DOLAR 16,6871 0.02%
EURO 17,5361 -0.15%
ALTIN 974,80-0,11
BITCOIN 335007-3,61%
Adana
27°

AZ BULUTLU

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

TÜRKEŞ MANGA

TÜRKEŞ MANGA

29 Haziran 2022 Çarşamba

    Mehmet Kınalı

    Mehmet Kınalı
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

     

    Eğitimci, EĞİTİM SEN Kozan İlçe Başkanı

    Her hafta olduğu gibi bu hafta da sizlere ilçemiz Kozan’da yaşayan ve Kozan’ın yönetiminde büyük çaba sarf eden insanlarımızı KozanBilgi.Net ekranlarına taşımaya devam ediyoruz.

    Bu hafta Kozan Şevkiye Mahallesi’nde bulunan Şehit Kubilay İlköğretim Okulu’na gidiyoruz. Konuğumuz Şehit Kubilay İlköğretim Okulu Müdür yardımcısı ve E?İTİM SEN Kozan İlçe Başkanı Sayın Mehmet Kınalı…

    Daha önce çok sık geldiğim bir okul olduğu için Şehit Kubilay İlköğretim Okulunu her zaman takdir ediyorum. Daha okulun bahçesinden okula adım atarken okulun görünümüne hayran kalmamak elde değil.

    Mehmet Bey bizi okulun kapısında karşılıyor ve odasına geçiyoruz. Mehmet Beyle kısa bir sohbet sonunda kendisine sorularımızı yöneltiyorum. Hani öğrenciler öğretmenlerinin yanında heyecanlanırlar ya işte bir öğretmenin de şu an heyecanını görüyorum. Mehmet Beye sorularımız çok zor olacak diye de şaka yapmaktan geri kalmıyorum.

    Evet Sayın Kınalı bize kısaca kendinizden bahseder misiniz ? Mehmet Kınalı kimdir?

    1963 yılında Kozan’da doğdum. İlk, Orta ve Lise öğrenimimi Kozan’da tamamladım. Yüksek okul hayatına Siirt Eğitim Yüksek Okulunda devam ettim. 1986 yılında eğitimci olarak Diyarbakır’da ilk görevime başladım.  Burada altı yıl kaldıktan sonra Kozan Acarmantaş ilköğretim okuluna geldim. 11 yıl gibi bir süre bu okulda öğretmenlik ve yöneticilik olarak görev yaptım. 2003 yılında şu an görev yapmış olduğum Şehit Kubilay İlköğretim Okuluna atandım. O yıldan beri de burada görev yapıyorum. Vekaleten de olsa müdür yardımcılığı görevimi yürütüyorum. Üç erkek çocuk babasıyım. Çocuklarım 4 üncü sınıf, 9 uncu sınıf ve 11 nci sınıfta eğitimlerini almaktadırlar. Biz eğitimci olduğumuz için çocuklarımızın nasıl eğitim aldıkları konusunda yakından ilgiliyiz ama hem sendika, hem eğitim alanında görev yaptığımızdan dolayı ülke genelini düşünmek zorundayız.

    Mehmet Kınalı boş zamanlarında ne yapar?

    Evde ızgara yemekleri hariç yemekleri eşim yapar. Zaman buldukça salata hazırlarım ve sofrayı kurmaya yardım ederim. Özellikle balık pişirme hususunda uzmanım. Boş zamanlarım deyince şu an için pek bir boş zamanım olduğunu söylemek zor tabi ki bir görevimiz var, onun dışında sendikacılık yapıyoruz. Daha önceleri balık avlamaya, bıldırcın avına zaman ayırabiliyorduk ama artık şartlar bizi öyle bir mücadeleye zorluyor ki, insanlar eski alışkanlıklarını bırakmak zorunda kaldılar. Çok sevdiğim doğayla birlikte olma isteği maalesef yerine gelemiyor. Sadece hayallerimizde kalıyor. Nerede bir ağaç, nerede bir su görsem mutlaka seyreder güzel bir resmini çekerim.

    Sayın hocam bu sendikacılık fikri neren çıktı

    Öğretmenlerin özlük haklarının iyileştirilmesi ve çeşitli haksızlıklara maruz kaldıklarını görmem nedeniyle oldu. 1991 yılında Diyarbakır’da görev yaparken daha 5 yıllık bir öğretmenken orada hak etmediğim bir cezaya çarptırıldım. Her ne kadar mahkemeye vermiş olsak da olağanüstü hal bölgesinde devlete karşı bir haklılık elde edemiyorsunuz. Gelen mahkeme kararı da aynen onu diyordu. Davacı her ne kadar haklı olsa da olağanüstü hal bölgesinde devlete karşı bir haklılık elde edilemez yazılı olarak sonucu bana geldi. Bu tabi ki mücadele azmimizi kamçıladı. Benim gönlümden geçen eğitim üzerine olan sendikaların birleşmesi idi. Şu an ki gönlümden geçen de odur. Ülkemizde tüm eğitim sendikalarının birleşerek tek bir sendika olması için ben elimden geleni yapacağım.

    Hem sendika hem de eğitim birlikte zor olmuyor mu?

    Elbette zorlukları vardır ama bunu sendikacılığı severek yaptığım için o zorlukların üstesinden geliyorum. En büyük sorunumuz zaman sorunudur. İşimizden arta kalan zamanda sendikacılık görevimizi yapıyoruz. Kozan’da sendikacılık yapmanın bizim açımızdan çok büyük zorlukları var. Kozan’ımızın siyasi yapısı belli olduğu için bizde bu sınıflandırmayı istemememize rağmen az önce belirttiğim gibi Kozan’da maalesef sol bir sendika olarak lanse ediliyoruz. Biz aslında az önce de belirttiğim gibi ben ülkemizde tek bir eğitim sendikasının olmasını tüm eğitim çalışanlarının bu sendikaya üye olmasını istiyorum. Burada siyasi görüş arka planda olmalı. Biz sendika olarak hiçbir siyasi partinin ne arka bahçesiyiz ne ön bahçesiyiz. Bizim işimiz sendikacılık yapmak. Diğer sendikaların da bu doğrultuda olması beklentisi içerisindeyim. Bu açıdan ülkemizde böyle bir sınıflandırılma yapıldığı için Kozan’ın siyasi yapısına uygun düşmüyoruz. Bu yüzden çalışma zorlukları çekiyoruz.

    TurkesMangaForum_4315301776

    Kozan’da eğitimin olduğu her yerde her türlü etkinliğe varız. Kozan’da yapılacak etkinliklerin, eylemlerin hak alma mücadelesinde her zaman olacağız. Diğer sendikalara da bu konuda çağrı yapıyorum. Eğitim alanındaki etkinlikleri hep birlikte düzenlemeliyiz. Yalnız iş sendikalarla bitmiyor en üstten en alta kadar ilçe milli eğitim müdürlüğünden, okul müdürlüklerine kadar, öğretmenlere kadar her kesin iş birliği içerisinde olması gerektiğine inanıyorum.

    Mehmet Bey sizi tanıdıktan sonra isterseniz konumunuzla ilgi olarak teknik konulara geçelim. İlköğretimde yıllar itibariyle okul, derslik ve öğretmen sayıları yeterli konumda mıdır?

    Türkeş Bey, isterseniz bu sorunuzun cevabını aşağıdaki tabloyu inceleyerek açıklayalım.

    Eğitim YılıOkul SayısıÖğrenci SayısıÖğretmen Sayısı
    2002—200335.13310.331.645373.303
    2003—200436.11410.479.538384.170
    2004—200535.61110.565.389401.288
    2005—200634.99010.673.935389.859
    2006—200734.65610.846.930402.829
    2007—200834.09310.870.570409.318
    2008—200933.76910.709.920453.318*

    * 33.978’i sözleşmeli öğretmen.

    Kaynak: Milli Eğitim İstatistikleri, 2008—2009.

    İlköğretimin son yedi yıllık gelişim tablosuna baktığımızda, 2002 yılından bu yana okul sayısında yaşanan azalma dikkat çekmektedir. Bu azalmanın nedeni özellikle köylerde giderek yaygınlaşan birleştirilmiş sınıf, Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YIBO) sistemi ve taşımalı eğitim uygulamasının artmış olmasıdır. 2002 yılından bu yana ilköğretimde okuyan öğrenci sayısı artmış olmasına rağmen, öğretmen, okul ve derslik sayısının bu artışa paralel olarak artmadığı görülmektedir.

    ORTAÖĞRETİMDE okul sayısı 8.675, derslik sayısı 109.042, öğrenci sayısı 3.837.164, öğretmen sayısı (kadrolu + sözleşmeli) 196.713’tür. Ortaöğretimdeki rakamlara göre derslik başına düşen öğrenci sayısı 35 olarak hesaplanmaktadır. Ancak Büyükşehirlerde, özellikle yoksul ailelerin yaşadığı semtlerdeki sınıf mevcutları bu rakamın çok üzerindedir.

    Ortaöğretimde Yıllar İtibariyle Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayıları dengeyi koruyabiliyor mu?

    Ortaöğretimde henüz yeterli okullaşma sağlanamamıştır. Ortaöğretimde okul, öğrenci ve öğretmen sayısı birbirine paralel artmış gibi görünmesine karşın, Türkiye henüz ortaöğretimde, özellikle mesleki ve teknik eğitimde yaşanan sorunları çözememiştir. Mesleki ve teknik eğitimde piyasa merkezli yaklaşımlar eğitimin niteliğini olumsuz etkilemekte, öğrencilerin almaları gereken eğitimin niteliği, piyasa şartlarına göre belirlenmektedir.

    Eğitim KılıOkul SayısıÖğrenci SayısıÖğretmen Sayısı
    2002—20036.2123.023.602137.956
    2003—20046.9313.014.392147.776
    2004—20057.1833.046.719167.614
    2005—20067.4353.258.254185.317
    2006—20077.9343.386.717187.665
    2007—20088.2503.245.322191.041
    2008—20098.6753.837.164196.713*

    * 3.458’ i sözleşmeli öğretmen.

    YÜKSEKÖ?RETİMDE; 94 devlet üniversitesi, 45 vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 139 üniversite bulunmaktadır. Yükseköğretimin bütün kademelerinde (Onlisans, lisans ve lisansüstü) öğrenim gören öğrenci sayısı 2 milyon 924 bin 281, görev yapan öğretim elemanı sayısı 100 bin 504’tür.

    Yıllar içinde üniversitelere yeni kayıt, öğrenci ve öğretim elemanı sayıları tüm yükseköğretim kademeleri dâhil ne düzeydedir?

    2002 yılında yükseköğretim kurumların yeni kayıt yaptıran öğrenci sayısı 455 bin 485 iken, 2009 yılında bu sayı yaklaşık iki kat artarak 869 bin 619’a yükselmiştir. Benzer bir durum öğrenci sayısı açısından da geçerlidir. 2002 yılında üniversitede okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 677 bin 936 iken, 2009 yılında bu sayı 2 milyon 924 bin 281 ‘e yükselmiştir. Gerek yeni kayıt yaptıran öğrenci sayısı, gerekse öğrenci sayıları iki katına yakın artarken, öğretim elemanı sayısındaki artışın yüzde 50’nin altında kalmış olması dikkat çekicidir.

     YENİ KAYITÖ?RENCİ SAYISIÖ?RETİM ELEMANI SAYISI
    2002455.4851.677.93671.290
    2003613.3371.918.48376.090
    2004541.6251.972.66278.804
    2005591.3282.106.35182.096
    2006662.3102.342.89884.785
    2007636.5272.453.66489.329
    2008659.6902.532.62298.766
    2009869.6192.924.281100.504

    Kaynak: ÖSYM’nin Yükseköğretim İstatistiklerinden hesaplanmıştır.

    Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu (YURT KUR) bünyesinde 229 devlet yurdunun 208 bin 869 kapasitesi bulunmaktadır. Yeni kayıt yaptıran öğrenci sayıları dikkate alındığında yükseköğretim yurtlarının çok yetersiz olduğu anlaşılmaktadır. Devlet yurtları bu durumdayken, Türkiye’de 3.423 özel yurt bulunmaktadır ve bu yurtların kapasitesi 296 bin 132’dir. Başka bir ifade ile özel yurtlar hem sayı, hem de kapasite olarak devlet yurtlarından daha fazla sayıdadır. Özel yurtların kapasitesi, devlet yurtlarından 87.263 daha fazladır. Devlet yurtlarında barınma imkanı bulamayan çok sayıda üniversite öğrencisi her yıl ya ekonomik olarak daha pahalı ya da çeşitli cemaat ve tarikatların denetiminde faaliyet gösteren yurtlara gitmek zorunda kalmaktadır.

    Son sekiz yılda Türkiye çapında görev yapan öğretim elemanları sayısı lisans, ön lisans, enstitüler, araştırma merkezleri ve diğer eğitim kurumları dâhil ne düzeye ulaşmıştır?

    PROFESÖRDOÇENTYARD.DOÇÖ?RETİMGÖREVLİSİOKUTMANUZMANARAŞTIRMAGÖREVLİSİ
    20029.5295.57611.42010.9765.5162.30925.933
    200310.1875.40112.62112.3715.6912.35227.426
    200410.8645.29813.55512.7795.5372.30528.430
    200511.3815.45614.46114.0645.9642.44428.271
    200611.8415.76915.12914.3536.3022.59528.751
    200712.7736.15015.84414.6286.4722.90130.497
    200813.4946.86718.07415.2927.0923.11634.784
    200913.6627.36018.53815.7527.3203.03334.792

    Kaynak: ÖSYM’nin Yükseköğretim İstatistiklerinden hesaplanmıştır.

    TurkesMangaForum_7902337908

    Bütçeden Eğitime Ayrılan Pay İhtiyaçları Karşılamaktan Uzak

    Son 7 yılın rakamlarına bakıldığında, artan öğrenci sayısma karşın Milli Eğitim Bütçesinin, ortaya çıkan ihtiyacı karşılayacak kadar artmadığı görülmektedir. Aşağıdaki tabloda son altı yıl içinde eğitime bütçeden ayrılan pay ve bu payların Milli Gelire oranı gösterilmiştir. İktidarı döneminde Türkiye’ye “çağ atlattığını” iddia edenler, borç almak hariç, diğer tüm alanlarda olduğu gibi, eğitim politikalarında da sınıfta kalmıştır. Eğitime bütçeden ayrılan paylar bu durumun en açık kanıtı niteliğindedir. Üstelik eğitimde bütçeden ayrılan payların ortalama %65’i personel harcamalarına ayrılmakta, eğitimin finansmanı öğrencilerin, dolayısıyla öğrenci velilerinin omuzlarına yıkılmıştır.

    MEB Bütçe Payı ve GSYH’ya Oranı nedir?

    Son yıllarda eğitime bütçeden ayrılan pay rakamsal olarak artmakla birlikte eğitimin Milli Gelir içindeki payı fazla değişiklik göstermemiştir. Öyle ki, Türkiye’den sadece Eğitim Sen’in üyesi olduğu 30 milyon üyeli Eğitim Entemasyonali’nin verilerine göre, Türkiye’de milli gelirden eğitime ayrılan pay, sosyo-ekonomik yapısı itibariyle ülkemizin çok gerisinde olan Barbados Adaları (%7.1), Brunei Sultanlığı (%4.8), Fildişi Sahilleri (%4.6), Kiribati (%11.4), Fiji (%5,2), Vanuatu (%7.3), Honduras (% 4) gibi ülkelerin gerisinde kalmıştır.

    YıllarMEB BütçesininKonsolide Bütçeye Oranı (%)MEB BütçesininGSYH’yeOranı (%)
    20027,602,71
    20036,912,85
    20048,533,00
    20059,533,06
    200620079,4710,422,883,30
    200810,303,20
    200910,642,51

    Bütçe içinde sınırlı, ancak sosyal harcamalar içinde önemli bir paya sahip eğitim harcamaları, sosyal harcamaların her geçen yıl azaltılması, daha doğrusu özel kesime yönelik kaynak olarak aktarılması nedeniyle ya azalmış ya da yerinde saymıştır. Böylece eğitim sistemi içinden çıkamayacağı bir kriz içine itilmiştir. Özellikle 1990 sonrası ülke ekonomisini alt-üst eden krizlerin sıklaşması, ekonomide olduğu gibi eğitim hizmetlerinde de büyük yapısal sorunlara neden olmuş, çözüm olarak eğitimin ticarileştirilmesi, özelleştirilmesi, eğitim harcamalarını öğrenci ve velilerin sırtına yıkılması gibi sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

    Digital image

    MEB Bütçesinden Yatırıma Ayrılan Pay Hızla Düşmektedir

    AKP iktidarı döneminde eğitim bütçesinden yatırımlara ayrılan pay sürekli olarak azalmıştır. Eğitimin sorunlarını çözmek için atılması gereken en somut adım, eğitim alanındaki kamu yatırımlarının artmasıdır. Ancak AKP Hükümeti, diğer tüm alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da özelleştirmeyi ilke edindiği için, MEB bütçesinden yatırıma ayrılan payı büyük oranda azaltmıştır.

    MEB Bütçesi ve Eğitim Yatırımına Ayrılan Payın ne olduğunu öğrenebilir miyiz?

    AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin %17,18’i yatırımlara ayrılırken, 7 yıllık iktidar sürecinde bu pay sürekli azalmış ve 2009 yılında 2002’deki rakamın dörtte birine kadar düşmüştür. 2009 yılında MEB bütçesinden yatırımlara ayrılan pay sadece %4,57 olarak belirlenmiştir. Sadece son yedi yılın rakamlarına bakıldığında, AKP eliyle eğitim yatırımlarının nasıl bitirilme noktasına getirildiğini görmek mümkündür.

    YıllarMEB BütçesiMEB Yatırım BütçesiMEB BütçesiYatırım Payı (%)
    20027.460.991.0001.281.690.00017,18
    200310.179.997.0001.479.050.00014,53
    200412.854.642.0001.244.150.0009,68
    200514.882.259.5001.230.306.0008,27
    200616.568.145.5001.411.498.0007,49
    200721.355.534.0001.490.000.0006,98
    200822.915.565.0001.296.704.0005,66
    200927.446.778.0951.256.188.1954,57

    Kaynak: Milli Eğitim İstatistilderi, 2008—2009

    Genel bütçeden ve MEB bütçesinden yatırımlarına ayrılan paydaki azalma yurttaşların eğitim maliyetini üstlenmede daha çok yükümlülük altına girdiğini belirgin olarak ortaya koymaktadır. Eğitim harcamalarının finansman kaynaklarına göre dağılımı, eğitimde maliyetin faturasının her geçen yıl veliye daha çok yüklendiğini, velilerin yaptığı harcamalarda oranın bizim gibi gelişmekte olan ülkelerle aynı oranlarda olduğunu göstermektedir.

    Türkiye’de eğitim sistemi içinde bulunduğu durumu, OECID ülkelerinde öğrenci başına yapılan eğitim harcamaları miktarı bakımından değerlendirmek mümkündür. Eğitime bütçeden ayrılan payın artıyor gibi görünmesine karşın, eğitime ayrılan kamu kaynaklarının yetersiz olduğunu OECD verilen de doğrulamaktadır. OECD’nin her yıl yayınladığı “Bir Bakışta Eğitim Raporu”, üye ülkelerin ilköğretimden yükseköğretimin sonuna kadar öğrenci başına yapılan harcamalarını göstermektedir.

    Eğitim Kademelerine Göre Öğrenci Başına Yapılan Harcama ABD Doları ne tutmaktadır?

    Eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamalarda Türkiye, pek çok konuda olduğu gibi, OECD ülkeleri arasında en son sırada yer almaktadır. OECD rakamlarına göre Türkiye’de devletin öğrenci başına yaptığı yıllık eğitim harcaması miktarı ilköğretimde 1.130 ABD doları, ortaöğretimde1.834 ABD doları, yükseköğretimde 4.648 ABD dolarıdır.

    ÜlkelerİlköğretimOrtaöğretimYüksek öğretimİlköğretimden Yükseköğretime
    Çek Cumhuriyeti3.2175.3077.9895.174
    Fransa5.4829.30311.5688.428
    Avusturya8.51610.57715.14810.895
    Macaristan4.5993.9786.3674.588
    İtalya7.7168.4958.7258.263
    Meksika2.0032.1656.4622.460
    Polonya3.7703.4115.2243.868
    Türkiye1.1301.8344.6481.614
    OECD Ortalaması6.4378.00612.3367.840

    Kaynak: OECD, Education at a Giance, 2009, sayfa 202.

    İlköğretimden yüksek öğretime kadar yapılan tüm eğitim harcamaları açısından bakacak olursak; Türkiye’de bir öğrenci için yapılan harcamanın öğrenci başına 1.614 dolarda kaldığı görülmektedir. Tabloda da açıkça görüldüğü gibi Türkiye kişi başı öğrenci harcamaları bakımından hem diğer ülkelerin gerisinde, hem de OECD ortalamasının çok çok altındadır. Öğrenci başına yapılan eğitim harcaması miktarının bu kadar düşük olması, ülkemizde devletin kamu eğitimine verdiği önemi göstermesi açısından düşündürücüdür.

    Dershanelerin okulların yerini almaya başladığını görüyoruz. Bu konudaki düşünceleriniz nedir ve özel dershane ve öğretmen, öğrenci sayıları nedir?

    Eğitim sisteminde dikkat çeken bir diğer nokta, yıllardır eğitimin kanayan yarası olan dershane sisteminin daha da büyümesidir. Dershane sistemi, bugün başlı başına bir sektör haline gelmiş ve eğitime yeterli kaynak ayrılamaması, okullarımızda nitelikli eğitim verilememesi, özel dershane sisteminin her geçen gün büyümesine ve neredeyse okullara alternatif kurumlar olarak düşünülmesine neden olmuştur.

    Özel Dershane, Öğretmen ve Öğrenci Sayıları

    YıllarÖzel Dershane SayısıÖğretmen SayısıÖğrenci Sayısı
    2002-20032.12219.881606.522
    2003-20042.56823.730668.673
    2004-20052.98430.537784.565
    2005-20063.92841.031925.299
    2006-20073.98647.6211.071.827
    2007-20084.03148.8551.122.861

    Kaynak: MEB Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü

    Bugün dershanelere giden öğrenci sayısı son yıllarda sürekli artış göstermiş ve 1.122.861’e yükselmiştir. 2002 yılında özel dershane sayısı 2.122 iken, 2008 yılında bu rakam 4.031’e ulaşmıştır. Aynı dönemde öğretmen sayısı ise 19.881’den 48.855’e yükselmiştir. Dolayısıyla son 6 yılda eğitim sistemi nitelik olarak daha da gerilemiştir. Eğitimin niteliği düştükçe özel ders ve dershane sistemi büyümüştür. Bu durumun doğal sonucu olarak, eğitim sistemi ve veliler dershanelere çalışmaya başlamış, ekonomik gücü olan veliler astronomik rakamlarla çocuklarını dershaneye gönderirken, ekonomik gücü olmayan velilerin çocukları sistemin dışına itilmiştir
    Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü’nün 2009 yılı rakamlarına göre 81 ilde toplam 4 bin 222 dershane faaliyet gösterirken, dershane sayısı bakımından üç büyük il ilk sıralarda yer almaktadır. İstanbul 657 dershaneyle ilk sırada yer alırken, Ankara’da 496, İzmir’de 187dershane bulunmaktadır. En az dershane bulunan il 2 dershane ile Ardahan’dır. Ardahan’ı 3 dershane ile Kilis, Bayburt ve Tunceli izlemektedir.

    Her yönüyle sınavlara bağımlı olan eğitim sistemi kamu eğitimini işlevsiz bırakarak, eğitimi dershane, özel ders, özel okul alanına kaydırmıştır. Bu nedenle özellikle sınav zamanları okullar boşaldığı için öncelikle bu sorunu sorgulanması ve çözülmesi gerekir. Artık ikinci!, destek eğitimi olmaktan çıkıp, birincil asıl eğitime dönüşmüş olan dershane sistemi dışında kalan bir öğrencinin sınav kazanması, daha iyi bir okula, üniversiteye gitmesi neredeyse imkansız hale gelmiştir.

    Her geçen gün içten içe çürüyen sistemde eğitim emekçilerinin çabaları ile okullarda yürütülmeye çalışılan eğitim ve öğretim pek çok sorunla yüz yüzedir. İlköğretimden başlayarak tam anlamıyla bir yarış içine sokulan çocuklarımız ve gençlerimiz arasındaki eğitim rekabeti, dershanelerle daha da artmış, oluşan dershane sistemi okullarda verilen eğitimin niteliğini tamamen yitirmesine, en temel işlevlerini bile yerine getiremez duruma gelmesine neden olmuştur.

    Ülkemizde yıllardan beri gerçekleştirilen paralı eğitim uygulamaları ile gerek aynı il yada bölge içerisinde, gerek bölgeler arasında ve hatta aynı çevredeki ekonomik konumları farklı ailelerin çocukları arasında eğitim hakkının kullanılabilmesi ve bu haktan yaralanabilmesi bakımından uçurum derecesinde büyük farklılıklar bulunmaktadır. Dershane sistemi uygulaması ile eğitim olanakları gelişmiş olan daha varsıl ailelerin çocukları milyarlarca lira ödeyerek diğer öğrenci ve okullar karşısında önemli avantajlar sağlarken, yoksul ve orta gelirli ailelerin çocuklarının eğitim olanakları gelişmemiş, genel devlet liseleri ile meslek liseleri vb. okullarda okuyan öğrenciler daha başından sistemin dışına itilmiştir.

    Eğitim çağındaki çok sayıda çocuğun mevsimlik tarım işçisi olarak çalıştırıldığını biliyoruz. Kurumunuzun buna yaklaşımı nedir?

    Mevsimlik tarım işçiliği ilköğretim çağındaki çocukların eğitime devamını etkileyen önemli faktörlerden birisi durumundadır. Ülkemizde tarımdaki çalışma biçimleri arasında, koşulları en ağır olan çalışma biçimini mevsimlik tarım işçiliği oluşturmaktadır. Tarımda çalışan nüfusun yüzde 12 ile l5’ini oluşturdukları tahmin edilen mevsimlik tarım işçileri, çalışma koşulları, gelir ve sosyal güvence açısından son derece olumsuz koşullarda çalışmaktadırlar. TUİK verilerine göre toplam istihdam içinde tarımda çalışanların oranı %30 civarındadır. Bu da yaklaşık olarak yedi milyona yakın bir nüfusa denk düşmektedir. Mevsimlik tarım işçilerinin tarımda çalışanlar içindeki oranı dikkate alındığında bir milyondan fazla insanın bu sorunlardan etkilendiği sonucu çıkmaktadır. Bu rakamlar 15 yaş üzeri nüfusu kapsamaktadır.

    Tarım işçiliği nedeniyle öğrencilerin okulları erken terk etme süreleri ortalama 38 günü, geç başlama süreleri ise ortalama 32 günü bulmaktadır. Olumsuz çalışma ve yaşam koşullarının ardından okula gelen öğrenciler, ruhsal uzaklığın yanı sıra bedensel olarak da bitkin duruma düşmektedirler. Mevsimlik tarım işçiliğine giden aileler genellikle bulundukları mahallelerdeki en yoksul aileler durumundadır. Öğrenciler derslere geç başlamanın yanı sıra, okul, defter, kalem, ayakkabı gibi gereksinimleri karşılanmadan gelmenin ezikliğini de yaşamaktadırlar.

    Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kumlu tarafından Cenevre’de toplanan Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı, 1 Haziran 1999 tarihinde yaptığı 87 nci Oturumunda; Çocuk işçiliğinin büyük ölçüde yoksulluktan kaynaklandığını ve uzun vadeli çözümünün sosyal gelişmeye ve özellikle yoksulluğun azaltılmasına ve evrensel eğitime imkan tanıyan sürekli ekonomik büyümede yattığını kabul edilmiştir. Aynı tarihte kabul edilen ILO En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliği Sözleşmesi, hükümetleri çocuk işçiliğini önlemeye ve bunun için gerekli önlemleri almaya; çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasında eğitimin önemini dikkate alarak kötü koşullarda çalışan çocukların sosyal uyumları ve rehabilitasyonları için gerekli ve uygun doğrudan yardım sağlamaya; çocukların en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinden uzaklaştırılmaları için ücretsiz temel eğitim ve mümkün ve uygun olduğu takdirde mesleki eğitim sağlamaya yükümlü kılmaktadır.

    Eğitim çağındaki çocukların mevsimlik işçi olarak çalıştırılmasının önüne geçilmeli, hiçbir nedenle çocukların eğitim sürecinin dışına itilmesine izin verilmemelidir.

    Eğitim Bir İnsan Hakkıdır, Kimse Bu Haktan Mahrum Bırakılamaz

    Günümüzde insan hakları belgelerinde “zorunlu eğitim” kavramı yerine “eğitim hakkı”, “temel eğitim hakkı gibi” eğitimi bir zorunluluk olarak değil temel bir insan hakkı olarak gören kavramlar kullanılmaktadır. Bunun anlamı ise baskıcı devletle özdeşleşen “zorunlu eğitim”in yerini çağdaş demokratik devlet anlayışıyla örtüşen “eğitim hakkı”nın almasıdır. Bu hak kullanılırken en çok karşılaşılan kavram ise “eşitlik” kavramıdır. Eğitimde fırsat eşitliği, herkesin eğitim olanaklarından eşit bir şekilde yararlanmasının zorunlu Olduğu sık kullanılan bir söylemdir.

    Herkese eşit eğitim olanakları sunmak, herkese yeterli “eğitim hakkı” sunmak anlamına gelmez. Kişilerin yetenek farklılıkları, gereksinmeleri, sağlık durumları, yaşam koşulları, onlara farklı eğitim olanakları sunulmasını gerektirebilir. Bu nedenle bir bütün olarak eğitimi sağlama açısından “eğitim hakicı” kavramını benimsemek daha doğru olacaktır.

    24 Ekim 1945’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Anlaşması, eğitim hakkı açısından önemli bir zemin hazırlamıştır. İlk olarak ise 16 Kasım 1945’te Eğitim Bilim ve Kültür Orgütü (UNESCO) oluşturulmuştur. Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’de kabul ettiği ve Türkiye’nin 6 Nisan 1949’da onayladığı İnsan Haklan Evrensel Bildirgesi, daha sonra birçok düzenlemeye temel oluşturacak bir hüküm getirmiştir. Söz konusu hükmün yer aldığı madde şöyledir:

    1. Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim en azından ilk ve temel aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yükseköğrenim, yeteneğine göre herkese eşit olarak sağlanır.
    1. Eğitim, insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, tüm uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini daha da geliştirmelidir.
    1. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikle hak sahibidir.

    Birleşmiş Milletler, kabul ettiği başka birçok belge ile de eğitim hakkına ilişkin düzenlemeler gerçekleştirmiştir. Ozellikle alt birimleri olan ILO, UNESCO, UNİCEF aracılığı ile uygulamaya yönelik çalışmalar yapmıştır. Örgütün 20 Kasım 1 989’da kabul ettiği, Türkiye’nin 9 Aralık 1994 gün ve 4508 sayılı yasa ile onaylanmasını uygun bulduğu, onaylanmış metni 27. 1. 1995 gün ve 22184 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, başlı başına bir eğitim hakkı metnidir. Söz konusu metnin eğitim hakkı ile ilgili ilk iki maddesi şöyledir:

    Madde 25:

    Taraf devletler, çocuğun eğitim hakkını kabul ederler ve bu hakkın fırsat eşitliği temeli üzerinde tedricen gerçekleştirilmesi görüşleriyle özellikle:

    1. a) İlköğrenimi herkes için zorunlu ve parasız hale getirirler
    1. b) Ortaöğretim sistemlerinin genel olduğu kadar mesleki nitelikte de olmak üzere çeşitli biçimlerde örgütlenmesini teşvik ederler ve bunların tüm çocuklara açık olmasını sağlarlar ve gerekli durumlarda mali yardım yapılması ve öğretimi parasız kılmak gibi uygun önlemleri alırlar.
    1. c) Uygun bütün araçları kullanarak, yükseköğretimi yetenekleri doğrultusunda herkese açık hale getirirler.
    1. d) Eğitim ve meslek seçimine ilişkin bilgi ve rehberliği bütün çocuklar için elde edilir hale getirirler.
    1. e) Okullarda düzenli biçimde devamın sağlanması ve okulu terk etme oranlarının düştirülmesi için önlem alırlar.

    Madde 29:

    Taraf devletler çocuk eğitiminin aşağıdaki amaçlara yönelik olmasını kabul ederler:

    1. a) Çocuğun kişiliğinin, yeteneklerini, zihinsel ve bedensel yeteneklerinin mümkün olduğunca geliştirilmesi,
    1. b) İnsan haklarına ve temel özgürlüklere, Birleşmiş Milletler Anlaşmasında benimsenen ilkelere saygısının geliştirilmesi,
    1. c) Çocuğun ana-babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğün yaşadığı veya geliştiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi,
    1. d) Çocuğun anlayış, barış, hoşgörü, cinsler arası eşitlik ve ister etnik, ister ulusal, ister dini gruplardan, isterse yerli halktan olsun, tüm insanlar arasında dostluk ruhuyla, Özgür bir toplumda yaşantıyı, sorumlulukla üstlenecek şekilde hazırlanması,
    1. e) Doğal çevreye saygı sının geliştirilmesi,

    “Maddi ve manevi varlığın geliştirilmesi” başka bir ifade ile “kişiliğin özgürleştirilmesi” ile doğrudan ilgili olan eğitim hakkı diğer hak ve özgürlüklerin geliştirilmesinde de doğrudan ya da dolaylı olarak etkili olmaktadır. Anayasanın 17. Maddesi “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” derken, çağdaş bir örgün ve yaygın eğitim hakkının kaçınılmazlığı ortadadır.

    Eğitim hakkının ülkemizde yaşam kazanabilmesi için şu çalışmaların yapılması gerekir.

    • Çocuk hukuku yeniden düzenlenmelidir. İç hukukumuzdaki karmaşık ve çok standartlı “çocuk” tanımının, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve diğer evrensel hukuk ilkelerine göre yeniden yapılmalıdır.
    • Eğitime bütçeden üst üste beş yıl, örneğin % 25 oranında ayrılacak pay, önemli bir rahatlama getirir. Silahlanmaya, lüks giderlere, batık şirketlere para bulan devlet, temel bir insan hakkı olan ve bir anlamda ülkenin geleceğinin şekillenmesinde en önemli rolü oynayan eğitime gerekli katkıyı yapmalıdır.
    • Eğitim hakkının gerçekleştirilmesinde iyi yetişmiş öğretmenler olması önemlidir. Hiçbir kaynak, hiçbir teknolojik olanak, tesis, kitap, araç eğitimde Öğretmenin yerini alamamıştır. Öğretmen yetiştiren yükseköğrenim kurumları yeniden gözden geçirilmeli, işbaşındaki öğretmenlerin eğitimi için de gerekli önlemler alınmalıdır.
    • Eğitimin içeriği rasgele yöntemlerle değil, bilim ve teknolojinin verilerinden yararlanılarak oluşturulmalıdır.
    • Okul yerleri, tesis ve donanımları sağlıklı bir eğitim için yeterli hale getirilmelidir.
    • Eğitim kurumları demokratik bir iklime kavuşturulmalı, eğitimin yönetimi sadece okul müdürlerine bırakılmamalıdır. Öğretmen, öğrenci ve veliler, örgütleriyle eğitimin yürütülmesine ve denetlenmesine aktif olarak katılmalıdır. Özellikle öğretmen ve öğrenciler derslerin oluşturulmasından okul yönetimine kadar bütün süreçlerde söz ve karar sahibi olmalıdır.

    Digital image

    Özel eğitime muhtaç engellilerin eğitimi için projeleriniz var mı?

    Dünya’da 600 milyon, ülkemizde 8 milyonun üzerinde engelli bulunuyor. Dünyadaki tüm engellilerin dörtte üçü sağlam doğuyor, daha sonra engelli hale geliyor. Doğuştan engelli olanlar dışındaki engellilerin sorunu öncelikle yetersiz ve kötü beslenmekten kaynaklanıyor. Özel eğitim için gerekli bilgi, hizmet ve fiziksel çevre koşullarının özel eğitim kapsamında olan çocuklar için henüz yeterince ulaşılabilir hale getirilmemiştir. Eğitimde fırsat eşitliği gerçekten sağlanmak isteniyorsa öncelikle ilk, orta ve yükseköğretimden yararlanmalarının kolaylaştırılması gerekir. Özel eğitime uygun nitelikte okul ve kurumlar yetersizdir. Bu alana yönelik ciddi bir planlama yoktur. Engellilerin sorunları önemsenmemektedir. Eğitime ayrılan payın geneline bakıldığında, bu gerçeği görmek mümkündür.

    Türkiye’de kayıtlı 8 milyon 341 bin 937 engellinin yüzde 36,3’ü okuma-yazma bilmemektedir. İller ve bölgelerde ayrımcılığa dayalı uygulamalar vardır. Yatırımlar eşitsiz ve dengesizdir. Var olan okul ve kurumların belli illerde yoğunlaşması, diğer iller ve bölgelerde yaşayan engellileri ve ailelerini umutsuzluk ve çaresizliğe mahkum etmiştir.

    Bütün hizmet alanlarında olduğu gibi, toplumun duyarlı olduğu özel eğitim alanında yaşanan sorunların temel nedeni, sistemli bir şekilde uygulamaya konulan eğitimde özelleştirme politikalarıdır. Bu durum, bir taraftan devletin eğitime ayırdığı bütçeyi kısıtlarken, diğer taraftan özel okullar ve vakıf üniversitelerinin teşvik edilmesi ve eğitim alanında yatırım yapmamasından açıkça anlaşılmaktadır.

    Engellilerin eğitimi için toplumsal yaşam alanları yeniden düzenlenmelidir. Bunun için öncelikle;

    • Yollar, binalar, toplumsal yaşam alanları engellilerin ihtiyaçlarına uygun bir düzenlemeye kavuşturulmalı, toplum engellilere nasıl davranacağı ile ilgili bilinçlendirilmelidir.
    • Engellilerin lehine, onların talepleri doğrultusunda bir yasal düzenleme yapılmalıdır.
    • Engellilerle ilgili her türlü eğitim, yardım ve diğer etkinlikler devlet eliyle yapılmalıdır.
    • Genelde eğitime, özelde özel eğitime bütçeden yeterli kaynak sağlanmalı, özel eğitim kurumları ve okulların sayısı artırılmalıdır.
    • Çeşitli sosyal güvenlik kurumlarına bağlı olarak çalışanların ve sosyal güvenceden yoksun olan ailelerin çocuklarının kullandıkları bütün. Cihazlar devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanmalıdır.
    • Çocukların sosyal aktivitelerini geliştirecek etkinliklere öncelik verilmelidir.
    • Yeterli sayıda öğretmen, rehberlik uzmanı, psikolojik danışman ve yardımcı hizmet personeli kadrosu açılmalı, bu personel her yıl hizmet içi eğitimden geçirilmelidir.
    • Bilimsel olarak oluşturulmuş plan ve programlar eşliğinde engelliliğe yol açan etmenler ortadan kaldırılmalıdır.
    • Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bağımsız bir Özel Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü kurularak, hizmetlerin toplumun tüm kesimindeki engelli çocuklara ulaşması sağlanmalıdır.
    • Sorun sadece eğitim boyutuyla sınırlandırmamalı, engelliler için yeni istihdam alanları yaratılmasına özen gösterilmelidir. Hiçbir koşul aranmaksızın yeni istihdam alanları açılmalı, yasal olarak özürlü çalıştırmak zorunluluğu bulunan işyerlerinin denetimleri yapılarak, kurallara uymayanlar hakkında gerekli yaptırımlar uygulanmalıdır.

    Eğitimcilerimizin gelirleri giderlerini karşılayabiliyor mu?

    Son bir yıldır yoğun bir şekilde yaşanan kriz süreci, toplumun tüm kesimlerini olduğu gibi eğitim ve bilim emekçilerini de derinden etkilemiştir. Bugün kredi ve kredi kartı borcu bulunmayan eğitim emekçisi bulmak neredeyse imkânsızdır. Son bir yıl içinde, çok sayıda okula öğretmenlerin kredi borçları yüzünden icra tebligatlarının yapıldığı bilinmektedir Öğretmenler borç batağından kurtulmaya çalışırken, hizmetli, memur ve diğer eğitim emekçilerinin durumu ise daha vahimdir.

    Bugün eğitim emekçilerinin önemli bir bölümü bırakalım “insanca yaşamayı” ay sonunu getirebilmek için ek iş yapmak zorunda bırakılmıştır.

    Yıllar İçinde Bir Eğitim Emekçisinin Maaşının 4 kişilik bir Ailenin

    Ortalama Aylık Giderini Karşılama Durumu

    YıllarOrtalama Maaş TL4 Kişilik Bir Ailenin Ortalama Aylık Gideri (Yoksulluk Sınırı)Maaşın Aylık Gideri Karşılama Oranı
    20025511.054% 52
    20036481.380% 47
    20047271.480% 49
    20058031.800% 45
    20068251.920% 43
    20079202.141% 43
    20081.0222.169% 47
    20091.1762.546% 46

    Yukarıdaki tabloda AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne eğitim emekçilerinin aldığı ortalama maaşlar ve dört kişilik bir ailenin gıda kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, giyim, eğitim, sağlık, iletişim, kültür gibi temel ihtiyaçlarını karşılaması için yapması gereken ortalama harcama miktarları gösterilmektedir. Tablodan da görüldüğü gibi eğitim emekçilerinin aldığı maaşlar, sadece 2002 yılında dört kişilik bir ailenin yapması gereken harcamaların yarısını karşılayabilecek düzeyde olmuştur. 2002 yılında bir eğitim emekçisi aldığı maaş ile aylık giderlerinin %52’sini karşılayabiliyorken, 2002 yılının Kasım ayında iktidara gelen AKP iktidarının ilk yılından bugüne tüm halkımız gibi eğitim emekçileri de “gün yüzü” görmemiştir. Bir eğitim emekçisi 2009 yılında toplam harcamalarının ancak % 46’sini karşılayabilmektedir.

    Sadece son on yıldaki öğretmen maaşlarını ve o yıllara ait yoksulluk sınırını karşılaştırdığımızda son on yılın 7 yılında maaşların yoksulluk sınırının yarısının da altında kaldığı görülmektedir. Bugün ortalama öğretmen maaşı 1.176 TL, 4 kişilik bir ailenin zorunlu giderleri ise 2.546 TL’dir. Bir eğitim emekçisinin ortalama maaşı, yoksulluk sınırının yarısına bile ulaşmamış olması ülkemizde eğitime ve eğitim emekçilerine ne kadar değer verildiğini açıkça göstermektedir. Eğitim emekçilerinin aylık satın alma gücü her geçen gün azalmakta, yoksullaşma süreci giderek hızlanmaktadır.

    Yüz binlerce eğitim emekçisini yoksulluğun ve açlığın kıskacına alan, mesleğine karşı küstüren mevcut ayrımcı uygulamalara karşı, bilimsel, demokratik, nitelikli bir eğitim yaratmak için, tüm eğitim emekçilerini ekonomik ve sosyal açıdan doyuran bir alternatif yaratılmadığı sürece, eğitimde yaşanan sorunların artarak devam edeceği unutulmamalıdır. Çözüm açıktır; eğitim ve bilim emekçilerine insanca yaşayabilecekleri, kendilerini yenileyerek daha nitelikli hizmet verebilecekleri çalışma ve yaşama koşulları yaratılmalı, bunun için de başta maaşlar olmak üzere mesleki ve özlük hakları açısından insan onuruna yaraşır bir düzeye yükseltilmelidir.

    EĞİTİM SEN’in nitelikli eğitim için talepleri nelerdir?

    Bütçeden eğitime ayrılan pay arttırılmalı, okullara yeterli ödenek ayrılmalıdır

    Eğitim kamusal bir hizmettir. Eğitimin nitelikli hale getirilmesi, herkes için parasız, ulaşılabilir ve nitelikli olması, kamunun en temel görevlerindendir. Bugün, eğitimin kamusal niteliği ortadan kaldırılıyor. Bir yandan eğitim özelleştirme/ticarileştirme yoluyla sermayeye açılırken diğer yandan da kamu hizmetinin yerine getirildiği eğitim kurumlarına yeterli destek sunulmuyor. Bunun sonucu olarak kamusal eğitim çöküyor. Kamusal hizmetin yok edilmesi, toplumda var olan eşitsizliklerin derinleşmesi ve sürekli hale gelmesi anlamına gelmektedir. Kamusal hizmetler korunmalı ve geliştirilmelidir, bunun için bütçeden eğitime ayrılan pay arttırılmalı, okullara yeterli ödenek aktarılmalıdır. Bütçe dağılımında halkın ihtiyaç ve talepleri temel belirleyen olmalı, IMF ve Dünya Bankası’nın emirleri ile bütçe düzenlenmesinden vazgeçilmelidir.

    Eğitimin özelleştirilmesine yönelik uygulamalardan vazgeçilmelidir

    Eğitimin özelleştirilmesi, herkesin eğitim hakkında yararlanmasının önüne geçmek demektir. Eğitimin bir piyasa faktörü olarak ele alan neo liberal yaklaşım, ‘eğitimi’ satılır bir meta olarak tanımlayarak, eğitim sürecini ticari bir ilişkiye dönüştürüyor. AKP hükümetinin özel okulları destek yasasını ısrarla gündeme getirmesi, kamusal eğitim anlayışının özel eğitim anlayışının merkeze alınması çabasıdır. Özelleştirmeye yönelik uygulamaların anlamı, parası olmayanların eğitim hakkının ellerinden alınması anlamına gelir. Özelleştirme uygulamalarına son verilmeli, kamusal hizmet anlayışı geliştirilmelidir.

    İkili eğitimden tekli eğitime geçilmeli, sınıf mevcutları en fazla 24 öğrencili olmalıdır.

    Kalabalık sınıflar, Türkiye’de eğitim hizmetinin yıllardan bu yana yaşadığı temel sorunların başında gelmektedir. Pek çok Avrupa ülkesinde sınıf mevcutları 24 iken, ülkemizde hala 60 kişilik sınıflar bulunmaktadır. Almanya’da 24, Yunanistan’da 24, İspanya’da 26, İtalya’da 22, Portekiz’de 22 kişilik sınıf mevcutları varken, Türkiye’de hala 45-50 kişilik sınıflarda eğitim verilmektedir. Kalabalık sınıflarda eğitim öğrenciler kadar öğretmenleri de olumsuz etkilemekte, verilen eğitim hizmetinin niteliğini olumsuz etkilemektedir. Nitelikli eğitim için sınıf mevcutlarını 50 öğrencili değil, 24 öğrencili olması sağlanmalıdır.

    Anaokulu ve ilköğretim öğrencilerine günlük ücretsiz süt verilmelidir.

    Eğitimin tüm aşamalarında sağlıklı beslenme önemlidir. Ancak özellikle anaokulu ve ilköğretim birinci kademe öğrencilerinin diğerlerine göre daha dikkatli ve sağlıklı beslenmeleri gerekmektedir. Eğitimde başarılı olabilmek için beslenmenin ne kadar önemli olduğu bilim çevreleri ve beslenme uzmanları tarafından sık sık dile getirilmektedir. Bu amaçla tüm anaokulu ve ilköğretim birinci kademe öğrencilerine ücretsiz olarak günlük süt verilmelidir.

    Eğitim emekçilerinin aldıkları tazminatlara ilişkin oranların en az yüzde elli arttırılmalı; hizmetli ve memurlara, yaptıkları işlerin niteliği göz önünde bulundurularak, ek özel hizmet tazminatı ödenmelidir.

    Eğitim emekçileri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadırlar. Eğitim süreci içerisinde tanımlı görevleri dışında, neredeyse günlük hayatlarının tamamına yayılan bir hazırlık içerisinde olan eğitim emekçilerine ödenen tazminatlar en az yüzde elli arttırılmalıdır. Hizmetliler, normal görevlerinin dışında kalorifer yakma, şoförlük, gece bekçiliği ve yöneticilerin özel işlerini yapmakla görevlendirilmektedir. Bunun karşılığında ücret, yevmiye, yolluk, yiyecek ve giyecek yardımı yapılmamakta ve fazla mesai ücreti ödenmemektedir. Eğitim sisteminin önemli yapı taşlarından birisi olan memurlar ciddi sorunlar yaşamaktadır. Diğer eğitim çalışanlarıyla aynı ortamda bulunan ancak eşit haklara sahip olmayan memurlar, kendilerine yüklenen her türlü angaryayı, tartışmasız yerine getirmekle yükümlü sayılmaktadır. Hizmetli ve memurların yıllardır süren mağduriyetlerini gidermek amacıyla yaptıkları işlerin niteliği ve çalışma koşulları göz önünde bulundurularak, ek özel hizmet tazminatı ödenmelidir.

    Üniversitelerde, başta araştırma görevlileri olmak üzere, iş güvencesinden yoksun olarak çalışan tüm üniversite çalışanları kadroya alınmalıdır.

    YÖK Kanunu’nun 33/a maddesince atamaları yapılan Araştırma Görevlilerinin kadro durumları, aynı kanunun 50/d maddesine çevrilmek istenmektedir. Bu düzenlemeyle Araştırma Görevlileri iş güvencesinden yoksun bırakılmakta ve bilimsel üniversite işini kaybetme korkusu duyan genç bilim insanlarının gelecek kaygılarına feda edilmektedir. Yapılan işlem hukuksuzdur ve yasalara aykırıdır. Araştırma görevlileri iş güvencesine kavuşturulmalı, tüm sosyal haklardan eksiksiz yararlanmaları sağlanmalıdır.

    Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasından derhal vazgeçilmeli, sözleşmeli çalışan öğretmenlere kadro verilmeli, tüm öğretmenlerin kadrolu istihdam edilmelidir.

    Benimsenen ekonomi politikalarının bir parçası olarak, güvencesiz ve esnek çalışma uygulamaları çalışma hayatının esası haline gelmeye başladı. Bu uygulamalar eğitim alanında da sözleşmeli öğretmenlikle ile gerçekleştiriliyor. Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasına son verilmeli, bugün eğitimin ihtiyacı olan öğretmen açığı kadrolu olarak karşılanmalıdır.

    Eğitimde Kadrolaşma Değil, Demokratik Yönetim Anlayışı Benimsenmelidir

    Eğitim Sen, eğitim yöneticilerinin siyasilerin bireysel istek ve takdirlerine göre değil, önceden belirlenmiş bilimsel esaslara göre ve yapılacak demokratik seçimlerle belirlenmesini savunmaktadır. Okul yöneticileri yapılacak seçimler sonucunda en fazla iki dönem (4+4) için seçilmelidir. Her iktidar değişikliği döneminde yaşanan yoğun siyasal kadrolaşmaların önüne ancak bu şekilde geçilebilir. Nitelikli bir eğitim için eğitim yönetiminde yaşanan olumsuzluklar, ancak demokratik yönetim anlayışının benimsenmesi ile azaltılabilir


    Eğitime Hazırlık Ödeneği Tüm Eğitim ve Bilim Emekçilerine Ödenmelidir

    Her eğitim-öğretim yılı başında öğretmeni, hizmetlisi ve memuruyla tüm eğitim ve bilim çalışanları, yeni eğitim yılına yönelik olarak hazırlıklar yapmaktadırlar. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Sadece öğretmenlere “eğitime hazırlık ödeneği” ödenmektedir. Eğitim Sen, sadece öğretmenlerin değil, tüm eğitim ve bilim çalışanlarının, Yurt-Kur çalışanlarının eğitime hazırlık ödeneğinden eşit olarak yararlanmasını talep etmektedir. Eğitime hazırlık ödeneğinin bir maaş tutarında ve yılda iki kez ödenmesini istiyoruz.

    Kurumunuz olarak hukuka aykırı olarak gördüğünüz hükümler karşısında yasal başvurularınız oldu mu?

    Son günlerde yayımlanan yasal düzenlemelerden üyelerimizin tepkisini çeken, hukuka aykırı olan hükümlere karşı açtığımız ve açacağımız davalar ve içerikleri şöyledir:

    1. Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği. Bu yönetmelikle, ortaöğretim öğretmenlerinden önceki yönetmelik deki 20 yılını doldurmuş bayan ve 25 yılını doldurmuş bay öğretmenlerin nöbetten muaf olduklarına ilişkin düzenlemeler çıkartılmıştır. 29.09.2009 da dava açıldı.
    1. Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin Yönetmelik’ teki aynı kurumda en az beş yıllık çalışma sürelerinin tamamlayan eğitim kurumu müdürlerinin zorunlu yer değiştirmelerine ilişkin 22, maddesine ve üyelerimizden gelen yazılı uyarılar üzerine dikkatimizi çekecek diğer hukuka aykırılıklara karşı 12 Ekim 2009 tarihinde dava açılmıştır.
    2. Milli Eğitim Bakanlığı Orta öğretim Kurumları haftalık ders Çizelgelerinin Talim ve Terbiye Kurulunun 11.09.2009 gün ve 151 sayılı kararında Resim/Müzik/Beden eğitimi derslerinden yalnız birisinin seçmeli ders olarak 9. sınıfta seçilmesi ve dört yıl boyuncu aynı dersi almalarına ilişkin hükme ve bu düzenlemedeki üyelerimizce dikkatimize sunulacak diğer hukuka aykırılıklara karşı en geç 11.11.2009 tarihine kadar dava açacağız..
    3. Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Fen Liseleri, Sosyal Bilimler Liseleri, Güzel Sanatlar ve Spor Liseleri İle Hor Türdoki Anadolu Liseleri Öğretmenlerinin Seçimi ve Atanmalarına Dair Yönetmeliğin sınavda 40 puanla başarılı sayılmaya ilişkin komik hükmü ile 2006 yılında sınav kazanmış müdür yardımcısı adaylarının haklarının saklı tutulmamasına karşı da dava açacağız. En geç 19.11.2009 gününe kadar açacağımız dava için yazılı önerileri bekliyoruz.
    1. Ulaştırma Bakanlığınca yayımlanan Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin, kullanılacak araçların yaşının 12’den 20ye çıkarılmasına ve Rehber Personel için eğitim düzeyinin liseden ilköğretime indirilmesine ilişkin hükümlerine karşı da 17.11.2009 tarihine değin dava açacağız.

    Peki sonuç olarak toparlamamız gerekirse son sözleriniz ne olacaktır?

    Bugüne kadar sendikamız tarafından, değişik konu başlıklarında eğitimin içinde bulunduğu sorunları ele alan raporlar hazırlanmıştır. Hazırlanan raporlarla tespit edilen ve eğitim alanında yaşanan bazı ilginç ve çarpıcı sonuçlar kamuoyu ile periyodik olarak paylaşılmaktadır. Hazırladığımız raporlar ve yaptığımız araştırmalara dayanarak, eğitimde özellikle AKP döneminde ciddi bir ticarileştirme ve özelleştirme furyasının yaşandığını söyleyebiliriz. AKP döneminde eğitimin finansman kaynaklarına göre dağılımında halkın payı sürekli artmış, eğitimde maliyetin faturası her geçen yıl daha fazla oranda velilerin sırtına yıkılmıştır. Türkiye’de elde ettikleri gelire göre velilerin yaptığı eğitim harcamaları oranı diğer ülkelerden çok yüksek oranda seyretmektedir. Bu tespitimizi OECD rakamlan da doğrulamaktadır.

    Eğitimin sorunları elbette sadece yukarıda sıralananlarla sınırlı değildir. İşin düşündürücü yanı, siyasi iktidarın yıllardır eğitim sorunları karşısında “üç maymunu” oynaması, Eğitim Sen’in sorunların tespiti ve çözümüne yönelik eleştiri ve önerilerini görmezden gelerek, “kendi bildiğini okumaya” devam etmesidir.

    Bir insan hakkı olarak ve kamusal bir hak olarak baktığımızda “eğitim hakkı”nın ülkemizde, devletin sorumluluğunda bir hak olmaktan çok, parası olanlar için bir “fırsat” olduğu açıktır. Herkesin, eğitim hakkından eşit ve parasız şekilde yararlanamadığı dikkate alındığında, ülkemizin eşit, parasız, nitelikli eğitim açısından, diğer ülkelerle kıyaslanamayacak kadar geride olduğu söylenebilir.

    Eğitim sistemi, her kademeden öğretmenler, farklı statülerdeki üniversite çalışanları, memurlar ve yardımcı hizmet personeli ile bir bütündür. Çünkü tüm eğitim ve bilim emekçileri, aralarındaki statü farklılıklarına rağmen, benzer ekonomik ve sosyal sorunları yaşıyor, bir taraftan sorunları ile uğraşırken, diğer taraftan görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Eğitim sisteminde yaşanan sorunlar tüm eğitim emekçilerini olumsuz etkilemektedir. Yıllardır grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı mücadelemizin ne kadar haklı olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Siyasi iktidarlar, kendilerini zorlayacak bir gücü karşılarında görmeyince sorunların çözümü için adım atmamaktadır. Eğitim sisteminin içinde bulunduğu sorunların aşılması, Türkiye’de eğitimi hak ettiği noktaya taşımak, ancak gerçekleştirilecek köklü değişikliklerle olanaklı olabilir. Bu nedenle eğitim sisteminde yapısal değişiklikler gereklidir. Okul öncesi eğitimden başlayarak eğitim yatırımlarına, ders kitaplarının hazırlanmasından eğitim yöneticilerinin belirlenmesine; sınıf mevcutlarından eğitimin bilimsel, demokratik, laik yönünün geliştirilmesine; derslik, okul, öğretmen açıklarından eğitimin genel bütçe içindeki payına kadar, eğitimin hemen her kademesinde köklü bir değişime gereksinim vardır.

    Eğitim Sen Kozan İlçe Başkanı Sayın Mehmet Kınalı bu hafta KozanBilgi.Net’in konuğu olduğu kendisini sorularımızla bayağı terlettik. Fakat bize gerçekten çok bilimsel cevaplar verdiler. Kendilerine tekrar teşekkür ediyorum.

    Türkeş bey müsaade ederseniz ben de son bir şey söylemek istiyorum. Özellikle bizlere vakit ayırıp kurumumuz hakkında vatandaşlarımızı bilinçlendirdiğiniz ve bizleri KozanBilgi.Net okuyucuları ile bir araya getirdiğiniz için özellikle şahsınıza teşekkür ediyor, KozanBilgi.Net üyelerine ve ziyaretçilerine saygılarımı sunuyorum.

    Evet haftaya yeni bir konukla bir arada olmak üzere bu hafta sizlerden ayrılıyorum.

    Hoşça kalın.

    Türkeş MANGA
    KozanBilgi.Net Kurucusu ve
    Genel Yayın Yönetmeni

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.