın “Aman Irak Kürdistan’ı bağımsız olmasın ve aman Şiilerin yönetiminde Irak İran’ın dümen suyuna girmesin!” diye sessizce desteklediği bu demir yumruk ortadan kalktığında, Mezopotamya’da tarihin akışının normale dönmesi kaçınılmazdı. Normalleşme ise -Cumhurbaşkanı Gül’ün de İsraillilere nazikçe hatırlattığı üzereBağlantı adresi Sadece üyeler içindir![2]- “demografinin zaferi” demektir. Bu ise Irak’ta Şii bir yönetim demektir. Bu da bir iç savaş! Çünkü devletin tüm araçlarına hâkim olan Sünni azınlık bu imtiyazlarını savaşmadan bırakmayacaktı. Öyle de oldu nitekim! Sınırlar üzerinden bulaşmak zorunda kaldıkları dış çatışmalara ilaveten, tüm devlet oluşumları aynı zamanda demografi-mühendisliği ve iktidar kavgaları üzerinden de iç çatışmalara gebedir. Bu yüzden de, Charles Tilly’nin vurguladığı üzere, devlet inşası (state-making) ile savaş (war-making) el ele gitmiştir genelde ve devlet oluşumu da kanlı bir süreç olmuştur hep.Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![3] (Mustafa Kemal, İzmir’i aldıktan sonra boşuna “Şimdi birbirimizi yiyeceğiz!” dememiştir.Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![4] Ve tarihçi Cemil Koçak, 20. yüzyıldaki askeri darbelerimizin hepsini boşuna “ordu içi iktidar mücadelesi” olarak nitelendirmemiştirBağlantı adresi Sadece üyeler içindir![5]). Sünni azınlığın işgali altındaki Irak’ta da, Kürtlerin özgürlüğe Şii çoğunluğun ise Irak siyasetinde belirleyici söz hakkına kavuşması her halükarda “çok kanlı bir süreç” olacaktı zaten. Uzun-dönemli bir tarihsel perspektiften yoksun yahut karşılaştırmalı siyasetteki geniş literatürden bihaber olanlarımızın bile bugün artık Libya ve Suriye’deki kanlı gelişmeler sonrasında şunu anlamış olmalarını beklerdim: Hiçbir yerleşik güç savaşmadan bırakmıyor elindeki gücü… Tam da bu yüzden, Saddam yönetimindeki Irak’ta dünyanın (ve Müslümanların) seçenekleri ikiydi: ya görece istikrar adına azınlık Sünnilerin işgal ve zulmünü sineye çekmek ya da bir dış müdahale ile uzun vadede gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kanlı yönetim değişimi ve bölünmeyi kontrollü bir şekilde hızlandırmak ve bu dönüşümün Ruanda-vari soykırımlara yol açmasını engellemek. Dünyanın önemli bir kısmı ikinci yolu seçti. Ve açıkçası ben de birinci tercihi ikinci tercihten daha ahlaklı bulamıyorum. Çünkü bugün Suriye’de ne oluyorsa, kendiliğinden bir yönetim değişikliği yoluna giren Irak’ta da daha kötüsüyle o olacaktı. Çok eskilere gitmeye gerek yok; Doğu Timor’un ya da Bangladeş’in bağımsızlık süreçlerine bakarsak, bir dış müdahale olmadığında da, haksız yere başkalarının toprak ve yönetimlerini elinde bulunduran “Müslüman kardeşlerimiz”in bu gücün ellerinden alınmasını engellemek için yüz binlerce cinayeti ve tecavüzü işlediklerini görürüz. “Irak’ta 30,000 kadına tecavüz edildi” istatistiğiyle ABD müdahalesine ve işgaline karşı olmak güzel; peki Bangladeş’teki 300,000 tecavüzü hangi büyük gücün hesabına yazacağız? ABD müdahalesi olmasaydı, Irak’taki siyasi gücün Sünni azınlıktan Şii çoğunluğa geçmesi “al gülüm ver gülüm” şeklinde mi olacaktı? Tarihsel Şii-Sünni ihtilafı, Baas rejimi döneminde Şiilere uygulanan akıl almaz zulüm ve bunun Şiilerin bir kısmında oluşturduğu rövanşist duygular, ve Irak’taki petrol kaynaklarının dengesiz coğrafi dağılımı göz önüne alındığında, herhangi bir dış müdahale olmasaydı bile, Irak’taki Şii-Sünni dengesinin tabii halini alması -büyük ihtimalle- en az son 8 yıldaki kadar ölümü ve zulmü ihtiva edecekti. 1991’deki otorite boşluğundan istifade ederek rejime karşı ayaklanan Kürtler ve Şii Araplar, bunun bedelini 10 binlerce ölü ve yüz binlerce mülteci ile ödemişlerdi. Unutmamamız gerekir ki 1993’teki barışçıl Çek-Slovak bölünmesi -aynen Gandi’nin barışçıl direnişi gibi- insanlık tarihinde bir istisnadır; ve maalesef insanoğlunun kahir ekseriyeti henüz Çekoslovakyalılaştırılamayanlardandır! Bu yüzden, ABD işgali sonrasındaki kaos ve ölümleri mükemmel bir dünyada yaşadığımızı düşünerek teorik bir boşlukta ele almak yanlıştır; bu kaos ve ölümleri 40 yıl önce Bangladeş’te, 20 yıl önce Ruanda’da ve bugün Suriye’de işlenen cinayet ve tecavüzlerle kıyaslamak lazım. Aksi abesle iştigaldir. Her halükarda kanlı olacak dönüşümleri dışarıdan seyretmek ve sürece müdahil olmuş aktörleri de akan kandan dolayı suçlamak ve bir de bunu “ahlaki” bir tutum olarak öne sürmek sorumsuzca bir tavırdır. Eğer biz Müslümanlar yeryüzünde daha fazla rağbet görmek istiyorsak, entelektüellerimiz ve liderlerimizin kenardan ahlaki gazeller okumak dışında da bir şeyler yapabiliyor olmaları gerekiyor. Aynen Libya’da ve Suriye’de yaptıkları gibi, Irak’ta da katil ve zalim Baas işgaline son vermek için Müslüman dünyası ön ayak olsaydı, Irak’taki dönüşüm belki daha az kanlı olurdu. Akan her fazla kan, belki de “ahlaklı seyirci” rolünü oynayanlar yüzünden aktı… Bu yüzden, Müslüman entelektüel ve liderlere düşen, her halükarda kanlı olacak bir dönüşümde akmış olan kandan dolayı Amerika’ya sövmekten çok, akması mukadder olan kanı azaltmaya yönelik aktif bir rol oynayamadıkları için öz-eleştiri yapmaktır. Amerika’ya Söverken Diktayı Övmek ABD işgali sonrasındaki ölümlerden ve etnik çatışmalardan toptan ABD’yi sorumlu tutmak yanlış olduğu gibi, kanaatimce ABD’nin Irak’a müdahalesini kategorik olarak gayr-i meşru ilan etmek de yanlıştır. Amerika’nın müdahalesine karşı makul argümanlar bulmak mümkün. Fakat müdahaleyi eleştiren Türk entelektüeller bunu genelde yanlış ve tutarsız argümanlar ile yapıyorlar. En sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Amerika’nın Irak müdahalesi, Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs müdahalesinden ya da NATO’nun 1999’daki Kosova müdahalesinden daha az meşru değildir bana göre. Temel sorumuz şu: Bir dış müdahale ne zaman meşru olur? Bu sorunun cevabını küresel güç dengesinin gölgesinde çalışan Güvenlik Konseyi’nin kararlarında ya da adaletin tecellisinden ziyade uluslararası konjonktürün dayattığı politik uzlaşmalar olan uluslararası antlaşmalardaki garantörlük maddelerinde arayanlardan değilim ben. Daha basit bir prensibim var: Bir ülke içinde zulme uğrayan insanların kahir ekseriyeti yardım çağrısında bulunduğunda, tüm devletler için bu çağrıya cevap verme yetkisi ve ödevi doğar. 1400 yıldır okuduğumuz Kuran-ı Kerim (Nisa/75) de, 2005 yılından bu yana uluslararası camianın genel bir ilke olarak kabul ettiği “koruma yükümlülüğü” (Responsibility to Protect) prensibi de kabaca bunu söylüyor zaten. Bu çerçeveden bakınca, Amerika’nın Irak müdahalesi, Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs müdahalesinden ya da NATO’nun 1999’daki Kosova müdahalesinden daha az meşru değildir. Eğer “Uğrunda öleceğim pek çok davam var; ama uğrunda öldüreceğim tek bir davam dahi yok” diyen Mahatma Gandi gibi bir pasifistseniz ve Kurtuluş Savaşı ya da 1974 Harekâtı dâhil tüm şiddet kullanımlarına karşı iseniz, size saygı duymak ve imrenmek dışında hiçbir sözüm olamaz. Ama Kurtuluş Savaşı, Kıbrıs harekâtı, ya da Kosova müdahalesini “meşru şiddet kullanımı” olarak görüyorsanız, Irak halkının çoğunluğunun ABD müdahalesine de (işgaline değil) benzer bir gözle baktığını unutmamalısınız. Saddam yönetimindeki Irak’ta ezilen grupların (Kürtler ve Şii Araplar) büyük çoğunluğu ABD müdahalesini desteklediBağlantı adresi Sadece üyeler içindir![6]. Ve son tahlilde, bir ülkeye yönelik dış müdahalenin meşruluğunu o ülkenin kendi halkının görüşleri tayin eder, “pasifistçilik” oyunlarını nedense hep başka halkların topraklarında oynayan entelektüellerinki değil. Burada şöyle bir karşı-argüman yapılabilir: “Irak’taki mazlum halk bir ABD müdahalesini istemiş olabilir; ama ABD Irak’a onları kurtarmak için değil, petrol ve üs için girdi.” Teoride makul gibi görünen bu argüman, pratikte “tutarsızlık” testinden sınıfta kalır gene; çünkü aynı argüman 1974 Kıbrıs müdahalesi ya da 1999 Kosova müdahalesi için de yapılabilir. Bizzat Kosova bombardımanı sırasında ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Strobe Talbott’a göre, NATO bombardımanının asıl sebebi, Kosovalıları zulümden kurtarmaktan çok, siyasi ve ekonomik liberalleşme trendinin önünde duran Sırp liderleri dize getirmekti.Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![7] Benzer bir argüman Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesi için de yapılabilir. Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları drama son vermek, Türkiye için asıl hedef olmaktan ziyade stratejik hedeflere yönelik bir araç idi. Başbakan Erdoğan’ın Şubat 2011’de Kıbrıs’ta gerçekleştirilen Türkiye karşıtı protestolar üzerine söylediği “Yunanistan’ın orada ne işi varsa Türkiye’nin de stratejik olarak o işi var”Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![8] sözü ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Düşünce kitabındaki “Orada tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile Türkiye’nin bir Kıbrıs meselesi olmak zorundadır”Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![9]ifadesi sanırım yeterli ipuçları verir bizlere bu konuda. Dolayısıyla, ezilenlerin yaptığı çağrı sonrasında meşrulaşan bir dış müdahaleye müdahale edicinin “farklı” niyetleri üzerinden karşı geleceksek, bunu sadece 2003’teki müdahale için değil tüm müdahaleler için yapmamız gerekir. Ezilenlerin yaptığı çağrı sonrasında meşrulaşan bir dış müdahalenin, müdahale sonrasındaki olumsuz gelişmelerden yola çıkılarak ex post facto analizler ile gayr-i meşrulaştırılması da oldukça sorunludur. Bu, teorik olarak doğruluk payı bulunan bir yaklaşım olabilir; zira “haklı savaş”ın şartlarından biri de savaş sonrasında oluşacak barışın savaş öncesindeki barışa tercih edilebilir olmasıdır. Fakat ABD müdahalesi sonrasında Irak’taki ölümler ve kaos üzerinden ABD müdahalesini gayr-i meşrulaştırma çabaları hem yanlış hem de tutarsızdır. Yanlıştır; çünkü yukarıda belirttiğim üzere, müdahale sonrasındaki ölüm ve kaos Irak’ta her halükarda gerçekleşecek bir bahtsızlıktı zaten. Bu ölümler ve kaosun sebebi ABD müdahalesi değil, Saddam’ın demir yumruğunun ortadan kalkmasıdır. Tutarsızdır; çünkü ABD müdahalesine karşı çıkan Türklerin hemen hepsi, benzer bir durumun yaşandığı 1974 müdahalesini destekliyorlar. 1974 müdahalesi sırasında Kıbrıs’ta yüzlerce Türk ve Rum ölmüş, yüzlercesi de kaybolmuş, ve 150 binin üzerinde Kıbrıslı Rum ile 50 binin üzerinde Kıbrıslı Türk de yerinden edilip mülksüzleştirilerek çift taraflı bir etnik temizlik yapılmıştır.Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![10] Bu rakamlar hem müdahale öncesindeki ölüm ve sürgün rakamlarından daha fazladır hem de -nüfusa oranla- Irak’taki istatistiklere yakındır. Bu yüzden de Türkiye’nin 1974 müdahalesini savunup ABD’nin Irak müdahalesine karşı olmak tutarsız bir yaklaşımdır. Bu tutarsızlık 1974 müdahalesiyle de sınırlı değildir. ABD müdahalesi sonrasındaki kaos ve istikrarsızlık üzerinden ABD müdahalesini gayrimeşrulaştıranlar şöyle bir mantık yürütüyorlar: (istikrar → müdahale → kaos) durumu olduğu için müdahale yanlıştır. Halbuki sırf kısa vadede kaosa ve ölümlere sebep olduğu için bir müdahaleyi gayrimeşrulaştırmayı doğru kabul edersek, kaoslara son verip istikrar sağlayan müdahaleleri de meşru görmek zorunda kalırız. Yani (istikrar → müdahale → kaos) sebebiyle müdahale yanlış ise, (kaos → müdahale → istikrar) durumunda müdahale haklı olur. Bu ise -12 Eylül 1980 darbesi dâhil- sanal bir istikrar sağlayan tüm askeri müdahaleleri meşrulaştırmak manasına gelir. “Irak’ta hayat hiç şimdiki kadar ‘güvensiz’ olmamıştı”Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![11] diyerek Saddam yönetimindeki Irak’taki görece istikrara nostaljik bir özlem duyanların argümanları, tüm diktatör ve cuntaların en sevdikleri argümandır zaten: Biz olmasak tufan! “İstikrar” kavramını haddinden fazla kutsamak ve onu demokrasi ve özgürlüğün üstüne koymak bu yüzden tehlikelidir zaten. Irak’taki kaos üzerine siyasal ağıt yakanlar şunu da bilmeliler ki bir gün -kendilerinin de istedikleri ve destekledikleri üzere- Batı Şeria’da bir Filistin devleti kurulduğunda, kısa vadede mevcut “istikrar” yok olacak ve kan gövdeyi götürecek. Çünkü Batı Şeria’da yaşayan 250 bin Yahudi yerleşimcinin yaklaşık dörtte biri o topraklardaki varlıklarını kutsamakta ve Batı Şeria’dan ayrılmamak için silah kullanmak da dâhil her türlü direnişi yapmaya hazır olduklarını belirtmektedir.Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![12] Yani bir gün Batı Şeria’da anlamlı bir Filistin devleti kurulmaya çalışıldığında, süreç İsrail’in 8,000 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı Gazze’den çekilmesinden çok daha kanlı olacak ve Batı Şeria son yıllarda hiç olmadığı kadar kaotik bir hal alacaktır. Ve Batı Şeria’daki mevcut işgalin sanal istikrarı Filistin devletinin doğum aşamasındaki mukadder kaosa ne kadar tercih edilebilir ise, Saddam döneminin sanal istikrarı da 2003 sonrası Irak’taki kaosa o kadar tercih edilebilirdir. “Irak’ta hayat hiç şimdiki kadar ‘güvensiz’ olmamıştı” diyerek ABD’ye sövme uğruna Saddam devrini yüceltenlerin unuttuğu şey de bu zaten: Tabii seyrindeki tüm devlet oluşumları kısa vadede istikrarsızlığa ve çatışmalara gebedir. Bu realiteden ürküp, zulmün her daim var olduğu ve ölümlerin de “uzun vadeye yayıldığı” diktatörlüklerin sanal “istikrar”ını yüceltmek insancıllık değil çıkarcılık ve korkaklıktır. İşimize geldiğinde, “tecavüzden de kötü”Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![13] addettiğimiz darbeler, Libya’da, Suriye’de, Sudan’da, Irak’ta “istikrar adına” pek bir sevimlileşiyor nedense. İstikrar sevgisi tam da bu yüzden büyük bir dikkatle kalbe konulması gereken bir şeydir zaten. Aşırı dozu, insanı diktatör-perest yapıverir. Son Söz İnsanların öldüğü bir sürecin değerlendirilmesinde yanlış anlaşılmak hiç anlaşılmamaktan daha kötüdür. O yüzden son söz mahiyetinde şu netleştirmeyi yapmak isterim: Bu yazımdaki amacım ne ABD müdahalesini ne de sonrasındaki işgali mutlak olarak haklı çıkarmak değildir. Daha ziyade, Türk entelektüellerini, ABD müdahalesi öncesi ve sonrasındaki zulümler üzerine öz-eleştiriyi de içeren daha objektif analizler yapabilmeye ve ABD müdahalesini diğer dış müdahaleler ile tutarlı bir şekilde değerlendirmeye davet etmektir. Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir![1] Örneğin bkz: Fehmi Koru, “Amerikan Askerleri Arkalarına Bakmadan Giderken”, Star, 16.12.2011;Hilal Kaplan, “Yardımsever ve Cömert Amerika”, Yenişafak, 18.12.2001, Ali Bulaç, “Irak’ta Ne Oldu?”, Zaman, 29.12.2011. Hatem Ete ve Talip Küçükcan, “ABD'nin Irak İşgalinin Sonuçları” Enine Boyuna Programı, 16.12.2011, İnternet erişimi: Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir!http://www.setav.org/public/VideoDetay.asp x?Dil=tr&vid=100274&q=abd-nin-irak-isgalinin-sonuclari. Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! [3] Charles Tilly, “War Making and State Making as Organized Crime”, İçinde: Bringing the State Back In, (eds.) Peter Evans vd., (Cambridge, UK: Cambridge University Press, 1985), s: 169–87. Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! [6] Örnek anketler için bkz: “A Better Life Poll: Most Iraqis Ambivalent About the War, But Not Its Results”, ABC News, 15.03.2004. İnternet erişimi: Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir!http://abcnews.go.com/sections/world/GoodMorn ingAmerica/Iraq_anniversary_poll_040314.html; “Majority of Iraqis Endorse Election and Show Optimism”, World Public Opinion, 31.01.2006, İnternet erişimi: Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir!http://www.worldpublicopinion.org/pip a/articles/brmiddleeastnafricara/166.php; “Iraq Poll Illuminates Sunni-Shia Divide”, World Public Opinion, 02.03.2006. İnternet erişimi: Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir!http://www.worldpublicopinion.org/pipa/articles/brmid dleeastnafricara/174.php?nid=&id=&pnt=174&lb=btgov; “Iraq Poll 2007”, BBC News, 19.03.2007, İnternet erişimi: Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir!http://news.bbc.co.uk/2/shared/bsp/hi/pdfs/19_03_07_iraqpollnew.pdf. | ---İMZA---
Resimler Sadece üyeler içindir! "Bende bir elma, Sende de bir elma varsa; Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen: İkimizin de de birer elması olur. Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa; Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen: Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs] BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN, BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!.. BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ ! False |
TurkesManga Site Sahibi

 Durumu İçeride Yaş : 46 Cinsiyet : Bay Mesaj Sayısı : 21244 Giriş sayısı : 9651 Forum T. Puanı : 187 MSN : turkesmanga@windowslive.com Kişiyi : Arkadaşım Yap
Olgunluk
65% Aktiflik
965% Forum Katkısı
2124% Tüm Siteye Katkısı
2767% |