16. Bölüm – Emânet, Ebu Talib’de…

16. Bölüm – Emânet, Ebu Talib’de…

Kainatın Efendisi

Merhamet deryası Abdülmuttalib vefât edeceğine yakın, oğullarının hepsini toplayıp sordu:

– Artık dünyadan âhırete göç etme vaktim geldi. Tek düşüncem bu yetim… Keşke ömrüm uzun olaydı da bu hizmeti severek devam ettirseydim. Fakat elden ne gelir? Ömür vefâ etmeyecek. Şimdi gönlüm ve dilim bu hasret ateşiyle yanıyor. Bu inci tanesini içinizden birine emânet etmeyi isterim. Acaba hanginiz layıkı ile O’nun haklarını gözetir ve hizmetinde kusur etmez?!

Önce Ebû Leheb cevap verdi:

– Ey Arabın efendisi! Eğer bu emâneti teslim etmek için aklınızdan geçirdiğiniz biri varsa ne âlâ, yoksa bu hizmeti ben görürüm. Abdülmuttalib buna;

– Malın çoktur. Fakat sen katı kalblisin ve merhametin azdır. Yetim kalbi ise yaralı ve incedir. Hemen kırılır, dedi.

Diğer çocuklardan bazıları da aynı isteği tekrarladılar. Abdülmuttalib her birinin özelliklerini söyleyerek kabul etmedi. Sıra Ebû Tâlib’e geldi:

Ben, hepsinden çok bunu istiyorum. Fakat, büyüklerim dururken, öne geçmek uygun olmazdı. Malım azdır, ama, benim sadakatim kardeşlerimden ziyadedir, dedi. Abdülmuttalib de;

– Doğru söylersin. Bu hizmete layık olan sensin. Lâkin, ben her işte O’na danışır ve isteği üzere hareket ederim. Her seferinde de doğru neticeye varırım. Bu hususta kendisiyle meşveret edeyim. Hanginizi tercih ederse o, benim de kabûlümdür, dedi.

Sonra sevgili Peygamberimize dönerek;

– Ey gözlerimin nûru! Senin hasretinle âhırete yöneldim. Bu amcalarından hangisini tercih ediyorsun? diye sordu.

Peygamber efendimiz o an kalkıp, Ebû Tâlib’in boynuna sarıldı ve dizine oturdu. Abdülmuttalib, o zaman çok ferahladı ve; “Allahü teâlâya hamdolsun. Benim istediğim de bu idi” dedi ve Ebû Tâlib’e dönerek;

– Ey Ebu Tâlib! Bu inci danesi, ana-baba şefkati görmemiştir. Ona göre bakıp üzerine titreyesin. Seni diğer çocuklarımdan daha üstün görürüm. Büyük ve pek kıymetli emâneti sana havale ettim. Çünkü sen, O’nun babasıyla aynı anadansınız. O’nu kendi nefsin gibi koruyasın. Bu vasiyetimi kabul ettin mi? diye sordu. O da;

Kabul ettim, dedi.

Abdülmuttalib sevgili Peygamberimizi kucakladı, mübârek başını, yüzünü öptü ve kokladı. Sonra;

– Hepiniz şahid olun ki, ben bundan daha güzel bir koku koklamadım ve bundan daha güzel bir yüz görmedim, dedi.

O zaman Ebû Tâlib de, babası Abdülmuttalib gibi, Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zât idi. O da, Peygamber efendimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi.

O’nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın, çok mübâreksin!” derdi.

O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun başlamasını isterdi. Sabahları uyandığında yüzünün ay gibi parladığını, saçlarının tarandığını görürlerdi.

Ebû Tâlib’in fazla malı yoktu. Ailesi de kalabalıktı. Resûl-i ekrem efendimizi himayesine aldıktan sonra, bolluğa ve berekete kavuştu.

Yarın: Bahîra’nın beklediği misafir

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın