Atatürkçü Düşüncede Ulusal Eğitim “Dinsel Ve Geleneksel Eğitimden Laik Ve Çağdaş

Atatürkçü Düşüncede Ulusal Eğitim “Dinsel Ve Geleneksel Eğitimden Laik Ve Çağdaş

KİTABIN ÖZETİ :

Gelişmiş toplumlarda bilgi edinme ve bilgiye ulaşmanın iki temel yolu, akıl ve bilimdir. Temeli, inanç ve duygulara değil akla, deney ve gözlem yoluyla üretilen bilimsel bilgilere dayanır. Eleştiri ve özeleştiriye açıktır. Bu nedenle, değişimin gerektirdiği uyuma ve kendini yenilemeye yatkın bir yapıdadır. Modern eğitimin bu yapısı, onun “laik eğitim olma” niteliğini sağlar.

Yapılması gereken şey, Türkiye’de din ile ilgili her türlü düzenleme ve faaliyetlerin kamusal alan dışına çıkartılması, başta anayasa olmak üzere bütün yasal düzenlemelerin bu doğrultuda yapılmasıdır. Çünkü inancın devletten bağımsızlaşması ve özgürleşmesinin başka yolu yoktur. “Temel insan hak ve özgürlüklerine ve devletin temel yasalarına aykırı olmamak koşulu ile her inanç kümesi, kendi din öğretimini kendi örgütleri ve katkısı ile kolaylıkla ve özgürce yaptırabilir. İşte o zaman, Türkiye daha laik ve demokratik bir ülke olur.

Şüphesiz ki dinin, toplumda “yükselen değer” haline dönüşümündeki tek etken geleneksel toplum yapısı değildir. Ancak geniş halk kitlelerinin, giderek siyasal bir hüviyet kazanan din olgusuna destek vermesi, “İslam Devleti” ülküsünü benimsemiş “din eliti” için, amaca giden yoldaki en büyük gücü oluşturmaktadır. Din elitinin amacı, siyasal bir mücadele ile İslami bir devlet sistemi olarak hayata geçirmek ve sosyo-ekonomik yapıyı dine göre yeniden yapılandırmaktır. İslamın siyasal bir din oluşu ve toplumun gelenekçi alt yapısı sebebiyle laikliğin tam olarak benimsetilememesinin yanı sıra, bazı İslam ülkelerinin tek laik Müslüman ülke olan Türkiye’de laik Cumhuriyetin çökertilmesi yolundaki gizli müdahaleleri ve devrim ihracı modelleri de dinin siyaset yolu ile egemen olması çabalarına hız katmaktadır. Böylece din, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecini yaşamakta olan ülkemizde, yeniden canlandırılarak sosyal yaşama damgasını vurmaya hazırlanmaktadır. Dinin bu hızlı yükselişinde, halkın dindar yapısını kullanarak oy toplamayı amaçlayan siyasetçilerin de büyük payı olduğu inkar edilemez. Dinin sosyal hayatın gündeminde ilk sıralara yükselmesinde de halkın dini duygularını siyasi istismar konusu yapan oy avcılarının rolü büyük olmuştur. Bu istismar, sonunda oy avcılarına bindikleri dalı kestirmiş ise de, din, Türkiye’de siyasal gündemin bir numaralı maddesi haline gelmiş, eğitimde de alternatif öğretim modelleri üreterek, Atatürk Milliyetçiliği ilkesi ile çelişen uygulamaların yaygınlık kazanmasına zemin hazırlamıştır.

Yukarıda, Prof. Dr. Halil Çivinin “Devlet, Laik Eğitim ve Din” başlıklı makalesinden, Prof. Dr. Nuri Serter’in “21. Yüzyıla Doğru İnsan Merkezli Eğitim” adlı kitabından bazı çıkarmalar ve eklemeler ile yapılan özet değerlendirme, gerçek anlamda “laik, demokrat ve çağdaş” bir siyasal ve toplumsal yapıya sahip devletler için “ideal”dir. Türkiye’nin yönetim şekli laikliktir. Toplum yapısı ise 75 yıllık gelişmeye rağmen hala gelenekselliğin ve dinselliğin etkisi altındadır. Bu nedenle hala, siyasal ve toplumsal bir sorun olarak karşısında duran “devlet, laik eğitim ve din” sorununu çözüme kavuşturamamaktadır. Sorunun çözümü, eğitimi ulusallaştıran, çağdaşlaştıran, laik ve demokratik bir çizgiye oturtan 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulanmasındadır.

Türkiye, bu kanunu ve bu kanunu temel yapan diğer eğitim yasalarını ödünsüz uyguladığı taktirde “laik, demokratik ve çağdaş eğitim” idealine ulaşabilir. Bu hedefe ulaşmayı kolaylaştıracak önerileri, Atatürkçü Düşüncede Eğitim ve Öğretim ilkeleri aşağıda, şu şekilde özetlemek mümkündür:

Sekiz Yıllık Kesintisiz Temel Eğitim ödünsüz uygulanmalı, bu eğitime uygun diğer yasal düzenlemeler Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun amacına ve içeriğine uygun olmalıdır.

Sekiz Yıllık Temel Eğitim, hayata hazırlayıcı ve yönlendirici olmalıdır.

Eğitim, bireyler arasında fırsat eşitliği ve bölgeler arasında sosyal adalet ilkelerine uygun olarak yaygınlaştırılmalıdır.

Bugün Türkiye’de 10 milyon yetişkin okuma-yazma bilmiyor. Her 4 kadından birinin okur-yazar olmadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bölge nüfusunun %55’i, Doğu Anadolu’da ise %42’si kendi adını bile yazamıyor. Birleşmiş Milletler Ulusların Gelişmesi Raporu’na göre 8 yıllık kesintisiz eğitime geçen ülkemiz, okula başlama yaşı geldiği halde okula gönderilmeyen kız çocuklarının oranı %29 ile İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri ve Cezayir’den daha geri durumda yer alıyor. Türkiye’deki %29’luk okula gönderilmeyen kız çocuğu oranı, 2000’li okumaz-yazmaz kadın nüfusunu oluşturacak. Türkiye’de 6 yaşın üzerindeki nüfusun okuma-yazma oranı %80’i buluyor. Ancak okuma-yazma bilenlerin %57’sinin ilkokul mezunu olması, %20’sinin de ilkokul mezunu bile olmaması düşündürücüdür.

Eğitim demokrasiye, kalkınmaya, bilimsellik ve teknolojik gelişmeye yapısal uyum sağlamalıdır.

Ortaöğretim kapsamındaki meslek eğitimi özendirilmeli, “Meslek-Eğitim” belge bağlantısı gerçekleştirilmeli, bu bağlantıyı kuracak “Sanayi-Eğitim“ işbirliği kurumlaştırılmalıdır.

Yükseköğretimde kişilerin istekleri ve yetenekleri ilk planda gözetilmeli, programlar ve okullaşmalar bu iki unsura ve ülkenin ihtiyaçlarına göre yapılmalıdır.

Eğitimi, her kademesi için, siyasi bir propaganda aracı olmaktan çıkararak, yükseköğretimdeki okullaşma oranını batı toplumlarının düzeyine çıkarmak gerekir.

Türkiye’de, 1961’de %3,1 olan okullaşma oranı, bu yıldan sonra harcanan çaba sonucunda, 1991’de, açık öğretim de dahil olmak üzere %15,3’e yükselmiştir. Açık öğretim dışındaki oran ise yalnızca %9,6 dır.

Yüksekokullardaki okullaşma oranları ABD’de %59.6, Güney Kore’de %37,7, Yunanistan’da %27 olduğu dikkate alındığında, Türkiye’nin yükseköğretimde kapasite artırımına gitmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Şu husus göz ardı edilmemelidir; yükseköğretim fonksiyonu sadece diploma vermekten ibaret değildir. Bilimsel düşüncenin dahi tam olarak benimsetilemediği, bilimi geriden izlemekte olan, hatta mesleki bir altyapı kazandırmakta dahi çoğu halde yetersiz kalan bir yükseköğretim anlayışı ile çağdaş dünyaya adım atmak ve bilimden söz etmek mümkün değildir.

İmam-Hatip Lisesi” adı “İmam-Hatip Okulu” olarak değiştirilmeli ve eğitim programları Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinin öngördüğü şekilde, yalnızca halka din hizmetleri götürecek İmam-Hatip yetiştirmeye yönelik olarak yeniden hazırlanmalıdır.

Bu okulların sayısı, ülkenin İmam-Hatip ihtiyacını karşılayacak şekilde zaman içinde azaltılmalıdır.

Bu okul, mezunlarının yine Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun öngördüğü gibi İlahiyat Fakültelerinden başka diğer okul ve fakültelere girişine izin verilmemelidir.

Okul, öğrencilere bütün dinler ve inançlar hakkında bilgi vermeli, ancak onları belli bir inanca yönlendirmemelidir. Bu nedenle okullarda verilen “din kültürü ve ahlak öğrenimi” içeriğine uygun sosyal nitelikli bir ders olarak işlenmeli bu ders sosyoloji eğitimi almış öğretmenler tarafından verilmelidir.

Okul dışı din eğitimi ve öğretimi temel insan hak ve özgürlüklerine ve devletin temel yasalarına aykırı olmamak koşulu ile devletin sıkı denetimi altında yapılmalı ve bu eğitim için kesin olarak sekiz yıllık temel eğitimi bitirme koşulu aranmalıdır.

Bugün ülkemizde, temiz inançlı yoksul halkımızın çocuklarını şeriat devleti için yetiştirilen 4500 vakıf, Nurcuların 1500, Süleymancıların 800 yurdu, özel dershane ve kuruluşlar, pansiyonlar, evler, 5854 gerici eğitim kurumu sıcak ilgiler, siyasal gülücüklerle izlenmektedir. Ayrıca 124 radyo, 41 televizyon, 5200 yerel gazete, dergi, yayınevi de şeriatçıların destekçisidir.

Eğitimciler, sekiz yıllık eğitime geçişle birlikte başlayan acil sorunların çözülemediğini belirterek, ders programları ve kitapların yenilenmediğini, öğretmen açıklarının kapatılamadığını, yönlendirmeye ilişkin rehberlik hizmetlerinin organize edilemediğini ve temel eğitimden çeşitli nedenlerle yararlanamayan çocukların sayısının azaltılamadığını dile getirmektedir.

Umulur ki, Yıllık Kesintisiz Zorunlu Temel Eğitim girişimi, aradan bir yıl geçmesine rağmen siyasilerin politik amaçlı beklentileri yüzünden henüz istenilen düzeyde oluşturamadığı altyapısını tamamlar, konunun içeriğini gerçek anlamda laik eğitim ilkesine göre doldurur da, Cumhuriyetimizin kurulduğundan bu yana, hükümetlerin sosyal ve kültürel tercihlerine göre yönlendirilen eğitimimiz çağdaş niteliklere kavuşur, düşünce ufku geniş, çok yönlü bilgilenmiş ve eğitilmiş birey ve yurttaşların gelişmesine olanak verir.

Ancak, gelişmiş ülkelerde kişi başına eğitim yatırımının 1000 dolar olduğu günümüzde, ülkemiz için layık görülen 50-100 dolarla bu mümkün olur mu bilinmez.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın