7. Bölüm – Zulüm, had safhadaydı…

7. Bölüm – Zulüm, had safhadaydı…

Kainatın Efendisi

Yeryüzünün merkezi olan mübârek Mekke’de, küfür sel gibi akıyor, Beytullah’ın içine, lât, uzzâ, menât gibi yüzlerce put doldurulmuştu. Zulüm son haddine varıyor, ahlâksızlık, iftihâr vesilesi olarak kabul ediliyordu. Arabistan, dînî, rûhî, sosyal ve siyâsî bakımlardan, koyu bir karanlık, tam bir câhiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi.

Câhiliye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde olan Arab kabileleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim vasıtası sayıyorlardı. Zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan’da, siyâsî bir nizam, sosyal bir düzen de mevcut değildi. Ayrıca içki, kumar, zinâ, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık namına ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı.

Bu korkuç telâkki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp;“Babacığım! Babacığım” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryât etmelerine hiç kulak asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terkediyorlardı.

Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hatta bunu bir kahramanlık sayıyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok olmuş; insanlar adeta canavarlaşmıştı.

Fakat bu devirde, Arablar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da edebiyatın, belâgatın ve fesâhatın kıymet kazanıp zirveye çıkmasıydı. Şâire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihâr vesîlesi sayarlardı. Güçlü bir şâir, hem kendisi, hem de kabilesi için itibar sağlardı.

Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur, şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kâbe duvarına asılırdı. Câhiliye devrindeki Kâbe duvarına asılan en meşhûr yedi şiire, Muallakât-us-Seb’ayani yedi askı denilirdi.

O zaman Arabistan’da insanlar, inanç bakımından da, bölük bölüktü. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyor. Bir kısmı ise Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanıyor; fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu.

Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, âhırete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Bütün bunlardan başka, hazret-i İbrahim’in bildirdiği din üzere olan ve Hanîfler denilen kimseler de vardı.

Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bazı kimseler, bu din üzere idiler. Hanîflerden başka bütün gruplar batıl yolda olup, büyük bir zulmet ve karanlığa gönülmüşlerdi.

Âlem mahzûn, varlıklar mahzûn, gönüller mahzûndu. Yüzler gülmeyi unutmuştu. Allahü teâlânın, diğer mahlûklardan üstün olarak yarattığı insanların, Cehennem’den kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman lazımdı.

Çünkü her Peygamberin gelişi böyle olmuştu. Her biri güneş gibi doğup karanlıkları aydınlığa, nûra çevirmişlerdi. Şimdi de cahillik, vahşet zirvedeydi. İnsanlar insanlıktan çıkmışlardı. Bu karanlıktan kurtaracak, insanlara insanlıklarını hatırlatacak Resul gelmek üzereydi… Bütün alâmetleri teker teker ortaya çıkıyordu artık…

Yarın: Hoş geldin yâ Resûlallah

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın