
“İNNÂ LİLLÂHİ VE İNNÂ İLEYHİ RÂCİÛN” PSİKOLOJİSİ
Enteresan bir varlıktır insanoğlu. Güneş gibi doğar ve batar. Kimi insan güneş gibi yükselir, ulaştığı yerlere hayat kaynağı olur, kimisi ise yine güneş gibi yakar, kurutur, yok eder. Kimi de bir an görünür ve kaybolur.
İnsan bu, doğduğunda yakınlarını sevindirir öldüğünde ise üzer. Ölüm, doğum gibi değildir, onun adı bile soğuktur. Tecrübe edilemeyen bir gerçektir o. Bazı insanlara göre ölüm bir yok oluş, bazılarına göre ise yeni bir hayatın başlangıcıdır. Kimileri için korkunç bir şey, kimileri için ise sevgiliyle buluşmaya benzer. Bu ve benzeri düşüncelere sahip olan kimselerin birleştikleri bir nokta vardır, o da ölen kişiyi dünya gözüyle bir daha göremeyecek olmalarıdır. Bekli de üzüntünün ana sebebi budur.
Yeryüzünde kimi insanlar ölülerini yakar, kimileri kaya mezarlara koyar, kimileri ise toprağa gömerler. Türk İslam geleneğine göre gerçekleştirilen birçok cenaze merasimine katılmışsınızdır. Hatta tekfin ve teçhiz boyunca (ölünün yıkanması, kefenlenmesi, kabre defnedilmesi) cenaze ile ilgili birçok işlemlere de şahit olmuşsunuzdur. Fakat bütün bunlar bir kişinin anne veya babasını toprağa verinceye kadar yaşadığı psikolojik süreçten çok uzaktır. Canından bir can olan anne veya babasını insan açılan bir çukurun içine koyup da üzerini acımasızca toprakla doldurur mu? Onu orada bırakıp da gider mi?
Bir de gurbette bir gecenin yarısında çalan telefon ziliyle irkilerek anne veya babasının vefatını öğrenen bir kimsenin psikolojisini düşünün! Önce insan kısa süreli bir şok yaşar. Eli ayağına dolaşır. Zihni karışır. Ne yapacağını nasıl hareket edeceğini bilemez. Sonra kendini biraz toparlayarak yakın dostlarına ve ilgili yerlere bilgi vermek ihtiyacı duyar. Gerçi böylesi bir durumda, böylesi kritik bir zamanda “dilekçe bıraksanız” “izin alsanız” gibi münasebetsizce bir karşılık da alabilir insan. Ancak o an böylesi sözleri ne duyar ne da kale alırsınız. Bir an önce cenazenin yanına gitmenin yollarını araştırırsınız. Hava yolu kara yolu ne bulabilirseniz, hatta yaya bile koşa koşa hemen yola koyulmak istersiniz.
Cenazenin bulunduğu şehre ulaştığınızda sabahın erken saati olmasından mı yoksa size mi öyle gelir, her yer sessiz ve durgun olur, sanki koca şehir yasa bürünmüş gibi hissedersiniz. Hastaneye doğru ilerlerken ayaklarınız gerisin geri gider. O arzu etmediğiniz gerçekle yüzleşmek istemezsiniz. Fakat nafile… Kurşun yemiş gibi içiniz yana yana ulaşırsınız hastaneye. Sabahın ilk saatleri hastanede henüz mesai başlamadığından nöbetçi memurlarla karşılaşırsınız. Onların da sizin gibi üzüleceğini sanırsınız, fakat yüzlerinde üzüntüden hiçbir emare göremezsiniz. Olması da mümkün değil çükü her gün kim bilir böyle kaç vakıa ile karşılaşıyorlar. Bu gibi olayların onlar için sıradan bir şey olduğunu bilirsiniz. Ama olsun, yüreğiniz yaralı olduğundan yine de onları üzüntülü görmek, kendi üzüntünüze ortak etmek istersiniz.
İlgili memura cenaze künyesini söylersiniz, memur size morgun yolunu gösterir. Bir kez daha yıkılırsınız. Morga bakan memur gelene kadar kapı önünde beklemeniz söylenir ve orada put gibi dikilirsiniz. O gerçekle yüzleşme anına çok yaklaştığınız için ne yapacağınızı, kime ne söyleyeceğinizi bilemez ve karma karışık duygular yaşarsınız. Bu arada yetkili kişi gelir ve başka bir âleme açılır gibi morgun kapısını açar. Ağır bir havayla ölümün soğukluğu ve buz hanenin atmosferi yüzünüze balyoz gibi iner. Orası ruhların özgürlüğe kavuştuğu ve bezlere sarılı cansız bedenlerin yattığı bir yer olarak karşınıza çıkar. Cansız bedenler sıra sıra çekmecelere konulmuş. Bu âlemle irtibatları kopmuş insanlar…
Yetkili çeker bir çekmece, hiç üzüntü müzüntü olmayan normal bir ses tonuyla,
-Bakın bakalım sizin cenaze mi? der.
O yüzleşme anına daha da yaklaştığınızı hisseder ve titrek ellerle bezi kaldırıp cenazenin yüzüne bakarsınız.
-Hayır efendim.
Başka bir çekmece daha çeker,
-Ya bu?
Yine ürkek bakışlar ve titrek ellerle bezi kaldırıp bakarsınız.
İşte o an. Evet, o babanız ve gerçekle yüzleşirsiniz.
Boğazınıza bir şeyler düğümlenir, kendinizi zor tutarsınız, dişlerinizi sıkarsınız, dudaklarınızı ısırırsınız, metin olmaya çalışırsınız, fakat bir an çaresiz kalır ve duygularınıza yenik düşersiniz. Süzülüverir göz pınarınızdan birkaç damla yaş. Bir dağ gibi güçlü, her zaman yaslandığınız babanızın cansız bedeniyle karşı karşıyasınız. Kime ne diyebilir, ne yapabilir siniz ki! İnsanlar sizi umursamadan işine gücüne gider. Hiçbir şey olmamış gibi günlük hayat devam eder. Sizin dünyanızın yıkıldığından kimsenin haberi yok.
Çaresizlik içinde babanızı bir tahta kutuya koyarak ambulansla evinize doğru yola çıkarsınız. Sanki o arabayı da sırtınızda taşırsınız. Baba ocağına vardığınızda çoktan eş, dost, akraba, konu komşu toplanmış cenazeyi bekliyorlar. Üzüntülü bakışlar, yaşlı gözler karşısında duygusal anlar yaşamamak için gözyaşlarınızı içinize akıtırsınız. Çünkü tekfin ve teçhiz işlerini de omuzlarınızda hissedersiniz. Dolayısıyla metanetli olmaya çalışırsınız.
İklim sıcak, mevsim de yaz olduğu için cenazenin bir an önce yıkanması kefenlenmesi ve defnedilmesi gerekir. Tabuttan alarak teneşirin üzerine babanızın cansız bedenini yatırırsınız. Konuştuğunuz, sohbet ettiğiniz, gülüştüğünüz, yeri geldiğinde şakalaştığınız o koca adam kaskatı kesilmiş, gözlerinizin içine bakınca gülen gözlerinin feri kaybolmuş. O gören gözler artık görür gibi bakmaz, duyan kulaklar işitmez. Konuşan diller susmuş, dokununca tepki veren duyular kaybolmuş. Ameliyat için açılan ve hala kanayan taze yarası size ayrı bir acı verir, fakat yüzünün tebessüm eder gibi aydınlık olması içinize müstesna bir ferahlık salıverir. Başını yüzünü sabunlarsınız, son kez saçını sakalını yıkar tertemiz yaparsınız. Yani usulüne uygun olarak tertemiz yıkar ve kurularsınız, çünkü o sizin babanız. Sonra kamis, izar ve lifafe olmak üzere kefenini nizami olarak sararasınız. Tekrar tabuta koyarak sonsuzluğa uğurlamak üzere mezarlığın girişinde bulunan musalla taşına toplanan cemaatle birlikte götürürsünüz. Yine metin olmaya çalışırsınız çünkü namazını da siz kıldıracaksınız. Vedalaşma vakti gelir, artık son görüşmeniz. Bir daha dünya gözüyle hiç göremeyeceksiniz. Toplanan cemaate sorarsınız: “Bilenler tanıyanlar ve hukuku olanlar rahmetlinin mümin ve muvahhit olduğuna şahadet eder misiniz?” tek bir ses halinde “ederiz” diye verilen cevap dalga dalga göklere yükselir. Son sorunuzu yöneltirsiniz: “Haklarınızı helal ediniz.” cemaatin koro halinde hep bir ağızdan “helal olsun” cevabı da melekût âlemine kanat açar. Sonra dua niyetiyle namazı kıldırırsınız. Ruhi için fatiha dedikten sonra kabristanın orta yerinde açılan mezara kadar kalabalık içinde yer yer tabuta siz de omuz verirsiniz.
Mezar, tabut içi kadar bir yerdir. Babanızın orada nasıl yatacağını o an düşünemezsiniz. Acıma duygularını sanki kaybedersiniz, değişik bir metanet gelir size. İnersiniz kabrin içine, orada “siper” lik gibi hazırlanan yere özenle yerleştirirsiniz babanızı. Yatacağı yerde taş, moloz, çer çöp ne varsa ayıklarsınız ve boynu incimesin dercesine başının altına toprak yığarsınız. Rahat uyusun diye orayı vicdanınız rahat edecek şekilde düzenlersiniz. Aslında o taş molozlar ona zarar vereceğinden değil, fakat siz vicdanen rahat etmek istersiniz. Sonra siperle mezar çukuru arasına büyük yassı taşlar koyarak atılan toprakların babanızın üzerine düşmesini engellersiniz. Bu da size ayrıca bir rahatlama verir. Çünkü çukura doldurulan topraklar direk babanızın üzerine inmez. Babanız kuytu yerde kalır, toprak ise açılan çukura okunan “Yasin” eşliğinde doldurulur. Sonra dualarla oradan ayrılırsınız.
Enteresan bir varlıktır insanoğlu. İnsan babasını toprağın altına koyup orada yalnız bırakarak gidebilir mi? Normal şartlarda bu manzaraya insan tahammül edemez gibi gelir, fakat yaratıcının kanunlarına teslim olan bir kimse için bu zor olmaz. Çünkü “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn/Ondan geldik ona döneceğiz.”
False