ATLARI VURMAK

ATLARI VURMAK

1972’de izlemiştim Jane FONDA’nın ATLARI DA VURURLAR filmini İstanbul sinemalarında…

Oldukça etkilenmiştim aynı adlı bir romandan uyarlanmış bu filmden… Ama yine de tam olarak anlayamamıştım o günlerde; Amerikanca yaşamda insanın böylesi bir parasal tuzakla, duygusal sömürülüş öyküsünü…Her ne kadar görsem de yansıda insan üzen bir düzeni… İşin gerçeği çok yabancıydık o günlerde; böylesi kirli oyunlara ve umutsuz insanlara tuzak kuran kurnazlara…

Filmin öyküsüne göre; sabahlara kadar aç-susuz durmaksızın dans etme koşuluyla ulaşılacaktı ödüle… Dayanamayanlar yarışma dışı kalacaktı…İşte filmin adı da at yarışlarında bacağı kırıldığında, tek kurşunla vurulup, yalnızca yarışma dışı değil, yaşam dışı da kalan atların yazgısına göndermede bulunuyordu bu acımasızca yarışma koşuluyla…

Ve yarışma dışı kalanlar; umutları yitmiş, benlikleri hırpalanmış olarak bir bakıma tek kurşunla vurulan atlara dönüşüyorlardı.
Bizler henüz o günlerde bir türlü yorumlayamıyorduk, algılayamıyorduk Amerikan toplumuna özgü bu varoluş savaşımını ya da insanların koyun gibi güdüle, güdüle nasıl da düzenin dişli çarkları arasında ezildiğini, sömürüldüğünü, insanlığını yitirmesi için, toplumun iyice kirlenmesi için bu oyunların hazırlandığını kavrayamıyorduk… Ve sürekli kapitalizmin acımasızlığını vurgulayarak, komünizminse sanki insanı kutsadığına ilişkin tartışmalar yapıyorduk uykusuz geceler boyunca… Yine de filmde;sabaha dek dayanamayanlar yarışma dışı kaldıkça, at yarışlarında bacağı kırılan atların tek kurşunla vurulup yarışma ve yaşam dışı kalmasına benzer bir yazgıyı neden yaşamak zorunda olduklarınaysa hiç, ama hiç anlam veremiyorduk yetmişli yıllarda…

Yıllar sonrasında öğrendik; 12 Eylül 1980 sonrasında, toplumsal kirlenme bağlamında atılan tohumlar boy verdikçe, zehirli sarmaşıklar her yanımızı sardıkça, bizim de insanımız düzenin dişli çarklarına takılıp ezildikçe, öğütüldükçe ve giderek de değerlerini, benliğini, kimliğini yitirdikçe sömürü düzeninin işleyişinin kolaylığı için atların vurulması gerektiğini…BBG evleriyle başlayan ve kaynana adaylarının, gelin adaylarını haşlayan programlar, gençlere yönelik evlilik yarışmaları yansıda “atların vurulması” ve yansıda yaşananların, yaşamlara olumsuz yansımadı gerçek yaşamda da “atların vurulması” gerçekleşti ülkemiz genelinde de…

Böylece televizyon yansılarında bir çeşit kanlı arenalar kuruldu; aslanların önüne atılan gladyatörler gibi, genç kızlar, erkekler atıldı juri üyesi maskeli aslanların, kaplanların, çakalların önüne…Ve yalnızlığına bir yaşam yoldaşı arayan yaşlı kadınlar ve erkekler de “evlilik programı” kılıflı yarışlarda; kandırıldılar, “sen yılkı atı değilsin” sözleriyle oyuna çağrıldılar, ama bu yılkı atlarını da vurdular, vuruyorlar…

Artık media (ki bir zamanlar demokrasilerde “yasama-yürütme-yargı”nın yanında 4.erk olarak tanımlanan oluşum); demokrasi kaygısıyla değil,öncelikle kapitalizme saygısıyla eylemde bulunmaya, (“izlenme oranı /rating” denilen media kuruluşları arasındaki “atların vurulması” olayı) uğruna, bizden öncekilerin “artık bunlardan sabun bile olmaz, bunlar tabutluk” diye tanımladıkları dedeleri ve nineleri de yarıştırmaya başladılar.

Üç kuruş para kazanma uğruna; kişiliğine, kimliğine yapılan saldırılara susan kadınlar, erkekler…Yaşamları teşhir edilen, gelecekleri tehdit edilen, yarınları karartılan, yarışma dışı kalınca da vurulan atlar…Ne yazık ki artık bizim ülkemizde de atları vuruyorlar tek kurşunla, acımasızca, rating canavarını beslemek için…Ve yine ne yazık ki bu yaşanan olumsuzlukların ayırdında olmayan atlar sıra, sıra beklemekteler; yarışa katılmak için..

*Ve Osmanlılık…

Sözüm ona herkes Osmanlı sevdalısı, herkes Osmanlı Devleti’ni diriltme heveslisi… Osmanlı derken de tutturmuşlar bir yol Arabistan güzergahlı ve onlara göre sanki en iyi döl de Arap…Oysa Arap dediğin; Osmanlı sarayında ya bir halayık ya da bir harem ağası…Ne zaman Osmanlı’da muteber sayılmış tebası?…
Bilmeden konuşurlar, atıp, tutarlar; takke, cüppe, sarık
Ve dahi ayakta olunca çarık; Osmanlı oldum sanırlar…
Osmanlılık dediğin; Rumeli sevdası…Osmanlılık dediğin; yürekte merhamet edası…Osmanlılık dediğin; kahramanlık türküsü…Osmanlılık dediğin; Anadolu yaylasından, Vardar Ovası’na at yarıştırmak…Türkün ussallığıyla, Müslümanlık hoşgörüsünü; üç anakarada barıştırmak…
Bugün var mı gerçekten de Osmanlı’yı anlayan?…
Ve de kim kaldı, kim Osmanlı’yı gerçekten tanıyan?…
Bugün Osmanlı dediğin; koskocaman bir tarih
Dön, bak geriye, o tarihi oku; yaşananlardan ders almak için!…
Osmanlı, Osmanlı derken; elde kalan ülke gidecek…
Yedi düvel pusuda; Osmanlı hesapları üzerinden ülkeyi bölecek…
Osmanlılık yaşandı, bitti, geçti o dönem…
Sen var olmak için öncelikle ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’ne
Ve O’nun SÖYLEV’ine dayan!…
Ve de NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemini savunarak
Ulusumuzun birleştirici kalkanı olmaya bak!…

Selma ERDAL; İstanbul, 7 Aralık 2015

Sosyal Medyada Paylaşın:
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN