4. Bölüm – “Nûr” un anneye geçmesi

4. Bölüm – “Nûr” un anneye geçmesi

Kainatın Efendisi

Peygamber efendimizin Babası Abdullah’ın evlendiği sene, Mekke’de şiddetli bir kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı. Ağaçlar kurumuş, mahsûlden eser görünmez olmuştu. İnsanlar dayanılmaz bir sıkıntı içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi.

Sevgili Peygamberimizin mübârek nûru, hazret-i Abdullah’dan hazret-i Âmine’ye geçtikten sonra yağmurlar başladı o kadar yağmur yağdı, o kadar mahsûl oldu ki, o seneye bolluk senesi diye isim verdiler.

Âmine vâlidemiz hâmile iken, kocası Abdullah ticaret için Şam’a gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medine’ye gelince dayıları Neccâroğullarının yanında on sekiz veya yirmi beş yaşında iken vefât etti. Bu haber Mekke’de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.

Peygamber efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefât edince melekler;

– Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı, dediler. Allahü teâlâ;

– O’nun koruyucusu ve yardımcısı benim, buyurdu.

Fil vak’ası

Resûl-i ekrem efendimizin doğmasına iki ay kadar zaman vardı. Bu sırada Fil vak’ası meydana geldi. İnsanlar her taraftan akın akın gelip, Kâbe’yi ziyaret ederlerdi. Buna engel olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımı ile Sana’da büyük bir kilise yaptırdı.

İnsanların Kabe’yi değil bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyaret ettiklerinden, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hakaret gözüyle baktılar. Hatta içlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hadiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi.

Bu maksatla büyük bir ordu hazırlayıp, Mekke üzerine yürüdü. Mekke’ye yaklaşınca, Kureyş’in mallarını yağma etmeye başladılar, Abdülmuttalib’e ait iki yüz deveye de el koymuşlardı. Abdülmuttalib, gidip develerini istedi. Ebrehe;

– Ben sizin mukaddes Kâbe’nizi yıkmaya geldim. Sen onu korumak istemiyorsun da develerini mi istiyorsun?

– Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin elbette sahibi vardır. Onu, O korur.

Ebrehe:

– Bana karşı onu koruyacak yoktur! diyerek Abdülmuttalib’e develerini verip, sonra da Kâbe’ye doğru ordusuna hareket emrini verdi.

Ebrehe’nin ordusunda, önde yürütülen ve böylece zafere kavuşulacağına inanılan “Mahmûd” adında bir fil vardı. Ebrehe, Kâbe’ye yönelince, bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Halbuki Yemen’e çevrilince; koşarak gidiyordu.

Böylece, Mekke’ye yaklaşıp hücûma gücü yetmeyen Ebrehe’nin ordusu üzerine, Allahü tealâ, Ebâbîl yani Dağ Kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Bu kuşların her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı.

Bunları Ebhere’nin ordusu üzerine bıraktılar. Taşlar, askerleri, başlarından itibaren dikine delip geçiyordu. Taşa hedef olan her asker, derhal ölüyordu.

Âyet-i kerimede de bildirildiği gibi, ordu, yenilmiş ekin yaprağı gibi oldu. Bu durumu gören Ebrehe, telaşlanarak kaçmak istedi. Fakat kaçamadı. Taşlara asıl hedef o idi. Ona da isabet etmişti. Kaçtıkça, etleri parça parça dökülerek öldü. Bu vak’a, Kur’ân-ı kerimde Fil sûresinde şöyle geçmektedir:

“O kuşların her biri, onların üzerine, çamurdan yapılmış ve ateşte pişirilmiş taş atarlardı. Nihayet Allahü teâlâ onları, güve yemiş ekin yaprağı gibi, yok ediverdi.”

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın