Şu an KozanBilgi.Net 'de 0 Üye 97 Misafir Bulunmaktadır. Buraya Tıklayarak Görebilirsiniz...
Anasayfan YapFavorilerine EkleE PostaPlayerHarita
KozanBilgi.Net - Türkiye'nin Bilgi Paylaşım Portalı
Bugün 17.04.2014 
          
Ana Sayfa
          
Forumlar
          
Yazılar
          
Resimler
          
Videolar
        
Kozan
          
Şiirler
          
Dosyalar
          
Hesabım
          
Gizlilik Bildirimi
          
Forum Kuralları
  Üyelik      Hatırla    Yeni Kayıt - Şifremi Unuttum -      Aklından Neler Geçiyor ? Canlı Destek
» Konu Açan TurkesManga   
 Forum
 Peygamber Efendimiz - Siyer-i Enbiya
       Kâinatın Efendisi (Peygamber Efendimizin hayatı ve güzel Ahlâkı )


Kâinatın Efendisi

(Peygamber Efendimizin hayatı ve güzel Ahlâkı )

 

 

MÜBAREK NURU

Alından alına geçen “nûr”


Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına, sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûru nakşedildi. O nûr alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselâmdan itibaren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek, Peygamber efendimize kadar geldi bu nûr...

Bunu Allahü teâlâ âyet-i kerimede meâlen şöyle bildirmiştir:

“Senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ınkılâb etmiş ulaşmıştır.”(Şuarâ sûresi: 219)

Hadis-i şerifte ise bu husus şöyle bildirilmiştir:

“Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini seçti. Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır.”

Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için, alnında O’nun nûru parlıyordu. Bu zerre Hazret-i Havvâ’ya, ondan da Şît aleyhisselâma ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselâmın nûru da zerre ile birlikte, alınlardan alınlara geçti

Âdem aleyhisselâm vefat edeceği zaman, oğlu Şît aleyhisselâma şu vasiyette bulundu:

“Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bunu, mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!”

Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl ve en kibâr kızlar ile evlendiler. Nûr, kadın erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı.

Resûlullah efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabile iki kola ayrılsa, peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûru, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O’nun dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu.

O’nun nûrunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve çok nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında seçilir, içinde bulunduğu kabile başka kabilelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.

Nitekim Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdular ki:

“Benim dedelerimin hiç biri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni, temiz, tayyib, iyi babalardan temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum.”

Başka bir hadis-i şerifte de,

“Mensûp olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allahü teâlâ beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur.” buyurdu.

Âdem aleyhisselâmdan beri, evladdan evlada geçerek gelen bu nûr, Târûh’a, ondan oğlu İbrahim aleyhisselâma, sonra oğlu İsmail aleyhisselâma geçmiştir. Onun da alnında güneş gibi parlayan nûr, evladlarından Adnân’a ondan Me’âdd, ondan da Nizâr’a intikal etmiştir.

Nizâr doğunca, babası Me’âdd, oğlunun alnındaki nûru görüp sevinmiş, büyük bir ziyafet vererek; “Böyle oğul için, bu kadar ziyafet az bir şey” dediği için, oğlunun adı Nizâr, yani az birşey mânâsında kalmıştır.

Bundan sonra da bu nûr, sıra ile intikal ederek asıl sahibi olan sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ulaştı.

Yarın: Dede Abdülmuttalib


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

False
TurkesManga
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Abdülmuttalib ve Zemzem


Peygamber efendimizin babası Hz. Abdullah, Resûlullahın dünyayı teşrifinden önce vefat ettiği için dedesi Abdülmuttalib O’nu himayesine almıştı.

Abdülmuttalib’in esas ismi Şeybe’dir. Şeybe, babası Hâşim vefat ettiğinde, daha çocuktu. Bir gün Medine’de dayılarının evi önünde arkadaşlarıyla ok talimleri yapıyordu. Onları seyreden büyükler, Şeybe’nin alnında parlayan nûrdan, onun şerefli bir kimsenin oğlu olduğunu tahmin ederek hayran kaldılar.

Ok atma sırası Şeybe’ye geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam isabet edince, o heyecanla; “Ben Hâşim’in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur!” dedi. Onun bu sözlerinden, Mekkeli Hâşim’in oğlu olduğunu anladılar.

O sırada Hâşim vefat etmişti. Abdü Menâf oğullarından biri Mekke’ye döndüğünde, Hâşim’in kardeşi Muttalib’e; “Medine’de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi hayran bırakan bir nûr parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru mu?” dedi.

Bunun üzerine Muttalib, hemen Medine’ye gitti ve yeğeni Şeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Mekke sokaklarında; “Bu çocuk kimdir?” diye soranlara da; zarar vermemeleri için “Kölemdir” derdi. Bundan sonra Şeybe’nin ismi, Muttalib’in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.

Abdülmuttalib’in mübarek bedeninden misk kokusu gelirdi. Alnında, Allahü teâlânın habîbi Muhammed aleyhisselâmın nûru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı. Her ne zaman Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib’in eline yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, duâ etmesi için ona yalvarırlardı.

O da kimseyi kırmaz, Allahü teâlâya yağmur ihsân etmesi için duâ ederdi. Cenâb- Hak da, Abdülmuttalib’in alnında parlayan sevgili Peygamberimizin nûru bereketine duâsını kabul eder, bol bol yağmur gönderirdi. Böylece Abdülmuttalib’in günden güne kıymet ve itibarı çoğaldı.

Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz, emri altına giren de rahat ve huzur bulurdu. O devrin hükümdarları da, Abdülmuttalib’in fazîletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sadece İran kisrâsı çekemez, açık ve gizli olarak ona düşmanlık beslerdi.

Abdülmuttalib, Hanîf dînine tabi olup, müslüman idi. Bu din, dedelerinden İbrahim aleyhisselâmın dini idi. Bu sebeple, hiç bir zaman puta tapmadı ve hatta yanlarına bile yaklaşmadı. Kâbe’nin etrafında Allahü teâlâya duâ eder, ibadetlerini yapardı.

Zemzem kuyusu

Bir gün rüyasında bir kimse; “Ey Abdülmuttalib! Kalk Tayyibe’yi kaz!”diyerek kayboldu. Ertesi gün; “Kalk, Berre’yi kaz!” dedi. Üçüncü gün de aynı kimse; “Kalk, Mednûne’yi kaz!”emrini verdi. Dördüncü gün ise, yine o kimse; “Ey Abdülmuttalib! Kalk, Zemzem kuyusunu kaz!” deyince, Abdülmuttalib; “Zemzem nedir? Kuyu nerededir?” diye sordu. O zât da şöyle cevap verdi:

“Zemzem bir sudur ki, hiç eksilmez ve dibine erişilmez. Dünyanın dört bucağından gelen hacılara kifâyet eder. Cebrâil aleyhisselâmın kanadıyla vurduğu yerden çıkmıştır. Allahü teâlânın, İsmail aleyhisselâm için yarattığı sudur. Susuzları kandırır, açları doyurur. Hastalara şifâ olur. Kurban kesilen yere git. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelir. Gagasıyla yeri eşer. Onun eştiği yerde, bir de karınca yuvası görürsün. İşte orası Zemzemin yeridir” dedi.

Böylece rüyada bahsedilen zemzemin ne olduğunu öğrenmiş oldu.

Yarın: Zemzem kuyusu kimin?


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Zemzem kuyusu kimin?

 

Peygamber efendimizin dedesi Abdülmuttalib, sabah erkenden yanına oğlu Hâris’i alarak gece rüyasında bildirilen yere gitti ve heyecanla beklemeye başladı. Bir ara rüyâda söylenildiği şekilde kırmızı gagalı karga gelip, oradaki bir çukura kondu ve gagası ile yere vurmaya başladı. Altından karınca yuvası çıktı. Abdülmuttalib ile oğlu Hâris, derhal orayı kazmaya başladılar. Bir müddet kazdıktan sonra kuyunun ağzı göründü.

Abdülmuttalib bunu görünce; “Allahü ekber, Allahü ekber!” diyerek tekbir getirmeye başladı. Başından beri, kuyunun kazılmasını dikkatle takib eden Kureyşliler, yanına gelerek; “Ey Abdülmuttalib! Bu, babamız İsmail’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız vardır. Bizi bu işe ortak etmelisin!” dediler.

Abdülmuttalib ise, “Hayır! Bu iş, sadece bana ihsân edilmiş bir vazifedir” diye cevab verdi. Bunun üzerine Kureyşliler; “Sen yalnızsın. Tek oğlundan başka kimsen de yok. Bu şekilde bize karşı koyman mümkün değil!” dediler.

O zaman içi burkuldu. Tek çocuğu olduğu için üzüldü. Bu üzüntü ile ellerini kaldırarak; “Yâ Rabbî! Bana on çocuk ihsan eyle. Eğer bu duâmı kabul buyurursan, içlerinden birini Kâbe’de kurban edeceğim” diye yalvardı.

Abdülmuttalib, kazı işinin tehlikeli bir hal aldığını, neticede şiddetli çarpışmaların olabileceğini düşündü. Sonunda kazmayı bırakarak anlaşma yoluna gitti. İşin bir hakem tarafından halledilmesini istedi.

Sonunda, Şam’da oturan bir kâhinin buna çare bulacağına karar verdiler. Kureyşin ileri gelenlerinden bir grup ile yola çıkıldı. Yolda susuzluktan ve sıcaktan ziyadesiyle bunalan kervan, hareket edemez oldu. Artık bir damla suya can atacak hale gelmişlerdi.

Tek arzularının bu olmasına rağmen, kavurucu çölün ortasında su bulmak imkansızdı. Herkesin ümidini kestiği bir anda, Abdülmuttalib onlara;

- Geliniz, geliniz! Toplanınız! Hem size, hem de hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum! diye bağırdı.

Muhammed aleyhisselâmın mübarek nûrunu alnında taşıyan Abdülmuttalib, su ararken, devesinin ayağı büyük bir taşa takılmış ve taş yerinden oynayınca altında su çıkmıştı. Herkes koşarak geldi, kana kana su içerek yeniden hayat buldu.

Abdülmuttalib’in bu büyüklüğü karşısında mahcub olan Kureşyliler;

- Ey Abdülmuttalib! Artık sana diyecek bir sözümüz kalmadı. Zemzem kuyusunu kazmaya en layık olan sensin. Bu hususta seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de lüzum kalmadı, geri dönüyoruz, dediler ve geri döndüler.

Abdülmuttalib, alnında parlayan nûrun hürmetine, Zemzem kuyusun kazıp, suyu çıkarma şerefine kavuştu.

Abdülmuttalib’in, Zemzem kuyusunu kazdıktan sonra şânı ve şöhreti daha çok arttı. Aradan yıllar geçti. Cenâb-ı Hak, gönlünün derinliklerinden koparak yaptığı duâyı kabul edip Abdülmuttalib’e, Hâris’den başka on oğul ve altı kız çocuğu ihsan etti. Fakat aradan seneler geçince adağını unuttu. Abdülmuttalib’e, bir gün rüyâsında;

- Ey Abdülmuttalib! Adağını yerine getir! denildi. Sabahleyin Abdülmuttalib bir koç kurban etti. Fakat o gece tekrar ikaz edildi:

- Ondan daha büyüğünü kurban et! Sabahleyin bir sığır kurban ettiği halde tekrar, rüyâsında;

- Ondan daha büyüğünü kurban et! Emri üzerine, çaresiz kalarak “Ondan daha büyüğü nedir?” diye sordu. O zaman;

- Oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Adağını yerine getir! denildi.

Yarın: Kur’a Abdullah’a çıktı


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Kur’a Abdullah’a çıktı

 

Abdülmuttalib’e rüyasında seneler önce yaptığı adağını yerine getirmesi bildirildi. O da çocuklarını toplayarak, seneler önce yaptığı duâyı söyledi. Sonra oğullarına, adağı gereği içlerinden birini kurban etmesi lazım geldiğini bildirdi. Evladlarından hiç bir muhalefet görmedi. Üstelik onlar;

- Ey babamız! Adağını yerine getir! İstediğini yapmakta serbestsin! dediler.

Abdülmuttalib, kur’a çekerek kurban olacağı oğlunu tesbit etti. Kur’a, en çok sevdiği oğlu, alnında Allahü teâlânın habîbi Muhammed aleyhisselâmın nûrunu utaşıyan Abdullah’a çıkmıştı.

Abdülmuttalib, bir an sendeledi, göz pınarları yaşla doldu. Allahü teâlâya verdiği sözü yerine getirmeliydi. Çaresiz bir eline bıçağı, bir eline ciğerpâresi Abdullah’ı alarak, Rabbine verdiği sözü yerine getirmek için Kâbe’ye vardı.

Gözü yaşlı baba, Abdullah’ı kurban etmek için bütün hazırlıklarını tamamladı. O esnada, Kureyş’in ileri gelenleri, hayret dolu bakışlarla hadiseyi takib ediyorlardı.

İçlerinden Abdullah’ın dayısı;

- Ey Abdülmuttalib! Dur! Biz senin bu oğlunu boğazlamana asla razı değiliz. Eğer böyle bir iş yaparsan, bundan sonra Kureyş arasında âdet olur. Herkes oğlunu kurban için nezredip keser. Böyle şeye ön ayak olma! Sen, adağını başka bir şekilde yerine getir!.. dedi.

Sonra; “Bir kâhine sor da sana yol göstersin” diye teklifte bulundu. Abdülmuttalib, bu söz üzerine, Hayber’de bulunan Kutbe adındaki kâhine gitti ve durumu anlattı. Kâhin sordu;

- Sizde bir insanın diyeti ne kadardır?

- On devedir.

- O zaman, on deve ve oğlunuz arasında kur’a çekiniz. Kur’a oğlunuza çıkarsa, on deve daha artırarak yeniden kur’a çekiniz. Kur’a develere çıkıncaya kadar böyle artırarak devam ediniz.

Abdülmuttalib, sevinç içinde hemen Mekke’ye döndü ve kâhinin dediği gibi yaptı. On deve artırarak defalarca kur’a çekti. Hep Abdullah’a çıktı. Ancak deve sayısı yüze çıkınca, kur’a develere isabet etti. İhtiyat olsun diye iki defa daha çekti. Her iki kur’a da, develere çıktı.

Abdülmuttalib; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbirlerle develeri kesti. Etlerini kendisi ve oğullarından hiç biri almadı. Hepsini fakirlere dağıttı.

Âdem aleyhisselâmdan beri, bir de İsmail aleyhisselâmın kurban edilme hadisesi vardır. Peygamber efendimiz; nesebi İsmail aleyhisselâma dayandığı için; “Ben, iki kurbanlığın oğluyum” buyurmuştur.

Kurban edilmekten kurtulan, Abdullah, büluğ çağına eriştiğinde, gerek güzel ahlakı, gerekse yakışıklılığı ile insanlar arasında müstesna bir şahıs oldu. Uzaktan yakından herkes, ona kızlarını vermek için yarışa girdiler.

Güzelliği ve şöhreti ta Mısır’a kadar yayılmıştı. İki yüze yakın kız Mekke’ye kadar gelip, ona evlenme teklif etmişlerdi. Abdülmuttalib ise oğluna; zamanın en kibar, asîl, güzel, müşrik olmayan, İbrahim aleyhisselâmdan beri uydukları “Hanîf dini”ne bağlı müslüman bir kız arıyordu.

Abdülmuttalib, Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb’in kızı Âmine’nin güzelliğini, iffet ve hayâsını, dinine bağlılığını işitmişti. Soy bakımından da akraba idiler ve bir kaç batın yukarıda birleşiyorlardı. Her iki tarafa da rüyada yapılan ikazlar ve bu doğrultuda yapılan görüşmeler sonunda, oğlu Abdullah’ı, Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi...

Yarın: Nûr, Hz. Âmine’de


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

“Nûr”un anneye geçmesi

 

Peygamber efendimizin Babası Abdullah’ın evlendiği sene, Mekke’de şiddetli bir kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı. Ağaçlar kurumuş, mahsûlden eser görünmez olmuştu. İnsanlar dayanılmaz bir sıkıntı içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi.

Sevgili Peygamberimizin mübârek nûru, hazret-i Abdullah’dan hazret-i Âmine’ye geçtikten sonra yağmurlar başladı o kadar yağmur yağdı, o kadar mahsûl oldu ki, o seneye bolluk senesi diye isim verdiler.

Âmine vâlidemiz hâmile iken, kocası Abdullah ticaret için Şam’a gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medine’ye gelince dayıları Neccâroğullarının yanında on sekiz veya yirmi beş yaşında iken vefât etti. Bu haber Mekke’de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.

Peygamber efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefât edince melekler;

- Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı, dediler. Allahü teâlâ;

- O’nun koruyucusu ve yardımcısı benim, buyurdu.

Fil vak’ası

Resûl-i ekrem efendimizin doğmasına iki ay kadar zaman vardı. Bu sırada Fil vak’ası meydana geldi. İnsanlar her taraftan akın akın gelip, Kâbe’yi ziyaret ederlerdi. Buna engel olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımı ile Sana’da büyük bir kilise yaptırdı.

İnsanların Kabe’yi değil bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyaret ettiklerinden, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hakaret gözüyle baktılar. Hatta içlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hadiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi.

Bu maksatla büyük bir ordu hazırlayıp, Mekke üzerine yürüdü. Mekke’ye yaklaşınca, Kureyş’in mallarını yağma etmeye başladılar, Abdülmuttalib’e ait iki yüz deveye de el koymuşlardı. Abdülmuttalib, gidip develerini istedi. Ebrehe;

- Ben sizin mukaddes Kâbe’nizi yıkmaya geldim. Sen onu korumak istemiyorsun da develerini mi istiyorsun?

- Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin elbette sahibi vardır. Onu, O korur.

Ebrehe:

- Bana karşı onu koruyacak yoktur! diyerek Abdülmuttalib’e develerini verip, sonra da Kâbe’ye doğru ordusuna hareket emrini verdi.

Ebrehe’nin ordusunda, önde yürütülen ve böylece zafere kavuşulacağına inanılan “Mahmûd” adında bir fil vardı. Ebrehe, Kâbe’ye yönelince, bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Halbuki Yemen’e çevrilince; koşarak gidiyordu.

Böylece, Mekke’ye yaklaşıp hücûma gücü yetmeyen Ebrehe’nin ordusu üzerine, Allahü tealâ, Ebâbîl yani Dağ Kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Bu kuşların her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı.

Bunları Ebhere’nin ordusu üzerine bıraktılar. Taşlar, askerleri, başlarından itibaren dikine delip geçiyordu. Taşa hedef olan her asker, derhal ölüyordu.

Âyet-i kerimede de bildirildiği gibi, ordu, yenilmiş ekin yaprağı gibi oldu. Bu durumu gören Ebrehe, telaşlanarak kaçmak istedi. Fakat kaçamadı. Taşlara asıl hedef o idi. Ona da isabet etmişti. Kaçtıkça, etleri parça parça dökülerek öldü. Bu vak’a, Kur’ân-ı kerimde Fil sûresinde şöyle geçmektedir:

“O kuşların her biri, onların üzerine, çamurdan yapılmış ve ateşte pişirilmiş taş atarlardı. Nihayet Allahü teâlâ onları, güve yemiş ekin yaprağı gibi, yok ediverdi.”


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Semavî kitapların müjdesi

 

Zaman ve mekan içinde, nebiler, resuller geldi... Mukaddes bayrağı birbirlerine teslim ederek gittiler. Gaye, bayrağın bütün zamana ve mekana hakim, Allahın Habibine ulaşmasıydı.

Hepsinin geleceğini haber verdiği biri vardı... Hatta, ümmet olmayı arzu ediyorlardı O’na...

Kainatın efendisi Muhammed aleyhisselâmın geleceği, Âdem aleyhisselamdan itibaren her peygambere ve ümmetlerine bildirilmiş; doğması yaklaşınca, olacak hadiselerden pek çoğu müjdelenmişti. Musa aleyhisselama gelen Tevrât’ta, şöyle yazılıydı:

“O, öyle bir mübârek zâttır ki, himmeti yüksek, yardımı ziyâdedir. Fakirlerin sevgilisi, zenginlerin tabibidir. O, güzellerin güzeli, temizlerin temizidir. Sohbet ederken yumuşak taksim ederken âdil, her muâmelede doğrudur.

Kâfirlere karşı sert ve şiddetlidir. Yaşlılara hürmet, küçüklere şefkat eder. Az şeye şükreder. Esirlere acır. Hep güler yüzlüdür. Gülüşü, tebessüm şeklindedir, kahkaha etmez. Ümmîdir; hiç bir şey okumadan ve yazmadan her şey O’na bildirilmiştir.

O’nun ümmeti de iyi ahlak sahibidir

O Allahü teâlânın resûlüdür. Kötü huylu, katı kalbli değildir. Çarşı ve pazarlarda yüksek sesle bağırmaz. O’nun ümmeti iyi ahlâk sahibidir. Yüksek yerlerde Allahü teâlânın ismini anarlar.

Abdest alarak namaz kılarlar. Namazda safları düzeltir, bir hizâda dururlar. Geceleri onların tesbih sesleri bal arısının sesi gibi duyulur. Mekke’de doğar. Medine’den Şam’a kadar her şey O’nun idaresinde olur.

İsmi Muhammed’dir ki, O’na mütevekkil diye isim verdim. Bozuk dinleri kaldırıp doğru olan hak dini yayıp yerleştirmedikçe, O’nu dünyadan çıkarmam. O, halkı Hak’a çağırır. O’nun bereketiyle görmeyen gözler açılır, görür, işitmeyen kulaklar işitir. Kalblerden gaflet gider...”

Dâvûd aleyhisselama gelen, Zebûr’da ise O yüce peygamberin vasıfları şöyle bildiriliyordu.

“O, öyle bir kimsedir ki, eli açıktır. Yani cömerttir. Aslâ kızmaz. Çok yumuşaktır. Tatlı sözlü, güzel ve nûrânî yüzlüdür. İnsanların tâbibidir. Çok ağlar, az güler. Az uyur, çok düşünür. Yaratılışı hoş ve güzeldir. Sözleri gönülleri alır, rûhları cezbeder...

Ey Habîbim! Himmet kılıcını sıyırıp, bütün kuvvetinle kahramanlık meydanında kâfirlerden intikam alasın. Güzel bir lisân ile benim hamd ve senâmı her yere yayasın. Bütün kâfirlerin başları, senin kerâmetli ellerin önünde eğilecektir...”

İncil’deki işaretler

İsa aleyhisselama gelen, hakiki İncil’de ona tâbi olunması hususunda ikaz ediliyordu insanlar:

“O, çok yemez, cimri değildir. Hile yapmaz, kimseyi kötülemez, hiç acele etmez. Kendi için intikam almaz. Tembel değildir. Kimseyi gıybet etmez...”

Yine İncil’de şöyle yazılıdır:

“Rab tarafından çıkıp gelecek O Mühhamennâ gelmiş olsaydı, O, bana şehadet ederdi. Siz de şehadet edersiniz. Çünkü öteden beri benimle birlikte bulunuyorsunuz. Ben bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz ve sürçmeyesiniz.”

Burada geçen Mühhamennâ kelimesi Süryânîce Muhammed demektir.

Bütün bu müjdeler, alametler açıkca gösteriyordu ki, Makâm-ı mahmûd sahibi, şefâatçıların baş tâcı geliyordu!..

Kâinâtın hocası, varlıkların özü, insanların efendisi geliyordu! Mahşer gününün imdâda yetişicisi, peygamberlerin sultanı geliyordu!..

Allahü teâlânın Habîbi, sevgilisi, hürmetine yaratıldığımız, âlemlere rahmet olan sevgili Peygamberimiz geliyordu!...

Yarın: Dünya karanlığa gömülmüştü


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Dünya karanlığa gömülmüştü

 

Fahr-i kâinât efendimiz doğmadan önce, bütün âlem, mânevî yönden müthiş bir zulmet ve karanlık içinde idi. İnsanlar hadsiz, hudutsuz derecede azgınlaşmışlar, Allahü teâlânın gönderdiği dinler unutulmuş; ilâhî hükümler yerine, insan kafasından çıkan fikirler, düşünceler yer almıştı.

Bütün mahluklar, insanların vahşet ve zulmünden iyice bunalmıştı. Yeryüzünde bulunan bütün milletlerde Allahü teâlâya imân unutulmuş, huzûrun, saâdet ve sevincin kaynağı olan Tevhîd inancı ortadan kalkmıştı. Küfür fırtınası, kalblerden imânı söküp atmış, gönüllerde, Allahü teâlâya inanma yerine, putlara tapma fikri yerleşmişti. Musa aleyhisselamın getirdiği din unutulmuş, Tevrât bozulmuştu. İsrailoğulları birbirlerine düşmüştü.

İsa aleyhisselamın getirdiği Hıristiyanlık da büsbütün bozulmuş gerçek din ile hiçbir alâkası kalmamıştı. Teslis (trinite), yani üçlü tanrı fikri kabul edilmişti. İncil’in aslı kaybolmuş, papazlar onu istedikleri gibi değiştirmişlerdi.

Her iki kitap da, Allahü teâlânın kelâmı olmaktan çıkmıştı. Mısır’da, bozulmuş Tevrât’ın hükmü, Bizans’ta yine değiştirilmiş İncil’in hükmü, yani Hıristiyanlık vardı. İran’da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin ateşi tam bin senedir söndürülmüyordu. Çin’de Konfüçyüsizm, Hindistan’da Budizm ve Hinduizm gibi uydurma dinler hüküm sürüyordu.

Arabistan’ın insanları daha da şaşırmış ve sapıtmışlardı. Bunlar, Allahü teâlânın çok kıymet verdiği Kâbe-i muazzamaya, üç yüz altmış adet put yerleştirmişlerdi. Kâbe-i muazzama ise, Arş’ta meleklerin ziyaret ettiği “Beyt-i Ma’mûr”un aynı büyüklükte bir numûnesi idi. Kim Kâbe’ye hürmetsizlikte bulunmuşsa, cenâb-ı Hak onu, en kısa zamanda helak eylemişti.

Cürhüm kabilesi de zinâ ve fuhuşta ileri gitmişti. Bu kabilenin çok saygısız ve pek alçakça hareketlerini gören hükümdarları, onlara;

-Ey Cürhümîler! Allahü teâlânın Harem-i şerifini ve Harem’ini emniyetini gözeterek kendinize geliniz. Sizden önce gelen Hûd, Sâlih ve Şu’ayb’ın (aleyhimüsselâm) ümmetlerinden her birinin başlarına gelen halleri ve nasıl helak olduklarını biliyorsunuz. Birbirlerinize iyiliği emrediniz, kötülüklerden sakındırınız. Geçici kuvvetinize güvenerek aldanmayınız.

Mekke’de, Hak’tan yüz çevirmekten ve zulümden sakınınız. Çünkü, zulüm, insanların helâkine sebep olur. Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bir kimse bu bölgelede otursun, zulüm yapsın, Hak’tan yüz çevirsin de, Allahü teâlâ onların soylarını kesmemiş, köklerini kazımamış ve yerlerine başka bir kavmi getirmemiş olsun.

Azgınlığına devam eden ve Hak’tan yüz çeviren Mekke halkı için, burada devamlı kalmak yoktur. Sizden önce bu bölgede oturan, sizden daha uzun ömürlü, sizden daha kuvvetli, sizden daha kalabalık ve zengin olan Tasm, Cedis ve Amâlikalıların başına gelenleri biliyorsunuz. Onların, Harem-i şerifi hafife almaları, Hak’tan yüz çevirerek zulme dalmaları, bu mübârek yerden çıkarılıp atılmalarına sebeb olmuştur.

Allahü teâlânın, bazılarına küçük karıncaları musallat ederek, kimin kıtlıkla, bazılarını da kılınçla çıkardığını görmüş ve işitmişsinizdir! diyerek onlara nasihat eyledi. Fakat onlar dinlemediler. Neticede Allahü teâlâ onları da, bu azgınlıkları sebebiyle, perişan eyledi...

Artık güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Âlem, Âdem aleyhisselamdan bugüne kadar, temiz alınlardan temiz alınlara geçerek gelen nûrun sahibini karşılamak için hazırlanıyordu. İnsanlara sonsuz saâdeti gösterecek eşsiz insan geliyordu!.. Şefkat ve merhamet kaynağı, Rabbinin ahlâkı ile ahlâklanmış yüksek insan geliyordu!..

Yarın: Zulüm hat safhadaydı


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Zulüm, had safhadaydı...

 

Yeryüzünün merkezi olan mübârek Mekke’de, küfür sel gibi akıyor, Beytullah’ın içine, lât, uzzâ, menât gibi yüzlerce put doldurulmuştu. Zulüm son haddine varıyor, ahlâksızlık, iftihâr vesilesi olarak kabul ediliyordu. Arabistan, dînî, rûhî, sosyal ve siyâsî bakımlardan, koyu bir karanlık, tam bir câhiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi.

Câhiliye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde olan Arab kabileleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim vasıtası sayıyorlardı. Zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan’da, siyâsî bir nizam, sosyal bir düzen de mevcut değildi. Ayrıca içki, kumar, zinâ, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık namına ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı.

Bu korkuç telâkki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryât etmelerine hiç kulak asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terkediyorlardı.

Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hatta bunu bir kahramanlık sayıyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok olmuş; insanlar adeta canavarlaşmıştı.

Fakat bu devirde, Arablar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da edebiyatın, belâgatın ve fesâhatın kıymet kazanıp zirveye çıkmasıydı. Şâire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihâr vesîlesi sayarlardı. Güçlü bir şâir, hem kendisi, hem de kabilesi için itibar sağlardı.

Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur, şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kâbe duvarına asılırdı. Câhiliye devrindeki Kâbe duvarına asılan en meşhûr yedi şiire, Muallakât-us-Seb’a yani yedi askı denilirdi.

O zaman Arabistan’da insanlar, inanç bakımından da, bölük bölüktü. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyor. Bir kısmı ise Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanıyor; fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu.

Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, âhırete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Bütün bunlardan başka, hazret-i İbrahim’in bildirdiği din üzere olan ve Hanîfler denilen kimseler de vardı.

Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bazı kimseler, bu din üzere idiler. Hanîflerden başka bütün gruplar batıl yolda olup, büyük bir zulmet ve karanlığa gönülmüşlerdi.

Âlem mahzûn, varlıklar mahzûn, gönüller mahzûndu. Yüzler gülmeyi unutmuştu. Allahü teâlânın, diğer mahlûklardan üstün olarak yarattığı insanların, Cehennem’den kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman lazımdı.

Çünkü her Peygamberin gelişi böyle olmuştu. Her biri güneş gibi doğup karanlıkları aydınlığa, nûra çevirmişlerdi. Şimdi de cahillik, vahşet zirvedeydi. İnsanlar insanlıktan çıkmışlardı. Bu karanlıktan kurtaracak, insanlara insanlıklarını hatırlatacak Resul gelmek üzereydi... Bütün alâmetleri teker teker ortaya çıkıyordu artık...

Yarın: Hoş geldin yâ Resûlallah


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

DÜNYAYA TEŞRİFLERİ

Hoş geldin yâ Resûlallah

 

Yedi kat yer, yedi kat gök, kısaca bütün âlem büyük bir hürmet ve sevinç içinde; Seyyid-il-Mürselîn, Hâtem-ül-enbiyâ, Habîb-i Hudâ olan efendisini beklemekte artık...

Bütün mahlûkât; “Hoş geldin yâ Resûlallah!” demek için hazır... Hicretten 53 sene evvel Fil vak’asından iki ay kadar sonra, Rebî’ul-evvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Hâşimoğulları mahallesinde, Safa Tepesi yakınındaki saâdethânede hasretle beklenen, Allahü teâlânın nûru “Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem” doğdu, O’nun teşrifiyle âlem, yeniden hayat buldu. Karanlıklar, birden “Nûr” ile aydınladı. Şereflerin en yücesine mazhar olan annelerin en bahtiyârı hazret-i Âmine, hâmileliğini şöyle anlatır:

O Servere hâmile olduğum günlerde, hiç acı ve elem görmedim. Hâmile olduğumu hissetmezdim. Ancak altı aydan sonra bir gün, uyku ile uyanıklık arasında bir kimse bana;

- Senin hâmile olduğun kimdir, bilir misin? dedi.

- Bilmiyorum, cevabını verince;

- Bilmiş ol ki, Peygamberlerin sonuncusuna hâmilesin! haberini verdi.

Doğum zamanı yaklaşınca, o kimse tekrar geldi, dedi ki: “Ey Âmine! Çocuk doğunca, ismini “Muhammed” koy!”

Hazret-i Âmine vâlidemiz, doğum ânını da şöyle anlatır:

“Doğum ânı geldiğinde, heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sıvazladı. Korku ve ürpertiden eser kalmadı. O anda susamış, sanki hararetten yanıyordum. Yanımda süt gibi beyaz, bir kase şerbet gördüm. O şerbeti, içmem için bana verdiler. İçtim, baldan tatlı ve soğuk idi. Artık susuzluğum kalmamıştı.

Sonra büyük bir nûr gördüm, evim o kadar nûrlandı ki, O nûrdan başka bir şey görmüyordum. O sırada etrafımı sarıp, bana hizmet eden pek çok hanım gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Bunlar, Abdü Menâf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Bunların birden bire ortaya çıkmalarından hayret içinde idim.

Onlardan biri dedi ki: “Ben Fir’avn’ın hanımı Âsiye’yim!” Diğeri de; “Ben de Meryem binti İmrân’ım. Bunlar da Cennet hûrileridir” dedi.

Yine o esnada beyaz, uzun ve gökten yere kadar uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Onu insanların gözünden örtün” dediler. O anda bir bölük kuş peyda oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Korkudan terlemiştim, düşen ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu.

O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Bütün yeryüzünü doğudan batıya kadar gördüm. Etrafımı melekler kuşatmıştı. Muhammed (aleyhisselam) doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu, şehadet parmağını kaldırdı. Sonra gökden, O’nu bürüyen, beyaz bir bulut parçası indi.

Bir ses işittim; “O’nu mağripten maşrıka kadar her yerde gezdirin. Gezdirin ki, cümle âlem O’nu ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler. O’nun isminin Mâhî olduğunu yani Allahü teâlâ, O’nunla şirki yok ettiğini bilsinler” diyordu.

O bulut da gözden kayboldu ve Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada, yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı.

İbrikten sanki misk damlıyordu. Mübârek oğlumu leğenin içine koydular. Mübârek başını ve ayağını yıkayıp, ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürdüler, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”

Yarın: “Ümmetim!.. ümmettim!..” diyordu


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

“Ümmetim!... ümmetim!...”

 

Muhammed aleyhisselam doğduğu sırada, hazret-i Âmine vâlidemizin yanında Abdurrahmân bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtun, Osman bin Ebil-Âs’ın annesi Fâtıma Hâtun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hâtun vardı. Bunlar da gördükleri nûru ve diğer hadiseleri haber verdiler. Şifâ Hâtun şöyle anlatıyor:

“Ben, o gece Âmine’nin yanında yardımcı olarak bulunuyordum. Muhammed aleyhisselamın, doğar doğmaz duâ ve niyaz ettiğini işittim. Bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü...”

Bundan başka bir çok hadiseye şahid olan Şifâ Hâtun; “Ne zaman ki, O’na peygamberliği bildirildi, hiç tereddüd etmeden ilk imân edenlerden biri de ben oldum” demiştir.

Safiyye Hâtun da şöyle anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselam doğduğu sırada, her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dil ile; “Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah” dedi. O’nu yıkamak istediğimde; biz O’nu yıkanmış olarak gönderdik, denildi.

Göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü. Secde halinde hafif sesle bir şeyler söylüyordu. Kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım. “Ümmetî, Ümmetî! (Ümmetim, ümmetim) diyordu...”

Dedesi Abdülmuttalib, sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada, Kâbe’de Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyordu. Ona da müjde verdiler. Muhammed aleyhisselamın doğduğu günde birçok hadiseler gören Abdülmuttalib, bu müjdeye çok sevinip; “Bu oğlumun şânı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi.

Abdülmuttalib, böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için, doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek, insan ve hayvanların istifadesine sundu.

Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere; “MUHAMMED” ismini verdim, dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere ise; “Allahü teâlânın ve insanların O’nu methetmelerini, övmelerini istediğim için” cevabını verdi.

Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır:

“Rüyâmda çok büyük bir ağaç gördüm. Bir ucu semâya yükselmiş, dalları doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nûr saçılıyordu ki, güneş yanında çok hafif kalır. Bazan gözüküyor, bazan gözden kayboluyordu. İnsanlar ona yönelmişti. Her an nûru artıyordu.

Kureyş kabilesinden bazıları o ağacın dallarına tutunuyor, diğer bir kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de onu kesmek isteyenlere mâni oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye kadar öyle bir yüz görmedim. Ayrıca vücûdundan etrafa hoş kokular yayılıyordu. Ağacın bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım.”

Bu rüyasını dinleyen tabircinin yüzü değişti. Benzi sarardı;

- Ondan senin nasîbin yok! dedi.

- Kimin nasîbi var?

- O ağacın dalına tutananların... Senin soyundan bir peygamber gelecek, her tarafa mâlik olacak, insanlar O’nun dinine girecekler!

Sonra yanında bulunan oğlu Ebû Tâlib’e dönerek; “Bu herhalde O’nun amcası olacak” dedi. Ebû Tâlib bu hadiseyi Peygamber efendimize peygamberliği bildirilince anlatmış ve; “İşte o ağaç, Ebü’l-Kâsım, el-Emîn Muhammed aleyhisselamdır” demiştir.

Yarın: Doğduğu gece


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
» Cevap Veren 24646   

Doğduğu geceki olaylar

 

Resûl-i ekrem efendimiz, doğmadan önce ve doğduğu sırada; O’nun dünyayı teşrif etmesine alâmet olarak bir çok hadiseler meydana gelmiştir:

Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın dünyaya geldiği gece, bir yıldız doğdu. Bunu gören yahudi âlimleri, Muhammed aleyhisselamın doğduğunu anlamışlardı. Eshâb-ı kirâmdan Hassan bin Sâbit anlatır:

“Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudinin biri; “Ey Yahudiler!” diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler; “Ne var, bu bağırman nedendir?” diyerek yanına toplanınca, o; “Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi...” diye cevap verdi.

Resûl-i ekrem efendimizin doğduğu gece Kâbe’deki putların hepsi yüzüstü yere yıkıldı. Urvet-übn-ü Zübeyr bildirdi: “Kureyş’den bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir gün, putun yanına vardıklarında, onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada, şöyle bir ses işitildi:

“Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!” Bu hadise tam Muhammed aleyhisselamın doğduğu geceye rastlıyordu.

Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi, burcu yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı; yine kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyâları tâbir ettirdiklerinde, bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anlamışlardı.

Yine o gece, mecûsî yani ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden sönüverdi. Ateşin söndüğü tarihi kaydettiler, Kisrâ’nın sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu.

O zaman mukaddes sayılan Sâve Gölü’nün de o gece bir anda suyu çekilip kuruyuvermişti.

Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semâve Nehri vâdisi yine o gecede dolup taşarak akmaya başladı.

Muhammed aleyhisselamın doğduğu geceden itibaren, şeytan ve cinler artık Kureyş kâhinlerine hadiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi...

Daha nice olağanüstü haller...

Peygamber efendimizin doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Mevlid doğum zamanı demektir. Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli gecedir. Bazı âlimler, Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildirmişlerdir. Bu gecede sevgili Peygamberimiz doğduğu için sevinenler affolunur.

Bu gece, Peygamber efendimizin doğduğu sırada görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek,öğrenmek çok sevabdır. Sevgili Peygamberimiz kendi de anlatırdı. Eshâb-ı kirâm da bu gece bir yere toplanırlar, o günü yâd ederler, okurlar ve anlatırlardı.

Dünyanın her tarafındaki müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasideleri okunarak, Kâinâtın sultânı hatırlanılmaktadır. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bu gün de, müslümanların bayramı olup, neş’e ve sevinç günüdür.

Çünkü, O doğmuştu... Allahın sevgilisi, kainatın efendisi, âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamber... Bütün yaratılmışların ve yaratılacakların vücuda gelişinden murad olan dünyaya geldi...

Sene milâdi 571. Nisan ayının yirminci günü. Pazartesi sabaha karşı. Hicri Rebiülevvel ayının 12. günü, Mekke ufukları ağarırken...

Yarın: Süt anne Halime Hatun


KozanBilgi.Net 'Türkiyenin Bilgi Paylaşım Portalı'

Resimler Sadece üyeler içindir!

"Bende bir elma, Sende de bir elma varsa;
Ben sana bir elma verirsem, Sen de bana bir elma verirsen:
İkimizin de de birer elması olur.
Fakat, bende bir bilgi, Sende bir bilgi varsa;
Ben sana bir bilgi verirsem, Sen de bana bir bilgi verirsen:
Bende iki bilgi, Sende de iki bilgi olur!" [Konfiçyüs]

 

BİZ BATIDA ÇOCUKLARIMIZ İÇİN SAVAŞIRKEN,
BAZILARI DOĞUDA BİZİMLE SAVAŞSIN DİYE ÇOCUK YAPIYOR!..
BU ÜLKEYİ UCUZA ALMADIK BEDAVAYA DA VERMEYİZ !

 

24646
Site Sahibi


Durumu Dışarıda
Bu konuda 72 Sayfa 712 Cevap Var
» Son Konular İstatistik Forumda Ara
Merhum Ramazanoğlu için 40. gün mevlidi...
Bazı Tarımsal Yatırımlarda Sıfır Faizli Krediler Y...
Başkan Öztürk’ün Özal’ı anma mesajı...
Devlet Bahçeli’den Adana’ya teşekkür...
MİT Kanun Teklifinin Birinci Maddesi Değişti...
Üst Kategori (18)
Alt Kategori (203)
Konular (35508)
Cevaplar (4358)
Toplam Adettir

Başlık : Konu : Cevap :
» Bugün Giren Üyeler : 5 » Girl » ulku » TurkesManga » cemilates » ysnn
|#Genel Sorumlu|@Site Yöneticisi|*Bölüm Editörü|+Forum Editörü|!Sohbet Editörü|Gezici Üye|Normal Üye|Hevesli Üye|Azimli Üye|
|Çalışkan Üye|Verimli Üye|Bağımlı Üye|Abone Üye|Tiryaki Üye|Yıldız Üye|Bilgin Üye|Prof Üye|Üstad Üye|Süper Üye|Altın Üye|Ulu Üye|
» CopyrightYukarı Git
2oo6-2o14 © KozanBilgi.Net - Türkiye'nin Bilgi Paylaşım Portalı
KozanBilgi.Net © Türkeş Manga Tarafından Kurulmuştur. Sitedeki İçerik, Site Sahibinin İzni Olmadan Veya Kaynak Link Gösterilmeden Başka Sitelerde Kullanılamaz.
ÖNEMLİ NOT: Sitemizde, 5651 Sayılı Kanunun 8. Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine Göre, Tüm Üyelerimiz Yazdıkları Mesajlar ve Konulardan Kendileri Sorumludur.
Sitemizde bulunan bir içeriğin, kanunlara aykırı olduğunu veya yanıltıcı olduğunu düşünüyorsanız lütfen bize bildiriniz. İletişim Adresimiz : turkesmanga@windowslive.com