52. Bölüm – Ebu Zer-i Gıfari

52. Bölüm – Ebu Zer-i Gıfari

Kainatın Efendisi

İnsanlar, birer-ikişer hidayete kavuşuyordu… İslamın nuru Mekke dışında da yayılarak âlemi aydınlatmaya başlamıştı artık… İslamın doğuş ve yayılışı haberi dalga dalga yayılıyordu her tarafa… Nihayet bu haber, Beni Gıfar kabilesine de ulaştı.

Ebu Zerr-il-Gıfari bu haberi işitir işitmez kardeşi Üneys’i Mekke’ye gönderip, durumu araştırmasını istedi. Üneys, dönüşte;

– Vallahi hep hayrı, iyiliği emreden ve kötülüklerden sakındıran pek yüce bir zat gördüm, dedi.

Ebu Zerr-il-Gıfari sordu:

– Peki, insanlar O’nun hakkında ne diyorlar?

– Şair, kahin, sihirbaz diyorlar. Fakat O’nun sözleri kahinlerin, sihirbazların sözlerine benzemiyor. Ayrıca söylediklerini, şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım.Onlara da benzemiyor. Benzeri olmayan bu sözler hiç kimsenin sözüyle de ölçülemez. Vallahi, o zat hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. O’na inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler!.

Ebu Zerr-il-Gıfari bu haber üzerine Mekke’ye gitmeye ve Peygamber efendimizi görüp müslüman olmaya karar verdi. Mekke’ye varınca, halini kimseye anlatmadı.

Ebu Zer, Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garib ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye birşey sormadı. Kâbe’nin yanında Resulullah’ı görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işaret arıyordu.

Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hazret-i Ali, Ebu Zer’i gördü. Garib olduğunu anlayarak evine götürdü. Halini sormayınca Ebu Zer de sırrını açmadı. Sabah olunca tekrar Kâbe’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı halde isteğine ulaşamamıştı. Önceki yere gidip oturdu.

Hazret-i Ali, o gece yine oradan geçiyordu. “Bu biçare hâlâ evini öğrenememiş” diyerek tekrar götürdü. Sabahleyin yine Beytullah’a gitti ve oturduğu köşeye çekildi. Hazret-i Ali tekrar evine davet etti. Bu defa nereden ve niçin geldiğini sordu. Ebu Zer cevap verdi:

– Burada bir peygamberin çıktığını işittim. O’nunla görüşmek ve O’na kavuşmak için geldim.

– Şimdi ben o zatın yanına gidiyorum. Beni takib et, benim girdiğim eve sen de gir. Eğer yolda sana bir kimsenin zarar vereceğini anlarsam, ayakkabımı düzeltiyorum gibi davranırım. O zaman beklemeden beni geçip yürürsün!

Ebu Zerr-il-Gıfari, hazret-i Ali’yi takib etti. Sonunda Peygamberimizin mübarek yüzünü görmekle şereflendi. Ve; “Esselamü aleyküm” diyerek selam verdi.

Bu selam İslam’da verilen ilk selam ve Ebu Zerr-il-Gıfari de ilk selamlayan kimse oldu. Peygamber efendimiz selamına cevap verdikten sonra sordu:

– Sen kimsin?

– Ben Gıfar kabilesindenim

– Ne zamandan beri buradasın?

– Üç gün üç geceden beri buradayım.

– Seni kim doyurdu?

– Zemzemden başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe, hiç bir açlık ve susuzluk duymadım.

– Zemzem mübarektir. Aç olanı doyurur.

Bundan sonra Ebu Zerr-il-Gıfari, Peygamber efendimize; “Bana İslam’ı bildir” dedi. Peygamberimiz, ona Kelime-i şehadeti okudu, o da söyleyerek, İslamiyet ile şereflenip, ilk müslümanlar arasına katıldı.

Yarın: “Bu akılsızlık değil midir?”

“Bu, akılsızlık değil mi?”

31 Ocak 1999

Ebu Zer-i Gıfari hazretleri, Müslüman olduktan sonra, iman aşkıyla haykırıp herkese İslamiyeti duyurmak istiyordu… Bu sebeple Peygamber efendimize;

– Ya Resulallah! Seni hak peygamber olarak gönderen Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, ben bunu müşriklerin arasında açıkça söyleyeceğim, dedi.

Efendimiz “Peki” demedi. Fakat Ebu Zer, içinde yanan iman ateşi ile yerinde duramıyordu. Kâbe yanına gidip, yüksek sesle haykırdı:

– Ey Kureyş topluluğu! “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu-Ben şehadet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam O’nun kulu ve resulüdür!..

Bunu işiten müşrikler, hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçalarıyla vurarak kan içinde bıraktılar. Bu hali gören hazret-i Abbas;

Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O, sizin ticaret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabiledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz? dedi.

Ebu Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı. Ebu Zer, Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği sevinçle yerinde duramıyordu. Ertesi gün yine Kâbe’nin yanında Kelime-i şehadeti yüksek sesle, bağıra bağıra söyledi. Müşrikler bu defa da dövdüler. Yere yıkıldı. Yine hazret-i Abbas yetişip, ellerinden kurtardı.

Ebu Zer-i Gıfari hazretlerine, Peygamber efendimiz kendi memleketine dönmesini ve orada İslamiyet’i yaymasını emir buyurdu.

Bu emir üzerine kendi kabilesi arasına dönüp, onlara Allahü teâlânın birliğini, Muhammed aleyhisselamın O’nun resulü olduğunu anlattı. Bildiklerinin gerçek ve doğru olduğunu, taptıkları putların batıl, boş ve manasızlığını söyledi. Kendisini dinleyen kalabalıktan, bir kısmı itiraz etmeye başladı.

Bu sırada, kabilenin reisi Haffaf, bağıranları susturdu:

– Durun, dinleyelim bakalım, ne anlatacak, dedi.

Bunun üzerine, Ebu Zer hazretleri şöyle devam etti:

– Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Ruhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir köpeğin yaklaşıp sütü içtiğini ve putun üzerine pislediğini gördüm. Putun buna mani olacak güce sahip olmadığını yakinen anladım. Köpeğin bile hakaret ettiği puta tapmak nasıl hoşunuza gider? Bu akılsızlık değil midir? İşte sizin taptığınız budur!…

Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri sordu:

– Peki senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor? O’nun doğru söylediğini nasıl anladın?

O, Allahü teâlânın bir olduğunu, O’ndan başka ilah bulunmadığını, O’nun her şeyi yaratan ve her şeyin maliki, sahibi olduğunu bildiriyor… İnsanları O’na iman etmeye çağırıyor… İyiliğe, güzel ahlaka ve yardımlaşmaya davet ediyor. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı bildiriyor.

Bu konuşmadan sonra, Onu dinleyenler arasında başta kabile reisi Haffaf ve kendi kardeşi Üneys olmak üzere pek çok kimse müslüman oldu.

Açıkça müşriklere meydan okuyarak hareket edenlerden biri de İbni Mesud’dur. Bir gün, Kâbede, ayakta Besmele-i şerifi çekti ve Rahman suresini okumaya başladı.

Müşrikler, üzerine yürüdüler. Yumruk, tekme ve tokatlarla yüzünü, gözünü morartarak belirsiz hale getirdiler… Fakat Abdullah ibni Mes’ud hiç üzgün değildi. Müşriklerin çaresiz hali onu sevindirmişti. Arkadaşlarına,

– Allahü teâlânın düşmanlarını ben bu günkü kadar zayıf görmedim, dedi.

Yarın: Kulaklarına pamuk tıkadı

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın