Bilgi İçin Tıklayınız!
Şu an KozanBilgi.Net 'de 0 Üye 64 Misafir Bulunmaktadır. Buraya Tıklayarak Görebilirsiniz...
Anasayfan YapFavorilerine EkleE PostaPlayerHarita
KozanBilgi.Net - Türkiye'nin Bilgi Paylaşım Portalı
Bugün 24.07.2014 
          
Ana Sayfa
          
Forumlar
          
Yazılar
          
Resimler
          
Videolar
        
Kozan
          
Şiirler
          
Dosyalar
          
Hesabım
          
Gizlilik Bildirimi
          
Forum Kuralları
  Üyelik      Hatırla    Yeni Kayıt - Şifremi Unuttum -      Aklından Neler Geçiyor ? Canlı Destek
» Konu Açan TurkesManga   
 KozanBilgi.Net Forumları
 Dini hikâyeler (Kıssadan hisse, menkıbeler, hikâyeler)
       Örnek Kaynana

Örnek Kaynana

[Bu hikâye, 1980 yılından önceki anarşi döneminde

yazılmıştır. O gözle okunursa olaylar kolay anlaşılır.]

Saliha Hanım, gelin olalı henüz bir hafta olmuştu. Kaynanası

yaptığı her işe karışıyor, hep suç araştırıyordu. Beyi, işinden eve

gelince, Saliha Hanım, utandığı için karşılamamıştı. Hemen

kaynanası:

— Kız ne duruyorsun, dedi; oğlanı karşılasana!

Başka bir gün de, Saliha Hanım, beyini karşılamaya gidince,

kaynanası:

— Ne o kız, dedi, o kadar göresin mi geldi?

Saliha Hanım, evi erken süpürse de, geç süpürse de, kaynanası

çıkışıyordu. Herhangi bir kusur işlese asla affedilmiyordu. Ama aynı

kusuru kızı işlese, ona bir şey denmiyordu. Çamaşır yıkarken,

dikkatsizliği yüzünden yarım kilo deterjanın hepsini kaynar suyun

içine dökmüştü. Bunu gören kaynana bağırmaya başladı:

— İnsafsız kız, dedi. Birkaç çamaşır için ilâcın hepsi dökülür

mü? Zavallı yavrum akşama kadar hayvan gibi çalışsın, gelin hanım

da oğlumun kazandığını yere döksün. Olmaz, buna dayanamam,

kimse dayanamaz. Düşmanın malı bile olsa böyle yapılmaz.

Saliha, yalvarır şekilde;

— Anne, dedi, özür dilerim, kasten bilerek yapmadım,

elimden kaydı.

— Tabii bilmeden yaptın. Ne zahmetle kazanıldığını bilseydin

elbette yapmazdın. Kendi evinizde hiç böyle bir şey yaptın mı?

Yapmazsın elbette.

— Anne affet, bir daha yapmam.

— Ne ise bu seferlik affediyorum. Kalbini kırmadığıma şükret!

Bir daha yaparsan gözünün yaşına bakmam ha!

Aksilik bu ya, aynı gün pişirdiği yemeği biraz yakmıştı. Yemeğin

üstünü aldı. Yanık altta kaldığı için üstte yanık kokusu gelmiyordu.

Akşam yemek yendi. Kimse yanık kokusunun farkında değildi.

Yemekten sonra kaynana mutfağa gidince tencerenin dibindeki

yanığı görmüştü. Ne düşünmüşse, geline çıkışmamıştı. Ertesi gün,

Saliha Hanım, yine bir aksilik olmasın diye yemeği dikkatle pişirdi.

Hiç yakmadı; ama akşam kocası yemekten bir kaşık alınca,

— Saliha dedi. Yemekten yanık kokusu geliyor,

Saliha da baktı. Hakikaten yemekte yanık kokusu vardı. (Evet,

yanık kokusu geliyor) demek zorunda kaldı. Kaynana dedi ki:

— Oğlum, kusura bakma, daha cahildir. Evimize yeni

alışmaktadır. Bir daha dikkat eder. Olur, böyle şeyler. Biz, yeni

gelinken, az mı yemek yakmıştık.

Kaynana, gelini övücü çok şeyler söyledi. Oğlu da, kaynanayla

gelin iyi geçindiği için memnun oldu. Gelin sofrayı kaldırınca, dünkü

yanık yemeğin yok olduğunu gördü. Bugünkünün içine karıştırılmış

olduğunu anladı. Ama gözüyle görmediği için kaynanası mı, yoksa

görümcesi mi koymuştu bilemiyordu. Birkaç gün sonra yemeğin

tuzunu biraz kaçırmıştı. Kaynanayla görümce fazla yemeden

sofradan çekildiler. Saliha, ertesi günü yemeğe hiç tuz koymadı.

Sofrada konabilirdi. Herkes birer kaşık aldıktan sonra yüzlerini

ekşitmişlerdi. Saliha da merak ederek bir kaşık da o aldı. Ne

görsün? Yemek tuzdan, biberden yenmez haldeydi. Bunu kim

yapmıştı? Kendisinden ne istiyorlardı? Kocasına yemeğe hiç tuz

koymadığını söylemişse de, inandırıcı olmamıştı.

Kaynana, gelinini anne ve babasını ziyaret etmek üzere bir

günlüğüne Şişli’ye göndermişti. Kendileri Fatih’te oturuyorlardı.

Gelin ertesi gün gelecekti. Gelin babasının evine gidince,

kaynanayla görümce, evi dağıttılar. Her tarafı düzeltilecek,

süpürülecek hale getirdiler. Oğlan akşam eve gelince, annesi:

— Oğlum, dedi gelin hanım, ben babamın evine gideceğim

dedi. Ben de git dedim. Evi bu hâle koyup gitti. Bacınla düzeltip

süpürecektik. Ama senin bir kere görmeni istedik. Evlâdım, bu

gelinden çektiğimizi bir Allah bilir, bir de biz.

Salih düşünüyor, bir şeye karar veremiyordu.

Olaylar böyle cereyan ederken, görümce evlenmek üzeredir.

Kına gecesinde kadınlar oynuyor, mâniler söyleniyordu. Sarışın bir

gelin oynamaya çıktı. Hem oynuyor, hem de türkü söylüyordu:

İstemem başka bir dert

Kaynana derdim var benim

Buruşuk suratı sert

Kaynana derdim var benim

Yaşlı kadınlara dönerek size söylüyorum der gibi şöyle devam

ediyordu:

Vahşi, hödük kaynana

Dişleri gedik kaynana

Oğlun neler getirdi

Sensiz yedik kaynana

Seyirci kadınlardan alkış gelince daha da coşarak türküye

devam etti:

İstersen aş, kaynana

Kazanda piş kaynana

Doktor çare bulmasın

Dertlere düş kaynana

Ah şu kediyi tutsam

Etinden sucuk yapsam

Görümcem haspa ile

Kaynanama yuttursam

Alkış tufanı kopuyor. Genç kızlar, (İsteriz, isteriz) diye tempo

tutuyorlardı. Yaşlı kadının birisi, bu türkülere canı çok sıkılmış olmalı

ki, (Yeter kızım, biraz da biz oynayalım) dedi. Herkes, yaşlı

teyzeye bakıyordu. Hem oynuyor, hem de o da türkü söylüyordu:

Oğlum, hanımın çok has

Su vermiyor bir tas

Kahrı çekilmez oldu

Tutuyorum her gün yas

Gelin vurunca taşı

Yandı annenin başı

Bu gelinin zulmünden

Dinmez gözümün yaşı

Kıymetli paşa oğlum

Binlerce yaşa oğlum

Gelin canıma yetti

Çabuk gel, boşa oğlum

Birkaç, kaynananın alkışı duyuldu ise de, gelinler hemen

hücuma geçerek (Yeter kes) dediler. Vakit çok ilerlediği için,

misafirler dağıldı.

Evli bir gelin, evlenmemiş yaşlı kızlara laf atarak şunları

söylüyordu:

On beşine giren bir kız

Yeni açmış güle benzer

On altıda pek kararsız

Hızlı esen yele benzer

On yedide deli dolu

Hiç düşünmez sağı solu

Bilmez nere gider yolu

Boz bulanık sele benzer

On sekizde ağrır başı

İlerliyor artık yaşı

Bekler hayat arkadaşı

Bir günü bir yıla benzer

On dokuzda kalır naçar

Dertlerini kime açar

Aylar yıllar gelip geçer

Geçilmeyen yola benzer

Yirmisinde olgunlaşır

Huzursuzdur dalgınlaşır

Belki diye ümit taşır

Gurbetteki kula benzer

Bu türkü, haklı olarak genç kızların tepkisine yol açtı. Hep

birlikte gelini protesto ettiler...

Saliha, görümceden kurtulmuştu. Bu arada, eve bir gelin daha

gelmişti. Saliha, işleri yeni gelen gelinle yapacağı için,

rahatlayacağını düşünüyordu. Kaynanası daha çok mu

yaşayacaktı? Bilemiyordu. Ne olursa olsun, sıkıntılara metanetle

sabretmesini becerebiliyordu. Elektriği söndürmeyi başkası unutsa

bile, Saliha kendi üzerine alıyor, (Bir daha unutmam anne)

diyordu.

Komşular, kaynananın geçimsizliğini biliyorlardı. Bir gün, bu

komşulardan biri gelerek, Saliha’nın yarasını deşmek istedi. Kendi

kaynanasının geçimsizliklerini anlattı. Ağzının payını verdiğini

bildirdi. Saliha, bu kadına dedi ki:

— Sizin kaynananız kötü olabilir. Ama benimki kötü değildir.

Ben bu eve kavga etmeye, kaynanamın ağzının payını vermeye

gelmedim. Büyüklerime hürmetim çoktur. Ben kaynanamı severim.

O ne söylerse, benim iyiliğim için söyler.

— Yoo, kızım yanlış anladın beni. Ben kendi kaynanamın

huysuzluğunu söylemek istiyordum.

— Sizin kaynananızın huysuzluğu beni ne ilgilendirir? Hem

gıybet ediyorsun.

— Ne münasebet, ben olanları söylüyorum.

— Zaten olanları söylemek gıybettir. Olmayanı söylemek ise

iftiradır. Gıybet de iftira da büyük günahtır.

* * *

Yeni gelen gelin, yani Saliha’nın eltisi Pakize, hiç uysal

görünmüyordu. Kaynanasının verdiği işleri istemeyerek, mırın kırın

ederek yapıyordu.

Saliha, birlikte görülmesi gereken işleri bile, tek başına kalkıp

yapıyordu. Evi o süpürüyor, bulaşıkları o yıkıyor, yemeği o

pişiriyordu. Kaynana, bu durum karşısında iki gelinini çağırarak dedi

ki:

— İşlerimiz müşterektir. Mesela bulaşık mı yıkanacak, bir

gün Saliha, bir gün Pakize.

Saliha hemen atıldı:

— Peki anne, dedi. Bugün ben başlayayım.

Her gün o başlıyordu. Nedense hiç Pakize’ye sıra gelmiyordu.

Kaynana bu işten hiç memnun değildi. Pakize’yi çağırdı:

— Kızım şu işi yap, dedi.

Pakize sert karşılık verdi:

— Yapacağım işi senden öğrenecek değilim.

— Kendi işini kendin yap kızım. Sen bu eve niçin geldin?

— Kaynanama hizmetçi olmak için gelmedim.

Saliha, hemen atıldı:

— Anne ben yaparım. Tartışmaya gerek yok.

Görülmesi gereken işleri gördü. Kaynanası olmadığı bir zaman,

Pakize’ye bir abla nasihati vermek istedi.

— Kardeşim, bak, dedi. Bugün az kalsın kaynananla kavga

ediyordun.

— Ederim n’olacak? Gerekirse dayak da atarım.

— Geçimsizlik her kişinin kârıdır. İyi geçinmek, er kişinin

kârıdır. Kimse bize geçimsiz demesin! O bizim annemiz, bize ne

söylese haklıdır. Bizim iyiliğimiz için söyler.

— O benim annem değil, kaynanam.

— İyilik istiyorsan, anne diyeceksin, onu anne bileceksin.

— Anne falan bilmem. Kendimi onun kölesi yapmam. Sonra

sana ne oluyor? Benim işime karışma! Sen de bu evde iş

yapmayacaksın. Anne dediğin karı yapsın işleri. Eğer bir iş yapmaya

kalk, eşek sudan gelinceye kadar sana dayak atarım.

Saliha’dan biraz daha iri vücutlu olduğu için onu haklayacağını

zannediyordu. Saliha, oradan ayrılıp, iş yapmaya koyulunca, Pakize

arkadan iki tekme vurup, Saliha’nın saçını çekmeye başladı. Saliha,

Pakize’nin midesine bir yumruk vurdu. Pakize âdeta nakavt olmuştu.

Sesi soluğu kesilmişti. Pakize ayılınca, Saliha dedi ki:

— Pakize seni affettim. Sakın bir daha böyle bir şey

yapayım deme! Seni doğduğuna pişman ederim.

Pakize, gücü yetmeyeceğini iyice anlamıştı. Ama mağlubiyetini

hazmedemiyordu. Bir fırsatını bulsa, başına taş atacaktı.

İki gelinin kavgası üzerine evleri ayırmaya karar vermişlerdi.

Tam bu sırada, Saliha’nın kocası, İstanbul-Ankara yolunda geçirdiği

bir trafik kazasında öldü. Saliha genç yaşında, hamile olarak dul

kaldı. Kocasından kendine düşen bir evde, yalnız olarak yaşamaya

başladı. Dikiş dikerek geçimini sağlamaya çalışıyordu.

Sonra, Saliha’nın bir oğlu dünyaya geldi. Adını Salih koydular.

Salih, ölen babasının adıydı. Annesi Salih’e çok itina göstererek

bakıyordu. Mümkün mertebe çocuğuna abdestsiz süt vermiyordu.

Hep besmele ile süt veriyordu. Besmeleyle yatırıyor, besmeleyle

kaldırıyordu. Biricik çocuğuna helâl süt vermek için çok gayret

gösteriyordu.

Pakize ise dövüşerek, çekişerek, kaynanasıyla geçinip

gidiyorlardı. Pakize, kendisi gibi olan gelinlerle, kaynanalarını

çekiştirip duruyorlardı. Kaynanasından şikâyet ediyordu:

— Kaynanam üç yıldan beri bizde oturuyor. Tahammülüm

kalmadı.

Komşu gelin tavsiyede bulundu:

— Kendisine söyle, evi terk etsin!

— Nasıl söyleyebilirim, ev kaynanamın.

Komşu kadın:

— Eltim, kaynanamın kaza geçirdiğini söyledi. Ben de ne oldu

diye sordum. Duvardaki saat az daha başına düşüyormuş. Eltime,

(O saati ben bilirim her zaman geç kalır) dedim.

Diğer kadınlar gülüşmeye başladılar. Pakize dedi ki:

— Pastacıların gelini, kaynanasını o kadar çok seviyormuş

ki, bileziklerini satmış. Kaynanasına hac parası olarak vermiş.

Helvacıların gelini söze karıştı:

— Siz işin iç yüzünü bilmiyorsunuz. Kaynanası devamlı,

(Kâbe’yi görmeden Allah canımı almasın) diyormuş. Gelin de,

kaynanasının duası kabul olursa, diye bileziklerini hediye

etmiş. Ümit dünyası!

Pakize anlamıştı:

— Demek kaynanasının ölmesi için bileziklerini vermiş öyle

mi?

Tekrar gülüşmeler duyuldu.

Pakize konuşmaya başladı:

— Zülfiye ablanın sütçü beygiri, kaynanasını teperek öldürmüş.

Ama kadıncağızın cenazesine epey gelin gitmiş. Sebebi ne olabilir

ki?

Helvacıların gelini söze karıştı:

— Ben biliyorum. Zülfiye ablayı kandırıp beygiri satın almak

istedikleri için gelmişler. Onların ki de ümit dünyası işte!

Yine gülüşmeler duyuldu.

Pakize yine konuşmaya başladı:

— Kaynanamın yüzünden kocamla kavga ettim. Annemin

yanına dönmekle onu tehdit ettim.

Helvacıların gelini söz aldı:

— Nasıl, ayaklarına kapanmadı mı?

— Ne gezer, çıkarıp bilet paramı verdi.

Helvacıların gelini söze başladı:

— Bugün çok üzüntülüyüm.

— Hayrola neyin var?

— Kaynanam benimle bir hafta konuşmayacağına karar verdi.

— İyi ya, sevinmen lazımken niye üzülüyorsun?

— Bugün konuşma müddetinin son günü de ondan.

Pakize söze karıştı:

— Kaynanam doktora gitti. Dili yaraymış da.

— Doktor ne demiş?

— Dilin paslanmış demiş. Kaynanam da, (İki gündür

gelinimle kavga etmiyorum, ondan mı oldu acaba?) demiş.

Yine gülüşmeler...

Helvacıların kızı, anlatmaya başladı:

— Kaynanam ağır hastaydı. Bir bayan doktora götürdüm.

Doktor hanım, (Hastanız ağır) dedi. (Aman doktor hanım, hastamızı

kendi kaynananız gibi tedavi etmenizi rica ediyorum) dedim. Doktor

hanım gülmeye başladı. Tedavinin fayda vermeyeceğini söyledi.

Ama çok geçmeden turp gibi iyi oldu. Öldürmeyen Allah öldürmüyor.

Pakize anlatmaya başladı:

— Geçen gün bizim üçüncü elti, kaynanamı dövüyordu.

Kocam bana, niye müdahale etmediğimi sordu. Ben de, (Eltimin

yardıma ihtiyacı yoktu. Evire çevire dövüyordu) dedim. Bizimki

bana darıldı.

[Dinimizde uğursuzluk olmadığı halde, bilhassa kadınlar, çeşitli

şeylerde uğursuzluk ararlar.] Pakize’nin de o anda gözü seğirdi.

— Acaba dedi, fena bir haber mi alacağım?

— Kötüye yorma, belki kaynananın ölüm haberini alırsın,

dediler.

— Allah saklasın?

— Ne o kaynananı çok mu seviyorsun?

— Sevdiğimden değil, sevincimden yüreğime iner diye

korkuyorum.

Helvacıların gelininin yüzünde duman lekeleri vardı.

Sebebini sordular. Dedi ki:

— Kaynanam bir aydır bizde misafirdi. Yolcu ettim de,

ondan oldu.

— Kaynananın yolcu edilmesiyle, siyah is lekelerinin ne ilgisi

vardır?

— Kaynanam trene binince lokomotife sarılıp dakikalarca

öptüm de ondan…

Pakize, tekrar söz aldı:

— Geçen gün, kitap okuyordum. Önce kaynanam geldi. Elinde

süpürge, evi süpürmeye başladı. Ardından kocam geldi. (Anne, bu

işler gençlerin işidir, sen yaşlısın, ver de ben süpüreyim) dedi.

Annesi, (Aman oğlum, sen hem şirkette çalış, hem de eve gelince

dinlenme, hiç olur mu?) diyerek, bana laf duyurmaya çalışıyorlardı.

Öfkelenerek, (Çok uzattın kaynana. Bir gün sen süpürürsün, bir gün

de oğlun süpürür. Olur biter. Fazla konuşmayın okuduğumu

şaşırıyorum) diye cevap verdim.

Helvacıların kızı, Pakize’ye dedi ki:

— Sen her zaman lokantanın önündeki köpeğe ekmek

veriyorsun. Sebebi nedir?

— Geçen sene kaynanamı ısırmıştı da... Şu dünyada kaynana

derdi çekmemiş gelin var mı acaba?

— Elbette var. Havva validemiz.

Tam bu sırada, kapının zili çalındı. Gelen Pakize’nin kaynanası

idi. Kaynanalarının aleyhindeki konuşmayı kestiler. Hoş geldin

dediler. Sonra da şöyle sordular:

— Teyze, kızının geçimi nasıl? Küçük oğlunu da

evlendirmişsin. Onun durumu nasıl?

Pakize’nin kaynanası anlatmaya başladı.

— Kızım, iyi bir kocaya düştü. Kocası, kahvaltısına varıncaya

kadar bütün hizmetlerini görüyor. Küçük oğlumun şansı iyi çıkmadı.

Küçük gelinim, hiç bir işle meşgul olmuyor. Bütün işleri oğlum

yapıyor.

Çok geçmeden dağıldılar.

Salih 12 yaşına girmiş, ilkokulun beşinci sınıfına gitmektedir.

Dersleri oldukça iyidir; ama öğretmeni, her derste dini hafife alıcı

konuşmalar yapmaktadır. Yine bir gün dedi ki:

— Çocuklar, görülmeyen şeye inanmak ilme, fenne aykırıdır.

Görülmeyen şey için, vardır denilemez. Onun için, görülmeyen şeyin

var olduğunu söyleyenlere inanmayın!

Salih, öğretmenin bu sözlerle Allahü teâlâyı inkâr ettiğini anladı;

ama annesinin nasihatini düşündü. Annesi, (Oğlum, her söylediğin

doğru olmalı; ama her doğruyu her yerde söylemek doğru

değildir. Arkadaşının veya öğretmeninin hatası olabilir. Sakın

münakaşa etme! Fitneye sebep olma! Köprüyü geçene kadar

sabredenler, başarmıştır) demişti. Ne yapması gerekirdi?

Düşündü, bir karara varamadı. (Öğretmenim, senin aklını

göremiyorum. O halde sende akıl yok) dese, hiç olmazdı. Ne

demesi gerekirdi? Birden aklına bir şey geldi:

— Öğretmenim dedi.

— Söyle Salih!

— Öğretmenim, görülmeyen şey gerçekten yok mudur?

— Elbette yoktur. Şüphen mi var yoksa?

— Ama nasıl olur öğretmenim? Ben bir insanın ruhunu ve

aklını göremiyorum. Ben bunları göremediğim için o kimsenin

ruhsuz ve akılsız mı olması gerekir?

Salih, daha çok şeyler söyleyecekti; ama öğretmeni, (Tamam)

diyerek konuşmayı kesip şöyle bir soru sordu:

— Salih, acaba bu yıl sınıfını geçebilecek misin?

— Derslerim iyi olduğuna göre...

— Onu sınavlar bilir.

Bir süre sonra öğretmen hastalandı. Yıl sonuna kadar derslere

gelemedi. Sınavı diğer öğretmenler yaptığı için, Salih ilkokuldan

mezun oldu. Öğretmeni hasta olmasaydı, belki biraz zor mezun

olurdu.

Salih, yaz tatilinde Türkiye gazetesi satmaya başladı. Vapurdan

çıkanlara, gazete diye bağırıyordu. Bu arada, Türkiye gazetesi

hakkında yazılan bir şiiri de okuyordu:

Eşi dostu hemen uyar

Gel Türkiye Okuyalım

Kıymetini bilmez ağyar

Gel Türkiye Okuyalım

Zaman akıp gider iken

Evde sohbet eder iken

Dağda davar güder iken

Gel Türkiye Okuyalım

Gerçekleri görmek için,

İlme değer vermek için,

Sapıklığı yermek için

Gel Türkiye Okuyalım

Son verelim cehalete

Dur diyelim rezalete

Koşmalıyız fazilete

Gel Türkiye Okuyalım

Dinde verir nakle değer

Soylu fikir, doğru haber,

Çoluk çocuk hep beraber,

Gel Türkiye Okuyalım

Gösterelim biraz gayret

Etmeliyiz hakka davet

Demeliyiz hemen evet

Gel Türkiye Okuyalım

Köyden köye, ilden ile

Duyuralım dilden dile

Dolaşmalı elden ele

Gel Türkiye Okuyalım

Nurlanmalı bütün yüzler

Yayılmalı güzel sözler

Kapanmadan gören gözler

Gel Türkiye Okuyalım

İbret ile bakmak için

Selamete çıkmak için

Bir meşale yakmak için

Gel Türkiye Okuyalım

Köyden köye, ilden ile

Duyuralım dilden dile

Dolaştırıp elden ele

Gel Türkiye Okuyalım

Büyük nimet bu devirde

Şifa olur birçok derde

İnmemişken göze perde

Gel Türkiye Okuyalım

Gazetelerin hepsini satmadan dönmek istemediği için, eve hep

geç geliyordu. Annesi ise, her gün merakla pencere önünde bekler,

uykuları kaçardı.

Salih, geç kaldığı günler, (Ana gibi yâr olmaz) ilâhîsini

okuyarak gelirdi:

Bebeğini avutur,

Ninni ile uyutur,

Kahır çeker unutur,

Beşik sallar uyumaz,

Ana gibi yâr olmaz.

Bakmaz öyle her lafa,

Evlâttan görse cefa,

Eksilmez onda vefa.

Kırılan kalp sarılmaz,

Ana gibi yâr olmaz.

Sitem etmez, gücenmez,

Hakkı çoktur, ödenmez,

Ona öf bile denmez.

Et tırnaktan ayrılmaz,

Ana gibi yâr olmaz.

Anneye çok hürmet var,

Rızasında Cennet var,

Ayağını öp yalvar!

İyiliği sayılmaz,

Ana gibi yâr olmaz.

 


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

False
TurkesManga
Site Kurucusu,
Gnl. Yayın Yönetmeni


Durumu Dışarıda
» Etiketler     örnek,kaynana,
» Benzer BaşlıklarHit...
Yatak Odası Takımı Dantel Örnekleri
1952
Yaptığımız Yanlışları Kullanan, İslam Düşmanlarını
299
Yaptığımız Yanlışa Çarpıcı Bir Örnek.
36
visual basic örnek uygulamalar..
2700
V.Basic ListBox örnekleri
1276
» Cevap Veren TurkesManga   

Salih, gazete satmağa devam ederken TÜM-YIKIM isimli illegal

bir örgütün militanlarıyla karşılaştı. Örgüt lideri, Salih’in gözü açık bir

çocuk olduğunu anladı. Örgüte hizmet etmesi için cazip tekliflerde

bulundu. Maksatlarının fakirlere yardım olduğunu söyledi. İtimadını

kazanmak için Salih’in cebine yüz lira koydu. Yarın yine aynı yerde

buluşmak üzere evlerine gönderdi.

Salih, bu militanları, az bir hizmete karşılık dolgun bir ücret

verdikleri için, iyi, kalbili ve yardımsever insanlar olduklarını zannetti.

Daha faydalı olabilmek için geceleri örgüt evinde yattı.

Salih, annesinin meraklanacağını bildiği için, ona bir mektup

yazdı. Bir iki hafta gelemeyeceğini, emin bir yerde bulunduğunu ve

merak etmemesini bildirdi.

Örgüt lideri, Salih’e bin lira verdi. Devrim gazetesini satmaya

gönderdi. Arkasından da iki küçük militan göndererek, bin lirayı

çalmalarını, bu mümkün olmazsa zorlamalarını söyledi. İki küçük

militan, gazete almak bahanesiyle Salih’in yanına yaklaştılar.

Paralarının bozuk olmadığını, parayı bozarak birer gazete vermesini

söylediler. Salih cüzdanını çıkarınca küçük boylusu, para dolu

cüzdanı alıp kaçtı. Diğeri de Salih’i tutarak arkadaşının kaçmasını

sağladı.

Salih, olayı anlatmak için karakola giderken örgüt lideriyle

karşılaştı. Durumu anlattı. Örgüt lideri polise gitmesine mani oldu.

Bin lira daha vererek gazete satmasına devam etmesini söyledi.

Ertesi günü, gazetelerde şöyle bir acıklı haber çıktı:

“Sahildeki trafik kazasında 12–13 yaşlarında bir çocuk feci

şekilde ezilerek tanınmaz hale gelmiştir. Üzerinde çıkan

kimlikten Salih oğlu Salih Öksüz olduğu anlaşılmıştır.”

Bu haberi bütün gazeteler yazdığı gibi, radyo da söylemişti.

Birkaç gündür meraktan gözlerine uyku girmeyen, hastalığı artan

annesi haberi duyunca düşüp bayıldı. Komşu kadınlar su dökerek

ayıltmaya çalıştılarsa da ayıltamadılar. Haseki Hastanesine

kaldırdılar. Gerekli müdahalelerden sonra bir ara gözleri açılır gibi

olduysa da hastalığı sebebiyle kendine gelemedi, (Salih, evlâdım)

diye sayıklamaya başladı.

Doktorlar, kadının zayıf ve hasta olduğunu, oğlunun ölüm

haberini duymasıyla büyük bir şok geçirdiğini, Allah’tan ümit

kesilmez ama durumunun ağır olduğunu söylediler.

Öte taraftan gazetelerdeki trafik kazasını Salih de okudu, önce

hayret etti. Sonra olayı anladı. Ölenin kendisinin cüzdanını çarpıp

kaçan çocuk olduğunu, parayı alıp kaçarken arabanın altında

kaldığını anladı. Cüzdanında kendi kimliği bulunduğu için haberdeki

yanlışlığı fark etti.

Salih, örgüt liderine gazetedeki haberi gösterdi. Annesinin de

okumuş olma ihtimaline karşı, evlerine gitmek için izin istedi. Örgüt

lideri bu akşam da yatıp yarın gitmesini söyledi. Gece Salih’in

cebindeki bütün paraları aldı. Sabah olunca Salih parasını

bulamadı. Örgüt liderine durumu bildirdi. O da başka bir yerde

düşürmüş olabileceğini söyledi. Salih, parayı gece yatarken

yastığının altına koyduğunu söylemesi üzerine, (Bizi hırsızlıkla mı

suçluyorsun?) diyerek feci bir dayak attı.

Salih ağlaya ağlaya eve gitti. Annesinin hastanede olduğunu

öğrendi. Hastaneye gitti. Annesinin yanına girdi. Kadıncağız

gözlerine inanamadı. Sevinçten tekrar bayıldı.

Annesi ayıldıktan sonra Salih’i kucakladı. Salih de bu acı

tecrübelerden sonra, annesinin sözünden çıkmayacağına söz verdi.

Salih, Ahmet Rasim Ortaokulunu, arkasından Vefa Lisesini

bitirdikten sonra, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde okumaya başladı.

Anarşinin hüküm sürdüğü bir zamanda okumak kolay değildi.

Gençler birkaç gruba ayrılmış. Salih ise, hiç bir gruba dâhil

olmamıştı. Öğle ve ikindi namazlarını Beyazıt Camii’nde kılıyordu.

Sınıf arkadaşı Erenköylü Ömer’in de ara sıra bu camiye geldiğini

görüyordu.

Ömer, Salih’in namaz kıldığını görünce, hemen onu ayarlayıp

kendi gruplarına sokmak için ne yapmak gerektiğini düşündü:

— Salih, dedi, bugün bizde çay içip sohbet edebilir miyiz?

— Mümkün, ama eviniz nerede?

— Erenköy’de.

— Çok uzakmış. Bizim ev daha yakın. Fatih’te. Yaya on

dakikada varırız.

Ömer ne düşünmüşse, illâ Salih’i evlerine götürmek istiyordu:

— Bizim evde kimse yok. Hepsi memlekete gittiler. Daha

rahat konuşuruz. Gece evde kalırız.

— Peki, gidelim ama anneme haber vermem gerekir. Benden

başka kimsesi yoktur. Merak eder.

— Peki, haber verip gidelim!

Beraber eve gittiler. Uzun bir sohbetten sonra Salih, saatine

baktı. Saat 12’ye doğru geliyordu:

— Yatsıyı gece yarısından önce kılmamız gerekir. Hemen

namazlarımızı kılalım!

— Sabaha doğru kılsak ne mahzuru vardır?

— Gece yarısından sonra yatsıyı kılmak tahrimen

mekruhtur.

Namazı kıldıktan sonra biraz daha konuşup yattılar.

Sabah kahvaltısından sonra, konuşarak üniversiteye doğru

hareket ettiler. Ömer, talebe seçimlerinden bahsetti:

— Hafta sonu seçimler var.

— Seçime kaç grup aday gösteriyor?

— Üç grup.

— Kimler?

— Devrimciler, Liberaller ve İslâmcılar.

— Oyunu hangisine vereceksin?

— Kime vereceğim, tabii ki Müslümanlara?

— Her birinin tahmini sayısı kaçtır?

— Tahminen devrimciler 100, Liberaller 90, İslâmcılar da 20

civarındadır.

— Peki, herkes kendisine oy verirse ne olur?

— Devrimciler kazanır; ama Müslüman, tek oyu da olsa

kendi arkadaşlarına vermelidir.

— Kardeşim, kendi arkadaşına oy verince devrimciler

kazanıyor. Niye kendi arkadaşına veriyorsun?

— Hak dururken batıla oy verilir mi? Küfre rıza küfür değil

mi?

— Küfre rıza küfür düsturunu hiç unutma! Sen kendi arkadaşına

oy verince küfür kazanıyor mu?

— Kazanıyor.

— O halde oyunu küfre vermiş olmuyor musun?

— Sonuç oraya varıyor.

— Elbette sonuç önemli... Şöyle bir örnek verelim! Dünyada 50

tane komünist ülke olsa, 45 tane de liberal ülke olsa, 10 tane de

Müslüman ülke olsa. Kim kazanırsa dünyayı hep o idare edecek

dense, Müslüman nereye oy vermelidir?

— Müslüman elbette kendisine vermeli. Dünyanın

Müslüman olmasını istemeyecek mi?

— Evet, isteyecektir; ama istemesiyle oy vermesinin ilgisi nedir?

Kendisine oy verince 50 oyla komünistler kazanır. Liberallere verirse

liberaller kazanır. İki zarardan hafif olanını tercih etmek gerekir.

Kendisine oy verip de komünizmi kazandırmak yerine, liberale verip

de komünizmi önlemelidir. Eğer bu haftaki seçimlere bu zihniyetle

girilmezse, talebe derneği devrimcilerin eline geçer.

Hafta sonu seçimler oldu. İslâmcılar ayrı bir liste ile seçimlere

girdiği için devrimciler az bir oy farkı ile derneği ele geçirdiler. Buna

rağmen bölünmenin zararını yine anlayamadılar.

Salih’in sınıf arkadaşı devrimci Mustafa, Salih’in derslerdeki

başarısına, üstün zekâsına hayran olmuş, Salih’in niye devrimci

olmadığına hayret etmişti; çünkü Mustafa’ya göre, zeki, okumuş her

insan, muhakkak devrimcidir. O halde Salih’le görüşülüp

sosyalizmin kurtuluş formülü anlatılırsa, devrimci olması işten bile

değildir. Bu düşünceyle Salih’i buldu:

— Salih, dedi, Seninle biraz konuşabilir miyiz?

— Hayrola!

— Bizde hayırdan başka ne olur?

— Peki konuşalım!

— Şu caminin yanındaki kahvenin bahçesi uygun...

Beyazıt Camisinin yanındaki çay ocağının bahçesindeki, boş

masalardan birine oturdular. Mustafa konuşmaya başladı:

— Salih, dedi. Senin bilgine, zekâna hayranım. Senin gibi

birisinin içine kapanık durması normal değildir. Seni takip ettim.

Namaz kıldığını gördüm. Namaz kılmaktaki maksadın nedir?

— Kendimi kurtarmak.

— Ne kadar bencilsin öyle. Bütün insanlığı kurtarmak dururken

kendini kurtarmaya çalışıyorsun. Müslümanlık dediğin nedir senin?

— Müslümanlık tek kelimeyle güzel, iyi ahlâktır.

— İyi ahlâk karın doyurur mu?

— Herkes iyi ahlâklı olursa, bütün bir millet kurtulur.

— Nasıl kurtulur?

— Ahlâk sahibi kimse, yalan, hile bilmez. Kimseyi

dolandırmaz. Hırsızlık yapmaz. Çalışıp insanlığa faydalı olmak

ister. Muhtaçlara yardım eder. Böyle cemiyette polise, bekçiye

gerek kalmaz. Bütün millet mutlu olur.

— Herkesin kendiliğinden erdemli olması zordur. Bu bakımdan

bütün insanların mutlu olması, düzenin bozuk olmamasına ve

yasaların halkın ihtiyacına cevap vermesine bağlıdır.

— Fikrine katılıyorum.

— Elbet katılacaksın. Kitap gibi konuşurum. Zaten bizim

düşüncemiz deneyden geçmiş, bilimsel doktrindir. Halkın bünyesine

uygun yasalar yapılmalıdır.

— Rejimi kanunlar tayin eder. Kanunları da insanlar yapar.

Hâlbuki insanlar çeşit çeşittir. Her insanın fikri yapısı başka

olduğu için insan sayısı kadar düşünce olabilir. Sonra

insanların, kini, garazı, sempatisi, acizliği, basitliği, tamahı,

egoistliği, hâsılı çeşitli zaafları bulunabilir. Yapılan yasalarda da

bu zaaflar belli ölçüde etki eder mi etmez mi?

— Evet, etkisi olur.

Salih, saatine baktı. İkindi ezanı okunmak üzereydi.

— Mustafa, dedi, işim var. Geç kalmayayım. Arzu edersen

başka bir zaman yine görüşürüz.

Ayrıldılar. Salih, ikindiyi kılmak üzere camiye girdi. Mustafa,

arkadaşı Kaya’nın yanına gitti. Salih’le görüştüğünü,

konuşmalarından hatırında kalanları anlattı.

— Kaya, dedi, ne söylemişse inkâr edemedim. Evet demek

zorunda kaldım.

— Gericilerle dini konulara girmeyeceksin. Ekonomiden

bahsedeceksin. Büyük balığın küçük balığı yuttuğundan, ilkel

komünlerden bahsedeceksin. Bak o zaman cevap verebilir mi?

— Madem öyle bir de sen görüş!

Mustafa ile Kaya, yine aynı yerde Salih’le buluştular. İlk söze

Kaya başladı:

— Kurtuluş soldadır. Başka sistemler büyük balığın küçük balığı

yeme esası üzerine kurulduğu için, solla mukayese edilemez.

Salih, dedi ki:

— Sol, daima büyük şeylerin karşısındadır. (Büyük balık,

küçük balığı yutar) sözü doğrudur. Bu batıl sistemlerde

böyledir. Bu sistemlerde hak, daima kuvvetlinindir. Yani

kuvvetli olan haklıdır. Hâlbuki dinimizde haklı olan kuvvetlidir.

Sol, her büyüğü parçalamak, ufak parçalar haline getirmek

ister.

— İyi ya işte, toplumda sömürücü kimse kalmaz.

— Mesele büyük balığın, yani zenginin yok edilmesi değil,

zenginin fakirleri sömürmesi önlenmelidir. Sol, büyük şey

istemez. Büyük fabrika, büyük köprü, büyük baraj istemez.

Kısacası büyük devlet istemez.

— Elbette istemez. Büyükler daima küçükleri sömürür. Bir yerde

büyükle küçük, zenginle fakir, kuvvetliyle zayıf bulunursa, büyük

küçüğü, zengin fakiri, kuvvetli zayıfı sömürür. Her şey küçük olursa

kimse kimseyi sömüremez.

— Tatlıyı sever misiniz?

— Severim.

— Tatlıyı sevme diye senelerce sizi eğitseler, tatlıya olan

sevginiz yok olur mu?

— Olmaz.

— Tatlıyı sevdiğiniz halde, şeker hastası olsanız, eğitimle

tatlının şeker hastaları için zararlı olduğunu öğrenseniz tatlı yer

misiniz?

— Yemem.

— Demek ki, eğitimle insan fıtratındaki şeyler değişmiyor; ama

terbiye edilince zararlarından kaçınmak mümkün oluyor. Mutlu bir

hayat ister misiniz?

— Kim istemez? Zaten bizim amacımız da bütün insanları

refaha kavuşturmaktır.

— Niye tasdik ettiğiniz şeyi inkâr ediyorsunuz.

— Nasıl yani?

— Sosyalizm adı altında bütün üretim araçlarını, maddi gücü,

rahatı, ne varsa hepsini devlete, devleti yönetenlere vermiştiniz.

Halk da karın tokluğuna çalışıyordu.

— Eee?

— Devleti yönetenler, tatlıları yemeye, rahat içinde yaşamaya

başladılar. Halk da ekonomik bir hayvan gibi çalışıyor.

Zannediyorsunuz ki, öyle bir zaman gelecek, patronlar, eğitimle

tatlıları acı hissedecek, rahatı rahatsızlık kabul edecek, ondan sonra

kendi kendini tasfiye edecek, böylece deminki söylediklerinizi inkâr

ediyorsunuz.

— Yine anlamadım.

— Eğitimle iyiyi kötü, kötüyü iyi hissetmek ilme ne kadar

aykırıdır. O zaman dünyada tatlı, rahat diye bir şey kalmadı

demektir. Bu solun hurafesidir.

— Eğer yöneticiler kendi kendilerini tasfiye etmezlerse,

halk ihtilâlle onları indirir.

— Halkın ihtilâl yapması bir şeyi değiştirmez.

— Niye değiştirmesin ki, kendilerini sömürenleri indirir.

Artık sömüren kimse kalmaz.

— Diyelim ki halk ihtilâl yaptı. Başa kimi geçirecek?

— Halktan bir devlet kurulur.

— Yani tekrar başa döndük. Bu sefer, ihtilâl yapanlar, yani

baştakiler rahat yaşayacak, eski yöneticilerle diğerleri köle gibi

yaşayacaktır.

— Niçin?

Kaya, saatine baktı.

— Gecikiyoruz. Akşam oldu. Bu gece duvarlara yazı yazacağız.

Kaya koşarak uzaklaştı.

Deniz, Devrim, Kaya, Rebel ve Suzan duvarlara slogan yazmak

üzere Tüm-sol-der’de toplandılar. Liderleri Deniz, gerekli talimatı

verdi:

— Boya ve fırçalar tamam. Rebel, Devrim ve Kaya yazıları

yazacak, biz de Suzan’la gözcülük edeceğiz.

Suzan, silâhların yanına gitti. Deniz’e sordu:

— Hangilerini alıyoruz?

— Makineliye gerek yok. Tabanca alsak yeter. Polisler

devrimciyse, zaten bize yardım ederler, faşistse tabanca da onları

temizlemeye yeter.

Rebel söze karıştı:

— Ya polisler sosyal faşistse?

— Kim olursa olsun, yazılarımıza mani olmaya çalışan olabilir

olursa, alnından kurşunlarız.

— Ya attıkların boşa giderse?

— Biz Filistin’de eğitim gördük. Sosyal faşistler gibi Rusya’dan

yardım görsek her yeri silâh deposu haline getiririz.

[Devrimciler, solcu olmayan herkese faşist damgasını basarlar.

Hatta kendi gruplarından olmayana, “Sosyal faşist” veya “Maocu

faşist” gibi adlar takarlar.]

Deniz, sloganların okunaklı yazılması hakkında gerekli talimatı

verdi:

— Savsözler beyinlerinde yer edecek şekilde ilginç yazılsın. Ş

harfi orak çekiç gibi yazılsın. Devrimcilikten maksadımızın

komünistlik olduğunu herkes öğrensin.

Rebel, Rusya’ya da karşı oldukları halde Ş harfinin orak çekiç

şeklinde yazılmasının sebebini öğrenmek istedi:

— Biz sosyal faşizme de karşı değil miyiz? Neden Ş harfini

orak çekiç şeklinde yapıyoruz?

— Nedeni olur mu bunun? Örgütün emri bu... Nasıl yaz

diyorlarsa öyle yazacağız. Orak çekiç komünizmin sembolüdür.

Bugünkü revizyonist Rus yöneticileri devrimi amacından

saptırmışlarsa orak çekicin suçu ne?

— Bugün hangi savsözleri yazıyoruz?

— Sıkıyönetime hayır, kurtuluş devrimde...

Sokaklara girdiler. Deniz’le Suzan gözcülük yaptı. Diğerleri

sloganları yazmaya başladı__________lar. İkinci sokağa girdiler, yazı yazmaya

başlarken Deniz’in ıslığı işitildi. Boyaları bir köşeye koyup hiç bir şey

yokmuş gibi yürümeye başladılar. Gelenler Denizlerin yanından

geçerken:

— Siz yazmaya devam edin, dediler. Biz sizi gözetleriz.

Faşist polisler gelirse, ıslık çalarız.

Deniz, teşekkür etti.

— Siz gidin, biz işimizi biliriz.

Yeni bir sokağa girdiler, gidenlerden aldıkları cesaretle, daha

rahat yazmaya başladılar. Ortalık ışıyıncaya kadar yazmaya devam

ettiler. Tek tük bazı kimseler bunların yazdıklarını görüyorlarsa da

korkularından bir şey demiyorlar. Bana ne diyerek, çekip

gidiyorlardı.

Bir gören mi haber verdi, ne oldu, iki polis çıka geldi.

— Elin duvarlarını niçin kirletiyorsunuz? Duvarlara yazı

yazmanın suç olduğunu bilmiyor musunuz? Cezası altı aydan

başlar. Haydi, biz görmemiş olalım çekin gidin!

Rebel, yılışarak cevap verdi:

— Biz faşist değil, devrimciyiz. Alın şu fırçaları da, biraz da

siz yardım edin?

Polisler, böylesini de hiç görmemişlerdi.

— Devrimciymiş, faşistmiş biz anlamayız. Biz devletin polisiyiz.

Görünmeyin buralarda!

Polislerin yazı yazdırmayacakları anlaşılınca Deniz’le Suzan

tabancalarını çekip polislerin ikisini de kurşunladılar. Polisler kanlar

içinde yuvarlandılar. Devrimci gençler de kaçıp gittiler.

Sabah oldu. Bütün TÜM-DER’li zorbalar sol yumruklarını

kaldırarak cenaze törenine iştirak ettiler. Millete söverek iki polisi

defnettiler. Radyo ve televizyonlar, haber bültenlerinde demokratik

denilen sol derneklerin ateş püsküren bildirilerini yayınladı. Polislerin

faşistlerce katledildiği, faşizmin tırmanışa geçtiği, faşizm

önlenmezse eyleme geçeceklerini belirttiler.

Ömer, Salih’le konuşmasından sonra, içinde eski samimi olduğu

arkadaşlarına karşı bir soğukluk hissediyordu. Arkadaşlarının hepsi

aynı fikirde değildi. Kimi Libya’yı tutuyor, kimi Suudi Arabistan’ı

örnek alıyordu. Aralarına devrimciler de girip, devamlı hür ülkeleri

kötülüyorlardı. Ayrıca, şahsi çıkarları için dini istismar edenler de

vardı. Hiçbir şeyden haberolmayan, sırf Allah dedikleri için bunların

peşlerinden giden zavallı kimseler de vardı. Böyle saf kimseler

buradan nasıl kurtulabilirlerdi? Ömer, bunları düşünürken arkadaşı

Haydar’la karşılaştı. Haydar:

— Salih, dedi. Çoktandır görüşemiyoruz. Nerelerdesin?

— Ders çalışıyorum. Evde de bazı işlerimiz var.

— Gel derneğe gidelim!

Salih, hayır diyemedi. Beraberce gittiler.

Dernekte birkaç kişi oturmuş çay içiyorlardı. Faysal yüksek

sesle:

— Arkadaşlar, dedi, bu gece benimle slogan yazmaya kim

gelecek?

Haydar cevap verdi:

— Ben varım.

— Başka yok mu, dedi. Faysal.

Ömer söze karıştı:

— Gündem tespit edilsin, hangi sloganlar düşünülüyor, nerelere

yazılacak? Emir kim olacak? Bunlar karara bağlansın, gidecek insan

bulunur.

Haydar, Ömer’in teklifine itiraz etti:

— Emire memire ne gerek var?

Ömer izah etmek gereğini hissetti:

— Kardeşim, üç kişi bir araya geldi mi, içlerinden birisini emir

seçmek sünnettir, emire uymak ise vacibdir. Birimiz şu sokağa

yazılsın deriz, birimiz öbür sokağa deriz. Kimi, boya yeşil olsun der,

kimi kırmızı olmasını ister. Böylece bir başıboşluk olur. Disiplinli bir

bölük, disiplinsiz bir alaydan üstündür. Keza sloganların

yazılmasında da anlaşmazlık çıkabilir; hatta slogan yazılmasını

gereksiz görenler de olabilir. Şu oturuma bir başkan seçsek, bu

hususta görüşme açsak... Ne dersiniz?

Hüsnü ayağa kalktı:

— Ömer’in teklifini şahsen olumlu karşıladım. Görüşme

açılmasını kabul edenler, etmeyenler?

Hepsi, kabul diye el kaldırdılar.

— Oy birliğiyle kabul edilmiştir. Şimdi de oturum için bir başkan

seçelim. Kimleri gösteriyorsunuz?

 


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

TurkesManga
Site Kurucusu,
Gnl. Yayın Yönetmeni


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren TurkesManga   

Herkes bir ağızdan konuştu:

— Seni seçtik.

Hüsnü kendisine gösterilen teveccühe memnun oldu:

— Arkadaşlar, başkan mutlaka en iyi kimse olmayabilir.

Hadis-i şerifte, başımızdaki kimsenin Habeşli bir köle bile olsa

itaat edilmesi emredilmektedir. Gündemi tespit edelim. Slogan

yazmakta bir sakınca var mı?

Ömer söz aldı:

— Düşmana kendi silâhıyla karşılık vermek gerekir. Ancak

başkalarına zarar vermemek şartıyla... Meselâ kâfirin duvarına

yazsak, hakkını ödemek kolay mı? Müslümanın duvarına yazsak,

mümine eziyet haramdır. Yazılacak uygun yerler bulmak da, pek

kolay değil.

Faysal bu fikre itiraz etti:

— Yazıları yeni yazmıyoruz. Kaç yıldır yazılarımıza itiraz

olmadığına göre, demek ki gerekli fetva verilmiştir. Yazalım mı,

yazmayalım mı tartışmasını bırakıp yazılacak sloganların tespitini

görüşelim!

Başkan teklifi oylamaya sundu:

— Kabul edilmiştir. Şimdi sloganlar için tekliflerinizi bekliyorum.

Faysal söz aldı:

— Bizler için en uygun olanı “Tek önder Peygamber”,

“İslâmcılar, Kur’anda birleşelim” ve “Kurtuluş İslâm’da”

sloganlarıdır.

* * *

Mustafa, Salih’le konuştuktan sonra içine bir şüphe düştü.

Konuşmaları göz önüne getirdi. Müslümanlığın hak olduğuna

inanmaya başladı; ama bu düşüncesini kimseye açamıyordu.

Devrimci arkadaşlarına söylese öldürebilirlerdi. Mitinglere duvarlara

yazı yazmaya Mustafa’yı da çağırıyorlardı. Gitmese olmazdı. Gitse,

inancına ters düşüyordu. Salih’i bulup durumunu anlattı. Salih dedi

ki:

— Buradan başka bir şehre gitme imkânın olmadığına göre,

ayağına alçı sardır. Arkadaşların görünce, ayağının kırıldığını,

altı ay alçıyla durmak ve hareket etmemek gerektiğini anlatırsan

senden vazgeçebilirler.

Mustafa eve dönünce gelip ayağını alçıya aldırdı. Devrimci

arkadaşlarına mektup yazarak ayağının kırıldığını bildirdi. Onlar da

ziyaretine gelince durumu gördüler. Bir daha da arayıp sormadılar.

Salih’i ayarlamak için çeşitli gruplar rahat bırakmadığı gibi,

kızlar da arkasını bırakmıyordu. Çeşitli bahanelerle yanına gelip bir

şeyler soruyorlar, güya bir şeyler öğreniyorlardı; ama Salih çok ciddi

olduğu için kısa cevaplar veriyor, hiç birisine iltifat etmiyor, yüz

vermiyordu. Salih eve gelip annesine kızların rahatsız ettiğini

söyleyince, onların şerrinden kurtulmak için uygun bir kız aramaya

başladı.

Namazını kılan ve okul dışında başını örten Sevim, Salih’i

tenhada görse hemen ilân-ı aşk edecekti. Sevim, konuşma fırsatını

bulamayınca mektup yazmayı düşündü. Evlerine gidip pembe bir

kâğıda mektubu yazdı. Fatih postanesinden attı.

Salih evde ders çalışırken kapının zili çalındı. Arkasından,

“Posta” diye bir ses işitildi. Salih kapıya çıktı. Postacı bir mektup

uzattı. Pembe bir zarf… Yanlışlık var mı, diye adresi okudu. Evet,

zarfın üstünde Salih Öksüz diye yazıyordu. Mektubu alıp içeri

gelince merakla açıp okumaya başladı.

“Kıymetli Salih Bey,

İlk defa bir erkeğe mektup yazdığım için nasıl yazılacağını,

nereden başlanacağını bilemiyorum. Hatalarımı samimiyetime

bağışlayacağından eminim. Kendimden bahsetmeden önce,

sizden bahsetmek istiyorum.

İki senedir beraber okuyoruz. Ben hiçbir kızla şakalaştığını

bile görmedim. Ciddiyetine hayran oldum. Namaz da kılman,

beni çok sevindirdi. Okulda konuşmaya hiç fırsat bulamadım.

Mektup yazarak rahatsız ediyorum. Umarım bağışlarsın. Benim

durumumu da biliyorsun. Alışılagelenin tersine bir kızın, bir

erkeğe mektup yazması belki uygun karşılanmaz. Hazret-i

Ömer’in kızını evlendirmek için damat aradığı da malum. Sırf

evlenmek niyetiyle, bir kızın mektup yazması yadırganmamalı.

Nedense çok kıskancım. Bir erkeğin bir kızla konuşmasına

tahammül edemiyorum. Bildiğiniz gibi bizim sınıfta kızlarla

konuşmayan erkek yok gibidir. Eğer sen de erkeklerle

konuşmayan bir kız arıyorsan emrine amadeyim. Mektup

yazmak istersen, evimizi biliyorsun. Annemden başka kimse

yoktur. Yani mektup yazmanın mahzuru yoktur. Mektup

yazmazsan okula gelince evet dediğini bildirirsin. Müjdeli

haberini sabırsızlıkla bekliyorum.”

Salih, mektubu okuduktan sonra, böyle bir şeylerin olacağını

tahmin ediyordu. Korktuğu başına gelmişti. Ne yapacaktı? Bu

düşünceler içindeyken annesinin sesi duyuldu:

— Oğlum, mektup kimden geliyor?

— Sevdiğim kızdan anne.

— Gelininden desene oğlum!

— Gelin olacak birisi değil anne.

— Nasıl birisi? Niye sana mektup yazıyor? Seni tanımıyor

mu?

— Biraz tanıyor. Onunki de bir ümit. Şimdiye kadar kaç kişinin

kapısını çalmıştır. Bizim sınıfta uygun bir kız yok. Zaten okuyan

kızların içinde öyle uygununu bulmak da imkânsız gibi... Mektubu

yazan kızın okulda konuştuklarını duyunca yerin dibine geçeceğim

geliyor. Hiç hayâ nedir bilmiyorlar. Bunlardan ev hanımı olmaz.

Namaz kılıyor, dışarıda kapanıyor ama hayâ perdesi yırtılmış.

— Oğlum, evlenince belki ıslah olur. Hıristiyan kızını alıp da

yola getiriyorlar. Bu da yola gelebilir.

— Anne ihtimal üzerine bina kurmak uygun olur mu? Terbiyeli

birisini aramak varken, elin vahşisini evcilleştirmeye uğraşmak

doğru olur mu?

— Oğlum kendin bilirsin.

— Anne sadece bu kız değil, çeşitli kızlar rahatsız ediyor.

Parmağıma nişan yüzüğü mü taksam, faydası olur mu ki?

— Yüzük takmak nereye kadar faydalı olur ki? En uygunu

her zaman söylüyorum. Beğendiğin birisini bulup nişan

yapmak...

— Anne sen ara! Kendine göre uygun birisini bulursan bir de

ben görürüm. O zaman kararımızı veririz.

Salih, ertesi günü okula gitti. Sevim’i gördüğü halde hiç yüz

vermedi. Okulda fazla durmadan eve geldi. Cevap vermeye gerek

görmedi. Birkaç gün okula gitmedi. Annesine gelen yeni mektuptan

bahsetti. Annesi dedi ki:

— Oğlum, iki satır bir şey yaz. İstemediğini söyle! Boşuna

ümit edip durmasın!

— Anne, okula gidince yüzüne ters ters baktım. Anlamış olması

gerekir. Arife tarif gerekmez.

— Oğlum, yine sen, nasihat edici bir mektup yazsan iyi

olur.

Salih, (Anne bir düşüneyim) diyerek ders çalışmaya başladı.

* * *

Sabah oldu. Salih yine okula gitmedi. Evde derslerine

çalışmaya başladı. Annesi Saliha Hanım da, uygun kız aramaya

başlamıştı. Bugün de yine bir mektup geldi. Yine şiirler vardı.

Peş peşe gelen mektuplar Salih’i rahatsız etmişti. Ders

çalışırken de, kafası hep mektuplarla meşguldü. Okuduğunu

anlamıyordu. Bu işe tezinden bir çare bulmalıydı. Annesi bu halini

görünce:

— Salih yine düşünüyorsun? İki satır bir şey yaz. Seni bir

daha rahatsız etmesin!

— Kolay kolay rahat bırakacağa benzemiyor.

Salih, yeni gelen şiirli mektubu okuduktan sonra bir mektup

yazmaya karar verdi. Ne yazıp da bu belayı başından savmalıydı?

İyisin dese, peşini bırakmazdı. Kötüsün dese uygun olmazdı. Bu

düşünceyle yazmaya başladı.

“Sayın Sevim Hanım,

İslâmiyet’in iyi bilinmediği bir çevrede, kültür

emperyalizminin en etkili olduğu bir zamanda, ustaca körpe

beyinlerin yıkandığı bir çağda, başta kavak yellerinin estiği bir

yaş döneminde, Allahü teâlâya inanmanız ve inandığınızı imkân

nispetinde yaşamaya çalışmanız takdire şayandır.

Bugün hemen bütün romanlarda mutlu bir evlilik için âşık

olmayı adeta şart koşuyorlar. Hâlbuki böyle etki altında kalarak

evlenmek çok defa yuvanın yıkılmasına sebep olmaktadır.

Peygamber efendimiz, (Aşırı sevgi, insanı kör ve sağır eder)

buyuruyor.

Atalarımız da, (Aşkın gözü kördür) derler. Bir gamzeye esir

olanlar, evleneceği kimsenin meziyetini dikkate almadan,

onunla evlenmek hatasına kurban olurlar. Tecrübeli bir zat,

(Hayatta çok çılgınlıklar yaparım. Yapamayacağım tek şey, aşk için

evlenmektir) diyor.

Erkekle kadının birbirine olan sevgisine, aşk demek doğru

değildir. Aşk yüce bir mefhumdur. Basit sevgilere aşk

dememeli. Mecazî olarak sevenlere, âşık denmektedir. Böyle

âşıklara, aşk hakkında ahlâk dersi verilmez. Fazilet dersini,

böyle bir sevgiye düşenlerden öğrenmek gerekir.

Şehvet, sultanları köle; sabır ise, köleleri sultan yapar.

Yusuf aleyhisselam ile Züleyha validemizin durumunu

düşünmek gerekir.

Mutlu olmak için gülün yanında diken var diye üzülmemeli,

dikenler içinde gül var diye sevinmelidir.

Mutluluğun sırrı, sevilen şeyleri yapmakta değil, yapmaya

mecbur olunan şeyleri sevmektedir.

Sevgi belirtilince, seveni rezil eder. Gizlenince de, seveni

perişan eder. Âşık olup, aşkını, iffetini, namusunu saklayıp

ölenler şehit olur. Bu bakımdan, Allah rızası için sevmek ve bu

sevgiyi saklamak büyük nimettir.

Benim sizinle bir alakam yoktur. Boşuna bana mektup

yazmayın! Sizin için dünya ve ahiret saadeti dilerim.”

* * *

Salih sabah fakülteye gelince, Ömer’le karşılaştı. Ömer:

— N’aber birkaç gündür okula gelmiyorsun, dedi.

— Evet, biraz rahatsızdım da...

— Sıhhi bir rahatsızlık mı, yoksa fikrî bir rahatsızlık mı?

— Fazla kurcalama! Annem, (Seni evlendirelim) diyor.

— Sen ne dedin?

— Gerekçesini öğrenince uygun gördüm.

— Gerekçesi ne!

— Uzun zamandan beri söylüyordu. Ben de okulu bitireyim de

ondan sonra diyordum. Şimdi ikna oldum; ama uygun birini

bulamıyoruz.

— Bizim Erenköy’de var mıdır bilmiyorum. Anneme bir

söyleyeyim!

Ömer, Salih’i iki üç yıldır tanıyordu. Sapık yoldan dönmesine,

daha doğrusu hidayetine sebep olduğu için ve gerçekten ideal bir

genç olduğu için çok seviyordu. Salih’ten uzak kalmayı hiç

istemiyordu; hatta Erenköy’den Fatih’e taşınmak bile istiyordu; ama

Erenköy’deki ev kendilerinin olduğu için kirayla ev tutmak uygun

olmuyordu. Salih’i görünce neşesi artıyor, kalbi rahatlıyordu. Kötü

arkadaşın zararını bildiği için, Salih onun için bulunmaz bir nimetti.

Bilmediği çok şeyleri öğreniyordu. Salih’ten ayrı kaldığı zaman

kendisini bir hüzün kaplıyordu. Anne ve babasına, (Ders

çalışacağız) diyerek ara sıra Salihlerin evinde kalıyordu. Salih’in ve

annesinin intizamlı hayatına ve güzel ahlâklarına hayran oluyordu.

Şimdi bir ümit ışığı parlamıştı. Kız kardeşi Ayşe’yle, Salih’in

evlenmesi mümkündü. Ne yapıp da bunu gerçekleştirmeliydi?

Annesini, babasını nasıl ikna edeceğini düşünerek eve geldi.

Annesi, Ayşe’ye yemeği hazırlamasını söyledi. Ömer’i de içeriye

çağırarak bir şeyler konuşmak istediğini söyledi.

— Hayrola anne dedi, Ömer.

— Hayır evlâdım. Komşumuz Şenol var ya...

— Evet...

— Öğleyin annesi bize geldi. Şenol için Ayşe’yi istedi.

— Sen ne dedin?

— Babası var, abisi var, dedim.

— İyi demişsin anne. Şenol, kardeşime lâyık değildir. Ayşe’nin

dengi olamaz. Fâsık birisi saliha bir kızın dengi olamaz. Şenol’u

tanırız. Namaz kılmaz, kumar oynar. Hiç bir yönden uygun değildir.

Bir daha gelirlerse, (Abisi kesinlikle istemiyor) de! İstersen daha

küçük diye bahane bul! Ne dersen de, ümitlerini kessinler!

— Zaten babana da söyledim. O da uygun bulmadı. Ayşe’ye hiç

duyurmadık.

— İyi etmişsin anne.

— Bu akşam da Mürüvvet Hanım geleceğini söyledi. Artık

şüphelenmeye başladım. Acaba o da oğlu için mi geliyor ki?

— Anne ağzını hayra aç!

— Hayır değil mi evlâdım? Mürüvvetin oğlundan iyisini mi

bulacağız? Namazını kılar. Terbiyelidir.

— Anne sen bilmezsin onu. Mürüvvet Hanımın oğlu Cengiz,

Şenol’dan daha kötüdür. Şenol’un ne solculuğu var, ne

Müslümanlığı. Hidayete kavuşması daha kolaydır; ama Cengiz,

çok sapıktır. Böyle birisinin hakiki Müslüman olması çok

zordur. Böyle birisiyle Ayşe’nin evlenmesi intihardır.

Kardeşimin onunla evlenmesine asla razı olamam.

— Oğlum zaten isteyen yok. Ben biraz şüphelendim de öyle

söyledim. Şenol’a vermeyeceğiz, Cengiz’e vermeyeceğiz de kime

vereceğiz? Kızımız evde mi kalacak?

— Anne kızımız daha yeni on altı yaşına girdi. Aceleye ne

lüzum var. İnşallah uygun birisini buluruz.

— Ya baban peki derse ne diyeceksin?

— Sakın babama duyurma! Şayet bu akşam onun için

gelirlerse, ümit verici konuşma! Kimseye vermiyoruz. Kızımız

daha küçük de! Bir şeyler de! Kov gitsin! Sen kovmazsan bana

haber ver! Ben kovarım.

Akşam yemeğinden sonra Ömer, bir arkadaşına gitti. Babası da

kahveye gitti. Mürüvvet Hanım, küçük kızıyla geldi. Ayşe’yi istemeye

gelmişlerdi. Ömer’in korktuğu başına gelmişti; ama annesi kuvvetli

muhalefetini düşünerek, dünürcüleri eli boş çevirdi. Başkalarının da

geldiğini ama vermediklerini, vermeyeceklerini kesin olarak bildirdi.

Ömer, gece eve gelince annesine hemen sordu:

— Anne ne oldu?

— Evet, düşündüğümüz gibi Ayşe’yi istemeye gelmişler.

— Hemen kovdun mu anne?

— Kovmadım ya evlâdım. Ümit bırakmayacak şekilde cevap

verdim.

— İyi etmişsin anne.

— Oğlum iyi ettik ama şimdi ne yapacağız? (Kız istenince at

beslenince vermelidir) diye bir söz vardır. Kızın nasibi açılmıştı.

Hayırlı işte acele etmek gerekir. Bir iki kişi istedikten sonra kızın

nasibi kapanabilir.

— Anne kızını isteyen uygun birisi var.

— Kimmiş? Böyle birisi var da bugüne kadar niye söylemedin?

— Sırası şimdi geldiği için söylemedim. Saliha teyzenin

oğlu istiyor.

— Sahi mi?

— Anne Salih’i sen de iyi bilirsin. Bize gelir gider. İki yıldır

arkadaşız. Ondan iyisine bugüne kadar rastlamadım. Salih bana

hafiften çıtlatınca nasıl sevindim bir bilsen.

— Daha önce niye söylemedin? Dünürcülere kızımızı

verdiğimizi söylerdik.

— Demek zamanı şimdiymiş anne... Şimdilik Ayşe’ye

söyleme! Saliha teyze istemeye geldikten sonra söylersin.

Babama da söyleme!

Ömer, sabah olunca okula düşünceli şekilde gitti. Salih’e ne

söyleyecekti. (Kız kardeşimle evlen) demek kolay değildi. Düşündü

taşındı. Bir karara varamadı. Salih’le karşılaştı. Salih:

— Ne oldu Ömer dedi.

— Ne olacak iyilik.

— Annene söyledin mi, uygun bir kız var mıymış?

— Annemle konuştum. Uygun bir kız varmış; ama bizim Ayşe’yi

fasık birisiyle sapık birisi istemiş. Kesinlikle vermeyin dedim. Annem,

(Kızı isteyince vermek gerekir) diyerek diretince, Ayşe’yi Saliha

teyzenin oğlunun istediğini söyledim. Nasıl suç işlemiş miyim?

Salih utancından kızardı. Bir şey söyleyemedi. Ömer devam

etti:

— Kız kardeşim olduğu için söylemiyorum. Kızcağızı ne idiği

bilinmeyen kimselere vermek istemiyorum. Eğer peki dersen beni

çok memnun edersin. Annemle konuştum. Saliha teyze gelecek

dedim. Anneni bu akşamdan tezi yok, hemen getirmen iyi olur.

— Peki getireyim!

Salih, erkenden eve geldi. Ömer’in söylediklerini anlattı. Annesi

de uygun buldu. Buna rağmen istihare yapılmasını, çünkü

istiharenin sünnet olduğunu söyledi. Salih de bugün gidilmesinin,

yine de istihare yapılmasının iyi olacağını bildirdi. Akşam namazını

kılıp çıktılar. Ömerlerin evine gelince uygun karşıladılar. Saliha

Hanım, kadınlarla ayrı bir odaya çekildiler. Salih ve Ömer’le ayrı bir

odada konuşmaya başladılar. Saliha Hanım, geliş sebebini anlattı.

Ömer’in annesi olumlu cevap verdi.

Saliha Hanım, yolumuz uzak diyerek izin istedi ve oğluyla

birlikte evden çıktılar. Salihler gittikten biraz sonra da Ömer’in

babası geldi. Ömer söylemeye hazırlanırken, annesi, Saliha

Hanımın, Ayşe’yi istemeye geldiklerini söyledi. Ömer’in babası:

— Ne cevap verdiniz?

— Babası bilir dedik.

— Gerçekten kızımız çok küçük; ama Salih gibi bir genç bir

daha ele geçmez. Fırsatı değerlendirmek gerekir. Gerçi kızın

çeyizi falan daha hazır değilse de, uygun birini bulunca

kaçırmamak gerekir.

Ömer, Salih’in eve gelmiş olacağını düşünerek, yarım saat

kadar daha bekledikten sonra telefonla aradı.

— Alo, kiminle görüşüyorum?

Salih Ömer’in sesini anladı.

— Ömer, biliyorsun, telefonda ilkönce kendini tanıtmak

gerekir değil mi?

— Biliyordum ama heyecandan unuttum.

— Hayrola ne heyecanı?

— Siz gittikten biraz sonra babam geldi. Annem sizin geldiğinizi

söyledi. Babam hiç tereddüt etmeden peki dedi. Yarını

bekleyemeden telefon ettim. Haydi, iyi geceler!

— İyi geceler Ömer.

Salih, hemen gusledip istihareye yattı.

Komşu olduğu için Şenol’un annesi, Ayşelerin evine gelince,

Ayşe’nin annesi, Ayşe’nin Ömer’in arkadaşıyla sözlendiğini, yakında

nişanlarının olacağını haber verdi. Şenol’un annesi bu sözü

duyunca sanki beyninden vurulmuşa döndü. Nasıl gelip gittiklerini

sordu. Bir şeyler araştırdı. (Hayırlı olsun) diyerek gitti.

Şenol’un annesi Kezban Hanım, Salihlerin evinin adresini

öğrenip ta Fatih’e geldi. Salih’lerin evinin kapısını çaldı. Saliha

Hanım çıktı. Kezban Hanım, Ayşelerin komşusu olduğunu ve hayırlı

olsun demeye geldiğini söyledi. Saliha Hanım, içeri buyur etti.

Kezban Hanım söze başladı:

— Oğlunuzun çok iyi olduğunu duydum. Allah bağışlasın! Ayşe

de komşumuzdur. Kendisi yok, Allahı var. Çok iyi kızdır. Siz de

görmüşsünüzdür. Ancak zayıftı, veremlidir. Hasta olmasa hani hiç

diyecek yoktur. Terbiyeli kızdı__________r. Kaç doktora götürdülerse çaresini

bulamadılar. Ben doğrusunu söyleyeyim de günah benden gitsin!

Kararı vermek size düşer.

Saliha Hanım, gerçekte de Ayşe’yi biraz zayıf görmüştü.

Hastalıklı olması mümkündü. Ciddî bir hastalığı varsa, haydi annesi

söylemez; ama Ömer niçin Salih’e söylemedi? Saliha Hanım,

kadına yumuşak cevap verdi:

— İlginize çok teşekkür ederim. Ta Erenköy‘den zahmet edip

buralara kadar gelmişsiniz.

— Kardeşim, insanlık gereği bu. Kim gelmez. Elin öksüz

çocuğunun başını yakmak istemedim.

— Bir de biz doktora götürürüz. Doktor iyi olmaz derse,

vazgeçeriz.

— Çok doktora götürdüler. Hiç birisi çaresini bulamadı.

Fuzuli masraf etmenize ne gerek var? Götürülecek doktor

olsaydı, hiç götürmezler miydi Ne güzel kızdı! Yazık oldu.Az

kalsın bizim Şenol’un başını da yakmak istiyorlardı. Annesi

geldi. Ağzımı aradı. Hiç razı olur muyum? Bile bile elin

veremlisini alır mıyım biricik oğluma?

Kezban Hanım, nereden duyduysa, Ömer’in kız kardeşini

Salih’e teklif ettiğini duymuştu. Yahut tahmin etmişti. Derin derin

soluyarak konuşmaya devam etti:

— Hiç hastalıklı olmasa gül gibi kızını bize teklif eder mi?

Çocukcağız daha on altı yaşına yeni girdi. Evde mi kaldı da koca

aramaya başladı? Hastalıklı olmasa bu kadar acele eder mi?

Bilmiyorum ya belki de size de kendisi teklif etmiştir. Yahut abisi

vasıtasıyla dünür gelinmesini istetmiştir.

Saliha Hanım, (Abisi vasıtasıyla istetmiştir) sözünü duyunca

yüreği cız etti. Öyle ya, hastalıklı olmasa niye istetmeye gerek

görecekti? Kadına şöyle cevap verdi:

— Bize kendileri teklif etmedi. Kızı istemeye biz gittik.

— Hemen he dediler, değil mi?

— Yok, hemen razı olmadılar. Babası bilir dediler.

— Bilemediniz mi canım? O da işin numarası.

Şüphelenmeyiniz diye öyle demiştir. Ben onları hiç bilmez

miyim? Kaç yıllık komşumdur.

Saliha Hanımın içine bir kurt düşmüştü, ama kadına ne

oluyordu? Ta oradan buraya niçin gelmişti? Ona teşekkür ederek

uğurladı.

Salih bir hafta boyunca hep güzel rüyalar görmüştü. Ayşe’yi

beyaz gelinliğiyle yeşil bir taksiyle, yeşil bahçe içindeki yeşil bir eve

getirmişti. Aynı rüyayı Ayşe de görmüştü. Yeşil ve beyaz görmek

hayra alâmetti. Siyah ve kırmızı görmek şerre alâmetti. İstihare

hayırla sonuçlanmıştı. Salih eve gelince, annesi, Kezban Hanımın

konuşmalarını anlattı. Salih, hiç önem vermedi.

— Anne, o kadın, oğlu Şenol için Ayşe’yi istemeye gelmiş.

Ömerler de razı olmamış. İşte o zaman Ömer, bana, bir an önce

kızın nişanlanmasını istedi. İki yıldır evlerine gidip geliyorum. Hasta

olsa hiç duymaz mıyım? Biraz zayıf yapılı o kadar. Ömer’i iyi

tanıyorum. En ufak bir kusuru olsa bana söylemez mi? O kadın

oğluma vermediler diye kininden, garazından iftira etmiştir.

Düşünmeye değmez. Ömer de zayıf yapılı değil mi?

Saliha Hanım, biraz rahatlamıştı. Bu akşam oğlanla kızı sünnet

üzere göstereceklerdi. Kendisi de iyice bakmayı düşünüyordu: Yine

akşam namazından sonra gittiler. Kapının zilini çaldılar. Çıkan

olmadı. Bir daha çaldılar yine ses yok. Hâlbuki haberli gelmişlerdi.

Niye kapıyı açmıyorlardı? Saliha Hanımı bir tereddüt kaplamıştı.

Salih:

— Anne, dedi, dört rekât namaz kılıncaya kadar beklemek

gerekir. O zaman bir daha çalarız. Çıkan olmazsa gideriz. Biraz

bekledikten sonra kapı hafifçe aralandı. Hemen Salih, kendini tanıttı.

Ömer, Salih’i misafir odasına aldı. Saliha Hanım da kadınların

bulunduğu odaya gitti. Ömer, kapıyı açmaya geç kaldığı için özür

beyan etti. Yatsı namazını cemaatle kıldıklarını söyledi. Onun için

kapıyı açamadıklarını bildirdi.

Annesi Salih’e kızı iyice anlatmıştı. Görmeye gerek yoktu. Zaten

Salih de iki yıldır gelip gidiyor. Ayşe’nin çocukluğunu bile tanıyordu;

ama sünneti ihmal etmemek için bir defa daha görmek gerekirdi.

Ayşe kahve tepsisiyle içeri girdi. Heyecanlanıyor, elleri titriyordu.

Halının ucuna ayağı takılarak kahveler döküldü. Ayşe iyice utandı.

Kıpkırmızı kesildi. Hemen Ömer, kardeşini teselli etmeye çalıştı:

— Ayşe böyle şeyler olur. Üzülecek bir şey yok. Yeniden

yapıp getirirsin!

Aslında ne Salih ne de Ömer kahveyi severdi. Âdet olduğu için

kızla oğlanın birbirini görmeleri için bir vesile idi. Maksat hâsıl

olmuştu.

Gönül ne kahve ister, ne de kahvehane.

Gönül dostu arzular, çay kahve bahane.

Kahveler tekrar gelip içildi. Artık birbirlerini iyice görmüşlerdi. Bir

an önce nişanın yapılmasını istiyorlardı. Saliha Hanım Ayşe’ye bu

sefer daha iyi baktı. Bir hastalık geçirip geçirmediğini sordu. Önemli

bir hastalık geçirmediğini söylediler. Haftaya nişan yapılmak üzere

karara vardılar.

 


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

TurkesManga
Site Kurucusu,
Gnl. Yayın Yönetmeni


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren TurkesManga   

Sevim, Salih’i bıraktıktan sonra, uygun birine kanca takmak

istiyordu. Ömer’le ilgilenmişse de fazla bir yüz görmedi. Ömer, bir

gün eve gittiğinde “Şair Sevim” dediği kızdan bir mektup geldiğini

görmüştü. Mektup şöyleydi:

“Sevgili Ömer,

İlk defa böyle bir mektup yazdığım için çok heyecanlıyım.

Ne yazacağımı bilmiyorum. Beni mazur gör! Ömrümde senin

kadar uygun birini göremedim. Düşüncelerimi birkaç şiirle ifade

ediyorum.

Çok yüksekten uçarsın,

Her yere nur saçarsın,

Niye benden kaçarsın?

İnsafına sığındım.

Sular gibi akarsın,

Ciğerimi yakarsın,

Niçin dargın bakarsın?

İnsafına sığındım.

Göz yaşlarım çağlasın!

Senin için ağlasın!

Beni sana bağlasın!

Mektup yazarsan eğer.

Bülbüller güle gelir,

Ördekler göle gelir,

Şu kalbim dile gelir,

Mektup yazarsan eğer.

Yollarında gözüm vardır,

Pek utangaç yüzüm vardır,

Sana gizli sözüm vardır,

Utancımdan yazamadım.

Sana çoktan verdim karar,

Söylenecek çok sözüm var,

Yazsam belki eller duyar,

Utancımdan yazamadım.”

Ömer, mektubu ve şiirleri okuyunca hayret etti. Mektubu alıp

ertesi günü Salih’e gösterdi. Salih, Sevim’den olduğunu öğrenince

Ömer’e sordu:

— Ne diyorsun Ömer? Hazır bir nimet... Kapına gelmiş.

— Sevim’i bilmiyor musun, hiç uygun birisi değil. Çok kimseyle

konuştuğunu görmedin mi?

— Konuşur, n’olacak yani? Onlarla arkadaş olarak

konuşuyor. Seninle de evlenmek için konuşuyor.

— Zamane kızlarının hangisine güvenilir? Sevim’in,

arkadaşlığın ötesinde konuştuğunu gördüm.

— Kalbindeki niyetini nereden biliyorsun? Suizan etmen

doğru mu? Baksana ilk defa mektup yazdığını söylüyor.

— İlk olsun, son olsun, hiç hoşuma gitmiyor. Cevap olarak ne

yazayım?

— Mektuba gerek yok. Şu iki satırı yazabilirsin:

Edep sende ar sende,

Sayılmadık yâr sende.

İkisi de gülüştüler. Salih dedi ki:

— Gerçekten, mektuba hiç gerek yok. Okula gidince bir daha

mektup yazmamasını söylersin. Alâkanın olmadığını iyice bilsin!

Ümit bırakmayacak şekilde kesin konuş!

Ömer, daha önce kararını verdiği için, mektubu okur okumaz

yırttı. Ertesi sabah kesin şekilde gerekli cevabı verdi. Sevim bakalım

artık hangi kapıları çalacaktı?

Salih, evlenene kadar nikâhı yapıp yapmamayı düşünüyordu.

Nikâh yapsa, Ayşe’nin babasının evinde yaptığı bazı hareketlerden

sorumlu olurdu. Nikâh yapmasa evlilik öncesi görüşme mümkün

olmazdı. Önce Belediye muamelelerini tamamlamaya çalışıyordu.

Nişan işi de hazırdı. Nişan gecesinde mevlit okutulacak, pasta,

limonata verilecek ve yüzük takılacaktı. Yarın gece okunacak

mevlide komşu kadınlar ve tanıdıklar çağrıldı. Kadınlara okuduğu

mevlit ve ilâhilerle haklı bir şöhrete kavuşan Ahu Hanımı da davet

ettiler. Bu kadının okuduğu mevlide herkes hayran olur, dinleyenler

âdeta vecde gelirdi. Nişan Ayşelerin evinde yapılacaktı. Erkeğe altın

haram olduğu için Salih’e gümüş bir yüzük, Ayşe’ye de altın bir

yüzük alındı. Ayşe yarınki gece için heyecanlanıyordu. Gece geç

vakte kadar uyuyamadı. Sabah ezanı okunurken uyandı. Güzel bir

rüya görmüştü. Peygamber efendimiz nişanlarının hayırlı olması için

dua etmişti. Sevinçle kalkıp abdestini alarak namazını kıldı. Rüyayı

anlatmanın uygun olmayacağını bildiği için, hiç kimseye anlatmadı.

Davetli kadınlar gelmiş, mevlit okunmaya başlanmıştı. Ahu

ablanın güzel sesi karşısında hiç kimseden çıt çıkmıyordu. Mevlitte

zaten ses çıkmazdı. Kadınlar nerede olursa olsun, konuşmayınca

duramazlardı; ama burada hiç sesleri çıkmıyordu.

Gelini ilahilerle karşıladılar. Geline yüzük takıldı. Pastalar yendi.

Limonatalar içildi. Tanıdık kadınlar birbirleriyle konuştular. Dedikodu

yaptılar. Sonunda dağıldılar.

Kaynana derdi Ayşe’yi uyutmuyordu. Ayşe bunları düşünürken

odasının kapısı çalındı.

— Kim o?

— Ağabeyin Ömer.

Ayşe kapıyı açtı.

— Ayşe, daha uyumadın mı?

— Uyuyamadım abi.

— Sana bir müjde vermeye gelmiştim.

— Hayırdır inşallah.

— Salih’in annesi, Salih’e öyle öğütler vermiş ki, Salih

sevincinden ağlamış. Bana anlattı. (Hanımınla iyi geçinmezsen,

hakkımı helâl etmem) demiş. Çok şeyler söylemiş. Evde en ufak

bir geçimsizlik istemediğini söylemiş. Gelinle iyi geçineceğe

benzemektedir.

Salih’in iyi bir insan olduğu, annesinin de ondan aşağı

kalmadığını, Ömer iyice anlattı. Ayşe biraz rahatlamıştı. Abisi

gittikten sonra uyumuş, güzel rüyalar görmüştü. Rüyalara pek

inanmazdı; ama abdestli yatınca, sabaha karşı görülen rüyaların

hayra alamet olduğunu biliyordu. Sabah vakti girmişti. Abisiyle

babası camiye gitmişti. Hemen kalkıp abdestini alarak sabah

namazını kıldı. Namazdan sonra evliliğinin hayırlı olması için dua

etti. Gözlerinden yaşlar döküldü. İnce kalble yapılan duaların kabul

olduğunu biliyordu. Ağlaması onu ferahlatmıştı. Sevinçle yerinden

kalkarak çayın suyunu koydu. Sabah kahvaltısını hazırlamaya

başladı. Annesi mutfağa girince:

— Kızım, dedi, bugün sen misafirsin. Bırak da ben

hazırlayayım!

— İnsan annesinin misafiri mi olur? Şimdiden mi beni evden

ayırmak istiyorsun?

— Yok kızım. Hiç anne evladını evinden çıkmasına razı olur

mu? Allahü teâlânın emri böyle. Sen hiç merak etme. Seni hiç

yalnız bırakmam. İhtiyacın olursa getiririm.

Beraberce sofrayı hazırladılar. Ayşe’nin iştahı kesilmişti sanki.

Bir şey yiyemiyordu. Sofradakiler fark ettilerse de karışmadılar.

Birkaç saat sonra gidecekti. Herkeste bir üzüntü hali vardı.

Ayşe geleli bir hafta olmuştu. Anne ve babasının elini öpmeye

gidecekti. Telefon edip akşam yemeğe geleceklerini bildirdiler.

Saliha Hanım:

— Kızım, dedi. Akşama annenlere gideceksin. Hediye olarak ne

götüreceksin?

— Anne hediyeye ne gerek var? Yabancı yere gitmiyoruz

ki...

— Kime olursa olsun, bir yere gidilirken hediye götürmek iyi

olur. Atalarımız, (Dostlara hediyesiz gitmek, değirmene

buğdaysız gitmeğe benzer) demişlerdir. Hadis-i şerifte ise,

(Hediyeleşin ki birbirinizi sevesiniz) buyurulmuştur. Dağdan

gelenin heybesine bakarlar. Hediyenin kıymetli olması şart değildir.

Çam sakızı çoban armağanı bir şey de götürsen olur.

— Evde uygun bir şey göremiyorum.

— Ben şimdi gidip bir şeyler alıp geleyim!

Saliha Hanım, dışarı çıktıktan bir süre sonra, genç bir kadın

kapıyı çaldı. Ayşe bulaşık yıkıyordu. Sıvalı kollarıyla kapıya gitti.

— Kim o?

— Saliha teyze ile görüşecektim de.

Ayşe, gelenin kadın olduğunu anlayınca kapıyı açtı.

— Buyurun efendim! Hanımannem şimdi çıktı. Birazdan

gelir.

— Saliha teyze yokken girmek uygun olur mu? Onunla

görüşecektim. Gelininiz hayırlı olsun diyecektim.

Gelen kadın, evi gözetlemiş. Saliha Hanımın gitmesini

beklemişti. Gelini yalnız bulup biraz kaynanasından dedikodu

edecekti; ama Ayşe’nin Hanımannem demesinden endişeye düştü.

Kaynanası iyi olmasa Hanımannem demezdi. Her şeye rağmen yine

bir sondaj yapmalıydı. Dedi ki:

— Biraz rengin soluk, hasta mısın yoksa?

— Hayır, bir şeyim yok.

— Bana öyle geldi de. Ben hasta olup yattığım zaman

kaynanam gelir. (Kalk bakalım. Az hastalığı aş bastırır, çok

hastalığı iş bastırır) diyerek beni yatırmaz. Hiç hasta halinden

anlamaz. Acaba dedim, hasta olduğu halde iş mi yapıyor diye

düşündüm. Acaba kaynanan da sana karışıyor mu diyecektim?

— Benim kaynanam yok. Hanımannem vardır. Anne kızıyla

nasılsa, biz de öyleyiz; hatta Hanımannem, öz annemden daha

iyidir.

Kadın daha fazla bir şey söyleyemedi. Saliha Hanım gelebilir

diye düşünüp, adını da söylemeden çekip gitti.

Çok geçmeden de Saliha Hanım geldi. Elinde birkaç paket

vardı. Mendil, çorap, havlu ve elbiselik almıştı. Bir de badem ezmesi

almıştı. Hepsini uygun şekilde paket yaptılar. Hazır vaziyette Salih’i

bekliyorlardı.

İkindiye doğru Salih geldi.

— Anne, dedi. Biraz erken gidelim. Yemekten sonra geliriz.

Annesi uygun gördü. İkindi namazını kılıp Salihle Ayşe,

Erenköy’e hareket ettiler. Pencereden Saliha Hanımın oğlu ile

gelininin paketlerle bir yere gittiğini gören karşı apartmandaki bir

kadın, hemen Saliha Hanımın yanına damladı.

— Saliha Hanım, gelininiz hayırlı olsun! Gelininizin odasına

bakmak istiyorum.

— Teşekkür ederim komşu; ama ben kendim bile gelinin

odasına girmedim. Gelinin odası bizce mahrem sayılır. Oraya

oğlumdan başka kimse girmez.

— Canım şöyle eşyalarına bir bakayım dedim. İntizamlı mı,

değil mi?

— Hanım, gelinin intizamlı olup olmadığı bizi ilgilendirmez.

İyiyse de kendine, kötüyse de kendine.

— Bizim gelin çok pasaklı da. Bak falancanın evine git, ne

intizamlı diyecektim. Gelin söylemeden hiç bir işi yapmıyor.

Sizin gelin iyidir inşallah.

Saliha Hanım, kadının maksadını anlamıştı. Gelin hakkında

dedikodu yapmak, Saliha Hanımın ağzını aramak istiyordu. Yarası

varsa dokunmak istiyordu. Saliha Hanım sözü uzatmadan kısaca

cevap verip kadını susturmalıydı. Dedi ki:

— Bizim evde gelin kaynana yok. Anne kız vardır. Ben

kızımdan çok memnunum. Sonra kızımın bir kusuru olsa,

arkasından söylememiz gıybettir, haramdır. Büyük günahtır.

— Ben gelinime pasaklı demekle günah mı işledim yani?

— Elbette, çok büyük günah işledin. Allah onu da, bizi de

affetsin! Tevbe edelim de, bir daha hiç kimsenin aleyhinde

konuşmayalım!

— Ben gelinimin yüzüne karşı da söylerim.

— Yüzüne karşı söylediğin zaman memnun mu oluyor, yoksa

üzülüyor mu?

— Bana ne, üzülürse üzülsün!

— Bir kimsenin beğenmediği bir sözü, ister yüzüne karşı olsun,

ister arkasından olsun söylemek günahtır. Yüzüne karşı söyleyince

kalbi kırılır. Kalb kırmak Kâbe’yi yıkmaktan daha kötüdür.

Arkasından konuşmak ise, ölü eti yemek gibidir, büyük günahtır.

Kimseyi çekiştirmeden gelen komşularımın başımın üstünde

yeri vardır. Onu bunu çekiştirenler, kendilerini günaha soktukları

gibi, beni de günaha sokuyor ve ben de çok günah işliyorum; ama

tevbe ettim. Allahü teâlâ tevbeleri kabul eder. Tevbe eden, hiç

günah işlememiş gibi olur. Günahlarımıza tevbe edelim!

Estağfirullah diyelim! Bir ayağımız mezarda. Ahirete iyi amel

götüremiyoruz. Hiç değilse günah götürmeyelim. Götürürsek de az

götürelim.

Gelen kadın sustu. Süt dökmüş kediye döndü. Söyleyecek bir

şey bulamadı. Hemen Saliha Hanım kalkıp kadına bir şerbet ikram

etti.

— Buyurun vişne şurubudur.

— Saliha Hanım niye zahmet ettin?

— Misafire ikram, Allahü teâlâya ikramdır. Sen kapıdan gelirken

bir melek, (Ey hane halkı size müjde olsun! Allahü teâlânın

selâmı var. Filan kimse sana misafir geliyor) demiştir. Bir misafir

kırk günlük bereket getirir. Misafir kabul etmeyende hayır yoktur.

Misafir gelen evin bereketi çok olur.

— Bunları nereden öğrendin?

— Bizde güzel kitaplar var. Gelirsen her zaman beraber okuruz.

İnsan, âlimlerin, evliyanın hayatını okuyunca çok etki ediyor. Hiç

kötülük yapmak istemiyor. Güzel ahlâklı olmaya çalışıyor.

Kadın memnun şekilde ayrılırken Saliha Hanım, (Güle güle

gidin, yine buyurun) dedi. Kadın biraz sevinçli, biraz da mahcup

şekilde ayrıldı. Bu eve, bir daha dedikoduya gelemezdi. Eğer

gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsa, Saliha Hanımın kapısı

açıktı.

Gelinin babasının evine gittiğini duyan, gören kadınlar, fırsatı

değerlendirmek, gelinin dedikodusunu yapmak için gelmişlerse de,

Saliha Hanım, hepsinin elini boş olarak ve biraz da nasihat çekerek

yolluyordu. Gelip gidenler, (Ne biçim kaynana, gelinine toz

kondurmuyor) diyorlardı.

Erenköy’de yemekler yenip erkekler yatsı namazı için camiye

gidince, hemen annesi Ayşe’yi yanına oturtup geçimini sordu.

Kaynanasıyla arasının iyi olup olmadığını sordu. Ayşe şikâyetçi bir

tavırla:

— Anne, dedi. Doğrusunu istersen Hanımannemden

şikâyetçiyim, beni hep utandırıyor.

Ayşe’nin annesi iyice meraklanmıştı. Hem kaynanam demiyor,

(Hanımannem) diyor. Hem de kendisini utandırdığını söylüyor.

— Kızım nasıl utandırıyor? Bağırıp çağırıyor mu? Kocanın

yanında, kusurlarını mı sayıyor?

Ayşe gülerek cevap verdi:

— Anne, bir işin başına varsam. Hemen, (Sen daha

misafirsin) diyor. Sabah benden önce kalkıyor. Evi süpürüyor.

Kahvaltıyı hazırlıyor. Bulaşıkları bile bana yıkatmıyor. Sen olsan

utanmaz mısın?

Annesi şöyle bir oh çektikten sonra, memnuniyetini bildirdi:

— Çok sevindim. Ben şimdi çaresine bakarım.

Hemen telefonu aldı. Saliha Hanımı aradı.

— Buyurun ben Saliha!

— Ben de Ayşe’nin annesiyim. Kızım akşam eve yemeğe

gelince sizden şikâyet etti. (Artık kocamın evine gitmek istemiyorum.

Beni oraya gönderme! Çünkü kocamın anası beni çok mahcup

ediyor) dedi.

— Hayrola nasıl mahcup ediyormuşum?

— Orasını siz bilirsiniz. Bir haftalık geline yaptığınız reva mı?

Saliha Hanım iyice şaşırmıştı. Suçunu öğrenmek istiyordu:

— Suçum neymiş? Öğreneyim de bir daha yapmayayım!

— Biz, kızımızı oraya hizmet etmesi için gönderdik. Siz,

kızımızın hizmetine mani oluyormuşsunuz. Zavallı, evde suçlu gibi

duruyormuş. Bugünden tezi yok, bütün işleri kızım yapmalı.

— Hay Allah, beni korkuttunuz. Ben de acaba ne suç

işledim diye merak ediyordum. Özür dilerim. Bir daha onu

memnun edecek şekilde hareket ederim!

— Saliha Hanım, şaka yaptım. Kızım sizden çok memnun; ama

artık misafirliği kalmadı. Lütfen işlere yardım etsin!

Ayşe de telefonu dinliyordu. Annesinin sözlerinden utandı.

Saliha Hanıma bir şeyler söyleyecekti, vazgeçti. Annesi

memnuniyetini bildirip teşekkür ederek ayrıldı. Namazdan çıktıktan

sonra gitmek için hazırlandılar. Annesinin isteği üzerine Ömer, biraz

hediye alıp Ayşe’nin çantasına koydular. Sevinerek evlerine geldiler.

Sabah Salih okula gittikten sonra, Saliha Hanım eskisi gibi evin

işlerini yapmaya başladı. Ayşe yanına gelince dedi ki:

— Kızım, sen bu evde misafir değilsen bile acemisisin.

Hangi eşyanın nerede olduğunu bilmezsin. Yemeğe tuz

koyacak olsan iki saat tuz ararsın. Bıçak lazım olsa bıçak

ararsın. Gel ben sana her şeyin nerede olduğunu göstereyim!

Bak, çatal kaşık burada. Tuz biber şurada. Bir çivi çakman

gerekebilir. Çiviler ve çekiç şuradadır.

Saliha Hanım, süpürgeye varıncaya kadar her eşyanın teker

teker yerini gösterdi. Kendisi çok intizamlı idi. Gelinin de öyle

intizamlı olmasını istiyordu.

— Bak kızım! Aldığın şeyi yerine koymazsan, evde eşya

aramakla başın döner. Bu evin prensibi böyledir. Her eşya

alındıktan sonra yerine konur. Kendi odanı da böyle yap! Oğlanın

pijamasını devamlı bir yere koy! Gömlekleri, atletleri belli bir yerde

dursun. Çorabınızı, mendilinizi, hâsılı bütün eşyanızı belli bir yere

koyup oradan almalısınız. Bir gün başka yere koyarsan bulunamaz.

Ben oğlumu bu intizamlığa alıştırdım diyebilirim. Tıraş makinesinin

yeri bellidir. Kravatını, ceketini her gün belli bir yere asar. Bugün şu

askıya, öbür gün başka bir askıya asmaz. Ara sıra imtihan ederim.

(Aynanı ver bakalım) derim. Hiç ceplerini karıştırmadan verir.

Tarağı, misvakı, para cüzdanı daima belli yerdedir. Meselâ çakısı,

bugün sağ cepte ise diğer bir gün sol cebine koymaz. Eğer bunlara

riayet etmezsen, kendin rahatsız, huzursuz olursun. Ben

tecrübelerimi sana bildirdim. Çamaşır yıkayacak olsan, deterjanın

yerini biliyor musun?

Ayşe biraz düşündükten sonra:

— Alışacağız anne dedi.

— Kızım işleri şimdilik tamamen sana bırakırsam şaşırabilirsin.

Şimdilik yine ben yapmaya çalışayım. Sen bana yardım et! Sen

öğrendikten sonra da, ben sana yardım etmeye çalışı__________rım.

— Nasıl istersen anne!

— Annene şikâyet yok tabii.

— Utandırıyorsun anne!

— Kızım, ben evde bulanmadığım zamanlar eve komşular

gelebilir. Sana kaynananla iyi geçinip geçinmediğini sorarlar.

Maksatları senin derdine çare bulmak değildir. Senden duyacağı

birkaç söz yanına birkaç daha ekleyip sağda solda anlatmaktır. Ev

hâli, oğlum veya ben seni üzebiliriz. Derdini ona buna anlatmakta

fayda yoktur. Kötü bile olsan, soranlara iyiyiz diye cevap ver.

Salih, elinde bir levha ile benzi soluk bir halde eve geldi.

Rahatsız olduğu anlaşılıyordu.

— Anne, dedi. Şöyle divanın üzerine biraz yatayım. Belki

başımın ağrısı geçer.

Sağ yanı üzerine divana yattı.

Saliha Hanım ile Ayşe, gelen levhaya merakla baktılar. Çok

hoşlarına gittiğini söylediler. Salih uyuduktan sonra levhayı duvara

asmak istediler. Ayşe, bir çivi ile bir çekiç aldı. Saliha Hanıma,

(Levhayı şöyle asayım mı?) diye sordu. Saliha Hanım, başı ile

tasdik etti. Ayşe, çiviyi çakarken, elinden çekiç düştü. Salih’in

kaşının üstünden kanlar akmaya başladı. Ayşe, (Ayy) diye bağırdı.

Salih ne olduğunu anlayamadı. Saliha Hanım:

— Oğlum, elimden çekiç düştü dedi.

Ayşe’ye hemen tentürdiyot getirmesini söyledi. Ayşe, ecza

dolabından mersol ve oksijenli suyla biraz da pamuk getirdi. Saliha

Hanım, yarayı oksijenli su ile yıkayıp biraz da üstüne mersol sürdü.

Pamukla yarayı kapattı. Pamuk düşmesin diye yarayı sardı.

Saliha Hanım, Ayşe’ye işaret ederek konuşmamasını söyledi.

Oğluna, duvara çivi çakarken kazaen elinden çekiç düştüğünü

söyledi. Salih:

— Anne, dedi. Çiviyi Ayşe çaksaydı belki düşürmezdi.

— Ben çakayım demiştim.

Salih, çok geçmeden derin yarasına rağmen yavaşça kalkıp

abdest almaya gitti. Yarasının üzerini mesh ederek abdestini aldı.

Misafir odasına girip ikindi namazını kılmaya başladı; ama Ayşe’yi

bir üzüntü kaplamıştı. Saliha Hanıma yavaşça dedi ki:

— Anne, niye çekici ben düşürdüm dedin?

— Kızım sen daha yeni sayılırsın. Aranızda bir soğukluğa

sebep olmaması için öyle söyledim. Beni nasıl olsa tanıyor. Bana bir

şey demez. Hem ben gördüm. Bunda senin suçun yok. Kazaen

oldu. Ha sen düşürdün, ha ben. Çekiç benim elimden de düşebilirdi.

***

Devrimci Kaya, Salih’in zeki bir genç olduğunu biliyor, onunla

birkaç defa görüşerek, devrimci olması için ikna etmeye çalışıyordu.

Kaya, Salih’e dedi ki:

— Gel bizimle derneğe uğrayalım, sana bir kitap vereyim.

— Ben öyle yerlere gitmek istemem. Sen bir ara uğrar bana

getirirsin.

— Dernekte kimse yoktur. Bir girip çıkarız.

Salih istemeyerek Kaya ile Tüm-Sol-Der lokaline gittiler. Kitabı

alıp çıkarlarken, birkaç devrimci militan daha geldi. Salih’le

şakalaştılar. İçlerinden birisi Salih’e bir tabanca uzattı.

— Al eline şunu da, cesaretin artsın.

Salih itiraz etti:

— Bırakın, benim tabancayla silahla işim yoktur.

— Al al korkma! Patlamaz. Şeytan doldurmaz.

Gülüşerek tabancayı Salih’in eline verdiler. Az sonra flaş

patladı. Salih’in resmini çektiler. Salih:

— Ne oluyor dedi.

— Ne olacak bir hatıra resmi çektik. Sen hocasın, ayağında

bereket vardır. Resmini lokalimize asarsak işlerimiz rast gider.

Salih geldiğine pişman olmuştu. Tabancayı masanın üstüne

koyarak çıktı.

Kaya, Salih’in konuşmalarının etkisi altında kalıyor, acaba

demekten kendini alamıyordu. Salih’in varlıkların yaratılışını

anlatması, insandaki organların tesadüfen olmadığını, kâinattaki

hareketlerin muazzam şekilde olduğunu, bu nizamın bir yaratıcısının

olabileceğini düşünüyordu. (Ya Cennet ve Cehennem varsa benim

halim ne olacak?) diyerek Salih’in okula gelmesini bekliyordu. Salih

okula gelince, bir kenara çekilip dedi ki:

— Okumam için bana bir kitap verir misin?

— Nasıl bir kitap istiyorsun?

— Bana anlattığın şeyleri yazan bir kitap...

— Ciddi mi konuşuyorsun?

— Elbette ciddi konuşuyorum.

— Sen din kitabını ne yapacaksın? Din kitapları gerilla

savaşından bahsetmez. Sadece dünya ve ahiret saadetinden

bahseder.

— Ben de dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşmak

istiyorum.

Kaya ile Salih, Veznecilerden konuşarak Fatih’e kadar

yürüdüler. Salih, eve gelince bahsettiği Herkese Lazım Olan İman

kitabını Kaya’ya verdi.

Kaya, teşekkür ederek, kitabı aldığı gibi hemen evlerine hareket

etti. Geceli gündüzlü durmadan okumaya başladı. Bir süre sonra bir

deftere tuttuğu bazı notlarla Salih’in yanına geldi. Salih, notlar

hakkında bazı izahlarda bulundu. Kaya dedi ki:

— İçimde bir şüphe vardı. Kitabı okuduktan sonra şüphe

kalmadı. Allahın var olduğuna inandım. Benim annem, babam

namaz kılar. Cahildir diye onlara inanmıyordum. Gerçekten onların

da bazı noksanlıkları varmış. Bu noksanlıkları sebebiyle onlara

itimadım yoktu. Şimdi İslâmiyet’in sadece bir inanç sistemi

olmadığına inandım. İyi bir insan olmak için çalışıyorum.

— Açıktan namaz kılmaya başlayacağım. Hepsini

Müslümanlığa davet edeceğim.

— Ama bu zamanda böyle hareket etmek doğru olur mu?

— Doğru olmasa da haydi gelin diye herkese bağıracağım.

— Bana sorarsan böyle hareket etmen sana zarar verir. Kitapta

da okumuşsundur. Emr-i maruf yaparken yani iyiliği tavsiye ederken

dikkatli olmak gerekir.

— Nasıl dikkat etmelidir?

— Bugüne kadar sana Allah’a inan, namaz kıl dedim mi?

— Demedin.

— Deseydim kabul eder miydin?

— Peşinen, bütün fikirlerini kabul etmiyordum. Gerçekten

ters tepki yapardı.

— Şimdi de yapılacak iş, namaz kıldığını bilseler bile onların

gözü önünde namaz kılmamalıdır. Bir bahane bulup onlardan irtibatı

kesmek gerekir.

— Onlarla irtibatı kesmem zordur. Beni öldürürler.

— Başka şehre git!

— Nereye gitsem beni bulurlar.

— Bir kaza geçirme süsü ver. Hasta olduğunu onlara bildir.

Belki böylece irtibatın kalmaz.

Kaya, yeni adıyla Faruk, Salih’ten ayrılıp düşünceler içinde

Beyazıt camisine gitti. Abdest aldı. İkindiyi kılıp çıktı. Camiden

çıkarken devrimci arkadaşlarından ikisi gördü. Alaylı bir şekilde

sordular:

— Kaya, hoca mı oldun?

— Anamın, babamın ve ecdadımın yoluna gitmek istiyorum.

— Geçmişe değil, geleceğe bak! Gerici değil, ilerici ol!

— Bir karıncayı, hatta bir buğday tanesini bile yaratamayan

insanların değil, her şeyi yoktan yaratan Allah’ın yoluna gidiyorum.

— Bu sözleri nereden öğrendin?

Faruk münakaşanın fayda vermeyeceğini bildiği için konuşmayı

uzatmak istemedi. Susmayı tercih etti; ama arkadaşları konuştu:

— Bu yoldan dönenin sonunu bilirsin.

— Biliyorum, sonu ölümdür; ama imansız yaşamaktansa imanlı

ölmeyi tercih ederim.

— Peki, seni arzuna kavuşturmak kolaydır.

Ayrıldılar. Faruk, düşünceler içinde memlekette bulunan anne

ve babasına bir mektup yazdı. Onlara namaz kıldığını müjdeledi.

Salih’in iyi bir insan olduğunu, onun vasıtasıyla hidayete

kavuştuğunu bildirdi; ama devrimci arkadaşlarının kendisini

öldürebileceğini de yazdı.

Yıl 1980. Salih, bu yıl üniversite mezunu olacaktır, ama anarşi

her yerde hüküm sürmekte, günde birkaç kişi öldürülmektedir.

Derslere ve imtihanlara bile girmek mümkün değildir. Salih, bu

şartlar altında nasıl mezun olacağını düşünmektedir. Gerçi Salih, hiç

bir gruba mensup değilse de, yine askerlerin himayesinde ara sıra

derslere devam edebilmektedir.

Faruk adını alan Kaya ise, Salih’in tavsiyelerine uymadı.

Herkesin gözü önünde namaz kılmaya devam etti. Yine bir gün

Beyazıt camisine girerken birkaç silah sesi işitildi. Faruk, (Lâ ilahe

illallah Muhammedün Resulullah) diyerek yere yıkıldı. Başka bir

şey diyemeden ruhunu teslim etti.

Bir grup genç, (Salih vurdu. Salih Öksüz vurup kaçtı) dediler.

Polisler geldi. Birkaç genç, Salih Öksüz isimli bir talebenin

vurduğunu söylediler. Polisler, Salih’in evine gelip onu ekip

arabasına bindirerek karakola götürdüler. İfadesini aldılar. Salih, hiç

bir şeyden haberi olmadığını söyledi; ama şahitler, Salih Öksüz’ün

vurduğunu bizzat gördüklerini tekrar edince, mahkemeye çıkmak

üzere Salih’i hapishaneye gönderdiler. TV haber bültenini okuyan

spiker, 19 haberlerinde şunları söylüyordu:

“... Bugün de yurdun çeşitli yerlerinde yedi kişi öldürülmüştür.

Kaya Şehidoğlu adlı bir genç, karşıt görüşlü Salih Öksüz isimli bir

öğrenci tarafından Beyazıt Camisi önünde öldürülmüştür. Salih

yakalanarak gözaltına alınmıştır. Diğer taraftan…”

* * *

Mahkeme başkanı, Salih’e sordu:

— Ayrı ayrı üç şahidi de dinlediniz. Üçü de Kırıkkale markalı

olduğunu tahmin ettikleri bir tabanca ile Kaya Şehidoğlu’nu camiye

girerken arkadan vurduğunuzu söylediler. Üçünün ifadesi de tıpatıp

aynıdır. Bir diyeceğiniz var mıdır?

— Olay günü rahatsızdım. Evden dışarı çıkmadım. Kaya’yı ben

öldürmedim. Ben insan değil, tavuk bile kesemem. Sonra benim bir

partiyle veya dernekle bir ilgim yoktur. Kimseyi öldürmeyi

düşünemem bile. Bu iftiradır.

— Şahitleri tanıyor musunuz?

— Evet, üçü de sınıf arkadaşımdır. Dört yıldır beraberiz. Dört

yıldır hiç bir yürüyüşe bile katılmadığımı herkes bilir.

— Bir suçu hep sabıkalılar mı işler? Sabıkasız bir kimse,

suç işleyince sabıkası olur. Daha önce sabıkasız olmanız, bu

suçu işlememiş olmanızı gerektirmez.

Tüm-Sol-Der’in avukatı söz aldı:

— Sayın Başkan, Salih Öksüz’ün, uzun zamandan beri, maktul

Kaya Şehidoğlu ile fikri tartışmalar yaptığı herkes tarafından

bilinmektedir. Fikrini kabul etmeyince de vurduğu anlaşılmaktadır.

Ağır Ceza Başkanı Salih’e sordu:

— Tabanca taşır mıydın?

— Hayır, vesikalı vesikasız hiç tabanca taşımadım.

— Tüm-Sol Der avukatının verdiği dosyada bir resminiz var

ve resimde elinizde bir tabanca bulunmaktadır.

Salih biraz düşündü, bir şey hatırlayamadı. Daha sonra Tüm-

Sol-Der lokalinde çektikleri resmi hatırladı. Bir tertip içinde olduğunu

iyice anlamıştı; ama ne diyebilirdi? Elime tabanca verip habersizce

resmimi çektiler dese ne ifade ederdi? Kanunen, bir an tabancayı

ele almak bile tabanca taşımak demektir. Susmayı tercih etti.

Mahkeme Başkanı tekrar sordu:

— Niçin susuyorsunuz? Sükut ikrardan mı gelir demek

istiyorsunuz? Öyle ise elinizi çalıştırdığınız gibi, dilinizi de

çalıştırıp olayı olduğu gibi anlatın. Hiç yalana başvurmadan

anlatırsanız, sizin için hafifletici sebep olabilir.

— Hayır, Kaya’yı ben öldürmedim.

İfadeler zapta geçti. Kaya’nın vücudundan çıkan kurşunların

Salih’in elinde tuttuğu tabancaya benzediği bilirkişi raporundan

anlaşılmaktaydı. Karar için mahkeme bir ay ileriye atıldı.

Ertesi gün karar günü, Saliha Hanımla Ayşe ağlıyor ve

gözyaşları içinde dua ediyorlar. Saliha Hanım uzun uzun dua etti.

Ayşe de hep kurtulması için dua ediyordu; çünkü o da Salih’in

suçsuz olduğunu biliyordu; ama bütün deliller aleyhine idi. Mahkeme

de, delillere ve şahitlere göre karar verecekti. Hepsi de aleyhine

olduğuna göre, en az 20–30 sene ceza giymesi mümkündü.

Kararı dinlemeye Saliha Hanım, Ayşe ve Ayşe’nin abisi Ömer

de gelmişti. Karar açıklandı: İdam.

Saliha Hanımla Ayşe şok geçirdi. Düşüp bayıldılar. Salih’in de

yüzü sarardı. Takdire razı olmaktan başka çare yoktu. Salih, her

zaman tekrarladığı mısraları yine mırıldandı.

Hak şerleri hayreyler.

Zannetme ki gayreyler.

Ârif anı seyreyler.

Mevlâ görelim neyler.

Neylerse güzel eyler.

Salih’i tekrar hapishaneye götürdüler. Ömer, perişan bir

vaziyette olan kardeşi Ayşe ile Saliha Hanımı Fatih’teki evlerine

getirdi.

Avukatların görüşü, kararı temyize hiç lüzum olmadığı

noktasında idi. Çünkü aksini kabul ettirebilecek hiçbir delil yoktu;

ama idam işinin biraz daha uzaması için Yargıtay’a başvurarak

karar temyiz edildi.

Yargıtay, soruşturmanın noksan olduğu gerekçesiyle davanın

tekrar görüşülmesi için dosyayı mahkemeye gönderdi. Bu sırada

Salih’in idama mahkûm olduğunu duyan Kaya Şehidoğlu’nun babası

İstanbul’a geldi. Oğlunun kendisine yazdığı mektupta Kaya’nın

devrimciliği bıraktığı, Salih’le iyi arkadaş olduğu, ama devrimcilerin

kendisini öldürebileceği bildiriliyordu. Kaya’nın babası, (Benim

oğlumu Salih değil, devrimciler öldürdü) diyordu.

Mahkemede şahitlerin ifadelerine tekrar müracaat edildi. Ayrı

ayrı ifadeler alındı. Salih’in Kaya’ya ateş ettiği zaman üstündeki

elbisenin ne renk olduğu soruldu. Şahitlerin üçünün de ifadesi

değişikti. Salih’in giydiği çeşitli elbiseleri tarif etmişlerdi. Vurunca ne

tarafa kaçtığı sual edildi. Birisi Sahaflar çarşısına doğru kaçtığını

söylerken, diğer ikisi Beyazıt meydanına doğru kaçtığını söylediler.

Mahkeme heyeti, uzun zaman sonra hangi elbiseyi giydiği

unutulacağı için bunu tam bir delil saymadı. Silah sesini duyar

duymaz, herkes bir tarafa kaçtığı için katilin ne giydiğine bakmak

mümkün müydü? Kaya’nın mektubu ise bir zandan ibaretti. Kesin bir

delil sayılmazdı. Mahkeme tekrar idamına karar verdi. Tekrar temyiz

edildi. Karar birinci daire tarafından tasdik edildi.

Artık bütün ümitler kesilmişti. TBMM’nin kararı tasdik etmemesi

için, hiç bir sebep yoktu. Tam bu sırada halkın üzerine ateş ederek

beş kişinin ölümüne sebep olan devrimci Özgür Barış’ın

tabancasından çıkan kurşunlarla Kaya’nın vücudundan çıkan

kurşunların aynı tabancadan çıktığı balistik muayene neticesinde

bilirkişi raporu ile tespit edildi. Bu arada Yargıtay Başsavcısı’nın

tasdik kararına itirazı sebebiyle Yargıtay Daireler Kurulu tarafından

tekrar ele alınan dosyanın incelenmesi neticesinde, günlerce

hapiste mahkûm yatan Salih Öksüz’ün beraatına ve telgrafla

tahliyesine karar verildi.


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

TurkesManga
Site Kurucusu,
Gnl. Yayın Yönetmeni


Durumu Dışarıda
Bu konuda 1 Sayfa 3 Cevap Var
» Son Konular İstatistik Forumda Ara
Askeri araç uçuruma yuvarlandı...
Anayasa Mahkemesi'nden CHP'ye iki ret...
Bahçeli'den Kürtlere çağrı...
Başkan Aslan’ın ekoturizm önceliği...
Başkan Alemdar Öztürk Sarımazı’da...
Üst Kategori (13)
Alt Kategori (160)
Konular (30293)
Cevaplar (3892)
Toplam Adettir

Başlık : Konu : Cevap :
» Bugün Giren Üyeler : 0
|#Genel Sorumlu|@Site Yöneticisi|*Bölüm Editörü|+Forum Editörü|!Sohbet Editörü|Gezici Üye|Normal Üye|Hevesli Üye|Azimli Üye|
|Çalışkan Üye|Verimli Üye|Bağımlı Üye|Abone Üye|Tiryaki Üye|Yıldız Üye|Bilgin Üye|Prof Üye|Üstad Üye|Süper Üye|Altın Üye|Ulu Üye|
» CopyrightYukarı Git
2oo6-2o14 © KozanBilgi.Net - Türkiye'nin Bilgi Paylaşım Portalı
KozanBilgi.Net © Türkeş Manga Tarafından Kurulmuştur. Bu sitede yer alan bilgiler KozanBilgi.Net adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır.
ÖNEMLİ NOT: Sitemizde, 5651 Sayılı Kanunun 8. Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine Göre, Tüm Üyelerimiz Yazdıkları Mesajlar ve Konulardan Kendileri Sorumludur.
Sitemizde bulunan bir içeriğin, kanunlara aykırı olduğunu veya yanıltıcı olduğunu düşünüyorsanız lütfen bize bildiriniz. İletişim Adresimiz : turkesmanga@windowslive.com