Kozan'ımızın düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yılı kutlu olsun!

Abdullah Bin Mes’ûd

Abdullah Bin Mes’ûd

Kur’ân-ı kerîmi açıktan okuyan ilk sahâbî.

Abdullah bin Mes’ûd hazretleri, Eshâb-ı kirâmın meşhûrlarından

olup, ilk îmâna gelenlerdendir.

Gençliğinde fakîr idi. Bundan dolayı çobanlık yapıyordu. Bir gün

koyun güderken Peygamber efendimiz ve Hazret-i Ebû Bekir ile

karşılaştı. Resûlullah efendimiz:

– Ey genç! İçmemiz için sütün var mı? diye sordu. O da:

– Yok efendim, deyince, Peygamber efendimiz, hiç

yavrulamamış bir koyunun memesini elleri ile sıvazlayıp, dua etti.

Koyunun memesi derhal süt ile doldu. Hazret-i Ebû Bekir, büyük bir

kap getirip doldurdu. Bu sütten içtiler. Peygamber efendimiz sonra:

“Çekil, büzül” buyurdu. Koyunun memeleri eski hâline geldi.

Nasıl sağdınız?

Abdullah bin Mes’ûd, olanları hayretler içinde seyretti.

Dayanamayıp sordu:

– Bu nasıl oldu? Hiç sütü olmayan koyundan bu kadar sütü nasıl

sağdınız? Söylediğiniz duayı lütfen bana da öğretin.

Peygamber efendimiz, başını sıvazlayıp:

– Allahü teâlâ sana rahmet etsin! Sen Hakkı öğrenebilecek

bir çocuksun, buyurdu.

Bu mu’cizeyi gören ve konuşmaları işiten genç:

– Siz sıradan bir kimse değilsiniz. Senin, Cenâb-ı Hakkın

Peygamberi olduğuna inandım, deyip Kelime-i şehâdet getirdi ve

Müslüman oldu.

Kimse yok mu?

Abdullah bin Mes’ûd hazretleri Mekke’de ilk defa açıktan Kur’ânı

kerîm okuyan sahâbîdir.

Bir gün Eshâb-ı kirâm, bir yerde oturup sohbet ediyorlardı.

İ__________çlerinden birisi:

– Resûlullahtan başka, hiç kimse çıkıp da Kur’ân-ı kerîmi

müşriklere karşı açıktan okuyamadı. Bunu yapacak kimse yok mu?

dedi. İbni Mes’ûd hazretleri hemen atılıp:

– Ben okurum, dedi.

– Biz, sana bir zarar vermelerini istemeyiz. Müşriklerin,

kabîlesinden korkacakları bir kimse okusun.

– Bırakın gideyim! Siz dua edin! Allahü teâlâ beni korur!

Ertesi gün, Makâm-ı İbrahim’e gitti. Müşrikler orada toplanmış

hâldeydiler. İbni Mes’ûd hazretleri Besmele-i şerîfe çekip,

“Errahmânu allemel Kur’âne…” diyerek Rahmân sûresini

okumaya başladı.

Müşrikler hep birlikte üzerine yürüdüler. Tekme tokat vurmaya

başladılar. Yüzü gözü her tarafı yara bere içersinde kaldı. Fakat o,

sanki hiç bir şey yapılmıyormuş gibi sâkin sâkin Kur’ân-ı kerîmi

okumaya devam etti. Okuması bittikten sonra Eshâb-ı kirâmın

yanına vardığında dediler ki:

– Korktuğumuz başımıza geldi. Bir daha gidip onların yanında

okuma!

– Hayır yine gidip okuyacağım. Müşrikleri ilk defa böyle

perişan hâlde gördüm. Onların âcizliği beni çok sevindiriyor.

Bana yapılan işkencelerden acı duymuyorum.

O, ertesi günü yine gidip, tekrar okudu. Yine tartakladılar. Hattâ

kızgın çöllere yatırıp işkence ettiler. O yine aldırmadan okumalarına

devam etti. Sonunda müşrikler çâresiz kaldılar.

Mekkeli müşrikler diğer Müslümanlara yaptıkları gibi, Abdullah

ibni Mes’ûd’a da çok eziyet ve işkence yaptılar. İşkenceler

dayanılmayacak hâle gelince izin ile iki defa Habeşistan’a hicret etti.

Resûlullah efendimizin hicret etmesinden sonra, Habeşistan’dan

Medîne’ye hicret etti. Burada önce Muâz bin Cebel’in evinde misâfir

kaldı. Sonra Mescid-i Nebî’nin yanında bir ev yaptırarak taşındı.

İbni Mes’ûd hazretleri, cüssesinden umulmayan kahramanlıklar

göstermiştir. Savaşlarda, Resûlullahın yanından ayrılmayıp, canfedâ

bir şekilde savaşırdı. Bedir savaşında, küfrü ve îmânsızlığı meşhûr

Ebû Cehil’in başını o kesmiştir.

Savaşta, Eshâb-ı kirâmdan Afra hatûnun çocukları Muâz ve

Muavviz, kılıç darbeleri ile Ebû Cehil’i kımıldayamıyacak şekilde

yaralayıp, yıktılar. Öldüğünü zannedip oradan ayrıldılar. Peygamber

efendimiz Ebû Cehil’i merak edip:

– Acaba Ebû Cehil ne yaptı, ne oldu? Kim bakar? buyurarak,

araştırılmasını emretti. Aradılar bulamadılar. Gelip durumu bildirince

Peygamber efendimiz:

Allahü teâlâ zelil etti

– Aramaya devam ediniz! Eğer onu tanıyamazsanız,

dizindeki yara izine bakınız. Birgün ben ve o, Abdullah bin

Cûdan’ın ziyâfetine gittik. İkimiz de gençtik. Ben ondan biraz

büyükçe idim. Orada onu itince düştü, dizlerinden birisi

yaralandı. Bu iz onun dizinden kaybolmadı, buyurarak Eshâbına

kolay tanımaları için işâret verdi.

Bunun üzerine, İbni Mes’ûd hazretleri yerinden fırlayıp aramaya

gitti. Epey bir aramadan sonra, ölüler arasında ta’rife uygun yaralı

birisini gördü. Yanına yaklaşıp sordu:

– Sen Ebû Cehil misin?

– Evet, Ebû Cehil’im.

– Ey Resûlullah düşmanı! Nihâyet Allahü teâlâ seni hakîr ve

zelîl etti?

Aldığı yaralardan, acılar içinde kıvranan İslâm düşmanı Ebû

Cehil, hâlâ inadına, düşmanlığına devam ediyordu. En ufak bir

pişmanlık eseri yoktu. Ebedî olarak, Cehennemde kalmak üzere

dünyadan ayrılmakta iken bile mel’ûn hâlâ ağzından kin kusuyordu:

– Ne diye beni zelîl ve hakîr edecek ey koyun çobanı! Hakîr olan

sizler olacaksınız! Sen bana zaferden bahset! Kim kazandı kim

kaybetti?

– Zafer Allah ve Resûlünün tarafındadır, ey mel’ûn. Artık sonun

geldi. Zehir kusan başını, şu iğrenç vücûdundan ayıracağım.

– Doğrusu beni, senin gibi birisinin öldürmesi bana çok ağır

gelecek.

– İşte Allah ve Resûlüne karşı gelen, onlara düşmanlık

besliyenin sonu böyle zelîl olmaktır. Sen ve senin gibi olanların

sonları böyle olacak. Burada zelîl olduğunuz gibi, âhırette daha zelîl

olacaksınız! Ebedî olarak, Cehennem ateşi ile yanacaksınız.

Cehennemde, şimdiki bu hâlinizi çok arayacaksınız. Fakat

bulamıyacaksınız.

İbni Mes’ûd hazretleri, başını kesmek için Ebû Cehil’in miğferini

çıkartırken:

– Ne olur hiç olmazsa, boynumu gövdeme yakın kes ki, başım

heybetli görünsün, diyerek küfrünün, gurur ve kibrinin ne dereceye

çıkmış olduğunu gösterdi.

Ümmetin fir’avnı

İbni Mes’ûd, Ebû Cehil’in başını kılıcıyla kopardı. Kılıcını,

miğferini aldı. Başına bir ip bağlayıp, sürükliyerek Resûlullahın

huzûruna götürdü. Sevinç içinde:

– Yâ Resûlallah! Bu, Allahü teâlânın düşmanı Ebû Cehil’in

başıdır, dedi. Peygamber efendimiz de:

– O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, buyurdu.

Sonra İbni Mes’ûd hazretleri ile beraber, Ebû Cehil’in cesedinin

yanına gitti. Ona hitap ile:

– Allahü teâlâya hamd olsun ki seni zelîl ve hakîr kıldı. Ey

Allahın düşmanı! Sen bu ümmetin fir’avnı idin! buyurdu.

Hazret-i Abdullah bin Mes’ûd, Uhud’da, Hendek’te, Biat-ı

Rıdvan’da, Mekke’nin fethinde ve Tebük seferlerinde bulundu.

Peygamber efendimizin vefatından sonra da Yermük harbine katıldı.

Kûfe kadılığına tayin olundu. Orada hazine muhafızlığı da yaptı.

Hazret-i Ömer, Kûfe halkına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

– Ey Müslümanlar! Size iki arkadaşımı yolluyorum. Ammâr vâlî,

Abdullah kâdı olacaktır. Onları dinleyiniz ve söylediklerini yapınız.

Çünkü ikisi de Resûlullahın Eshâbından olup, Bedir

kahramanlarındandır. İbni Mes’ûd’u yanımda alıkoymayarak sizi

kendime tercih ettim. Kendisi aynı zamanda beytülmâl hesaplarına

da bakacaktır.

Günâhtan şikâyet

Hazret-i Osman’ın son zamanlarında Medine’ye döndü. 60

yaşının üzerinde iken hastalandı. Halife Hazret-i Osman, ziyâretine

geldi. Dedi ki:

– Bir isteğin mi var?

– Allahü teâlânın rahmetini isterim.

– Bir tabib getirelim mi?

– Hâcet yok! Beni hasta eden tabibdir.

Bu hastalıktan vefat etti. Cenâze namazını Hazret-i Osman

kıldırdı. Vasiyeti üzerine Cennet-ül-Bakî Kabristanına defnedilmiştir.

Abdullah bin Mes’ud, Resûlullahın huzurunda, meclislerinde sık

sık bulunurdu. O derece ki, Resûl-i ekremin Ehl-i beytinden olduğu

sanılırdı. Resûlullahın eşyalarını taşırdı. Onlara hürmetinden çok

güzel giyinirdi.

Peygamber efendimiz, Abdullah bin Mes’ûd’u Kur’ân-ı kerîm

öğretenlerin başında sayardı ve, “Kur’ân-ı kerîmi, İbni Mes’ûd,

Salim, Übey bin Ka’b ve Muaz bin Cebel’den öğrenin!”

buyururdu. 70 sûreyi Resûlullahın mübârek ağızlarından işiterek

ezberlemiştir. Âsım, Hamza, Kisaî, Halef, A’meş gibi meşhur kırâat

imâmlarının silsilesi, İbni Mes’ûd’da son bulmaktadır.

Resûl-i ekrem Kur’ân-ı kerîmi ondan dinlemeyi çok severdi.

Peygamber efendimiz bir gün ona buyurdu ki:

– Nisa suresini oku, dinleyelim.

– Kur’ân-ı kerîm size indi. Biz O’nu sizden okuduk ve sizden

öğrendik. Resûl-i ekrem bunun üzerine buyurdu ki:

– Evet öyledir. Fakat ben Kur’ân-ı kerîmi başkasından

dinlemeyi severim.

İbni Mes’ûd okumaya başladı. Meâlen; (Halleri ne olacak? Her

ümmetten bir şahit getireceğimiz zaman…) Nisa: 41] âyet-i

kerimesine gelince, Resûlullahın mübârek gözlerinden yaşlar

boşandı.

İbni Mes’ûd gibi

İbni Mes’ûd hazretleri, Kur’ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Hazreti

Ömer anlatır:

Bir gün Resûlullah efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir ile

Müslümanların durumunu konuşuyordu. Ben de yanlarındaydım.

Sonra beraber dışarı çıktık. Baktık, tanımadığımız birisi mescidde

Kur’ân-ı kerîm okuyor. Resûlullah efendimiz dinlemeye başladı.

Daha sonra da bize dönüp buyurdu ki:

– Kim Kur’ân-ı kerîmi indiği andaki tazeliği ile okumaktan

hoşlanıyorsa, İbni Mes’ûd gibi okusun!

İbni Mes’ûd hazretlerinin vücûdu zayıf yapılı idi. Peygamber

efendimiz birgün Eshâbına buyurdu ki:

– Siz İbni Mes’ûd’un vücutça zayıf olduğuna bakmayın.

Mîzânda hepinizden ağırdır.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN