8. Bölüm – Dünyaya Teşrifleri (Hoş geldin yâ Resûlallah)

8. Bölüm – Dünyaya Teşrifleri (Hoş geldin yâ Resûlallah)

Kainatın Efendisi

DÜNYAYA TEŞRİFLERİ

Hoş geldin yâ Resûlallah

Yedi kat yer, yedi kat gök, kısaca bütün âlem büyük bir hürmet ve sevinç içinde; Seyyid-il-Mürselîn, Hâtem-ül-enbiyâ, Habîb-i Hudâ olan efendisini beklemekte artık…

Bütün mahlûkât; “Hoş geldin yâ Resûlallah!” demek için hazır… Hicretten 53 sene evvel Fil vak’asından iki ay kadar sonra, Rebî’ul-evvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Hâşimoğulları mahallesinde, Safa Tepesi yakınındaki saâdethânede hasretle beklenen, Allahü teâlânın nûru “Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem” doğdu, O’nun teşrifiyle âlem, yeniden hayat buldu. Karanlıklar, birden “Nûr” ile aydınladı. Şereflerin en yücesine mazhar olan annelerin en bahtiyârı hazret-i Âmine, hâmileliğini şöyle anlatır:

O Servere hâmile olduğum günlerde, hiç acı ve elem görmedim. Hâmile olduğumu hissetmezdim. Ancak altı aydan sonra bir gün, uyku ile uyanıklık arasında bir kimse bana;

– Senin hâmile olduğun kimdir, bilir misin? dedi.

– Bilmiyorum, cevabını verince;

– Bilmiş ol ki, Peygamberlerin sonuncusuna hâmilesin! haberini verdi.

Doğum zamanı yaklaşınca, o kimse tekrar geldi, dedi ki: “Ey Âmine! Çocuk doğunca, ismini “Muhammed” koy!”

Hazret-i Âmine vâlidemiz, doğum ânını da şöyle anlatır:

“Doğum ânı geldiğinde, heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sıvazladı. Korku ve ürpertiden eser kalmadı. O anda susamış, sanki hararetten yanıyordum. Yanımda süt gibi beyaz, bir kase şerbet gördüm. O şerbeti, içmem için bana verdiler. İçtim, baldan tatlı ve soğuk idi. Artık susuzluğum kalmamıştı.

Sonra büyük bir nûr gördüm, evim o kadar nûrlandı ki, O nûrdan başka bir şey görmüyordum. O sırada etrafımı sarıp, bana hizmet eden pek çok hanım gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Bunlar, Abdü Menâf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Bunların birden bire ortaya çıkmalarından hayret içinde idim.

Onlardan biri dedi ki: “Ben Fir’avn’ın hanımı Âsiye’yim!” Diğeri de; “Ben de Meryem binti İmrân’ım. Bunlar da Cennet hûrileridir” dedi.

Yine o esnada beyaz, uzun ve gökten yere kadar uzanmış ipek bir kumaş gördüm. “Onu insanların gözünden örtün” dediler. O anda bir bölük kuş peyda oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Korkudan terlemiştim, düşen ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu.

O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Bütün yeryüzünü doğudan batıya kadar gördüm. Etrafımı melekler kuşatmıştı. Muhammed (aleyhisselam) doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu, şehadet parmağını kaldırdı. Sonra gökden, O’nu bürüyen, beyaz bir bulut parçası indi.

Bir ses işittim; “O’nu mağripten maşrıka kadar her yerde gezdirin. Gezdirin ki, cümle âlem O’nu ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler. O’nun isminin Mâhî olduğunu yani Allahü teâlâ, O’nunla şirki yok ettiğini bilsinler” diyordu.

O bulut da gözden kayboldu ve Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada, yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı.

İbrikten sanki misk damlıyordu. Mübârek oğlumu leğenin içine koydular. Mübârek başını ve ayağını yıkayıp, ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürdüler, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”

Yarın: “Ümmetim!.. ümmettim!..” diyordu

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın