DOLAR 12,49023.08%
EURO 14,12024.02%
ALTIN 712,563,27
BITCOIN 685071-0,63%
Adana
17°

PARÇALI BULUTLU

17:46

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Ali Cinan

Ali Cinan

26 Ekim 2021 Salı

EĞİTİM Mİ ÖNEMLİ, KARAKTER Mİ ?

EĞİTİM Mİ ÖNEMLİ, KARAKTER Mİ ?
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Padişah, baş vezire sormuş:
– ‘Eğitim mi önemli, karakter mi?’
Vezir hemen cevap vermiş:
– ‘Karakter önemlidir sultanım!’
Padişah, memleketin her yanına tellallar göndermiş:
– ‘Duyduk duymadık demeyin… En iyi hayvan eğiticisine 100 kese altın ödül verilecek!’
Yapılan elemelerden sonra bir kişi, ‘ülkenin en iyi hayvan eğiticisi’ olarak Padişah’ın huzuruna çıkmış. Padişah sormuş:
– ‘Bir kedi ’ye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretirsin?’
– ‘Altı ayda öğretirim padişahım!’
Aradan altı ay geçmiş. Eğitici huzura alınmış. Padişah sormuş:
– ‘Öğrettin mi?’
– ‘Öğrettim padişahım!’
Saray erkanı toplanmış. Hünerli kedi elinde tepsiyle servis yapmaya başlamış. Tam baş vezirin önüne geldiği zaman padişah sormuş:
– ‘Ey vezir! Söyle bakalım, eğitim mi önemlidir, karakter mi?’
Vezir, padişahın sorusuna cevap vermeden önce, kaftanının altında hazır tuttuğu bir fare’yi yere bırakmış. Kedi, fareyi görünce tepsiyi attığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış. Altı aylık eğitim de boşa gitmiş. Vezir, padişahın sorusuna cevap vermiş:
– ‘Karakter önemlidir sultanım!.

Önünde bir fare gördüğünde her şeyi unutan bu kedi gibi, eline bir fırsat geçtiğinde çıkarının peşinde koşan, dinini bile satan, eğitimli fakat karakteri bozuk insanlardan da Rabbim ümmeti korusun!’.
Amin!

Devamını Oku

İnsanlığın Korkulu Rüyası Salgın Hastalıklar

İnsanlığın Korkulu Rüyası Salgın Hastalıklar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her devirde binlerce insan grip, veba, kolera, tifüs gibi bulaşıcı ve salgın hastalıklardan hayatını kaybetmiştir. Her ne kadar asırlar, devirler değişse de hastalıklar tarih boyunca hep kendinden söz ettirmeyi başarmıştır.

Salgın hastalıkların geçmişi, insanlık tarihi kadar eski. Salgınlar yüzünden, bugüne kadar milyonlarca insan hayatını kaybetmiş durumda. Savaşlarda ve tabiî afetlerde ölenlerden çok daha fazla insan, salgın hastalıkların pençesinden kurtulamamıştır.

Doğrudan doğruya, bir insandan diğerine geçebilecek virüslerin yayılması kolay ve çabuk olmuştur. Büyük istilalar, Haçlı seferleri gibi büyük savaşlar, yani insan topluluklarının geniş ölçüde bir araya gelmesi ve yer değiştirmesi nasıl Ortaçağ’da korkunç salgınların görülmesine sebep olduysa 19. asırdan sonra da deniz yolculuklarında hızlı buhar gemilerinin kullanılmaya başlaması ve Süveyş Kanalı’nın açılması, malların yanı sıra mikropların da bir limandan ötekine kolayca taşınmasına imkan vermiştir. Günümüzde farklı ülkelere giriş çıkışların çok fazla olması, hastalıkların yayılmasını iyice kolaylaştırmıştır.

Hastalıklar her devirde olmuş, binlerce insan veba, kolera, tifüs, cüzzam, frengi, sıtma gibi bulaşıcı ve salgın hastalıklardan hayatını kaybetmiştir. İşte tarih boyunca en çok can alan hastalıklardan bazıları…

Kara Ölüm (Veba)

İlk veba salgını olarak kabul edilen, Filistin’deki Betsemeş salgını 50 bin kişinin ölümüne sebep olmuştur. Taun adı verilen veba, tarih boyunca milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, kimi zaman kıtalarda egemenlik kurmuş ve büyük göçlerle toplulukları sağa sola dağıtmıştır. En korkunç veba salgını 1346-1353 yılları arasında meydana gelmiştir. Çin kaynaklı bu salgının bütün Asya kıtasını kaplamasıyla 25 milyon insan ölmüştür. Öyle ki, İpek Yolu boyunca dolaşan ve Kırım’dan bütün Avrupa’ya yayılan ‘Kara ölüm’, 75 milyonluk nüfusunun üçte biri yok olan Avrupa’nın yapısını değiştirmiştir.

Veba, Anadolu topraklarında da şiddetli salgınlar şeklinde ortaya çıkmıştır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Anadolu’nun çeşitli yerlerinde veba salgınları olmuştur. 1429’da Bursa’da meydana gelen salgında çok sayıda insanla birlikte, şehrin önemli şahsiyetlerinden olan Emir Muhammed Buharî, Mevlânâ Şemseddin Fenârî ve Hacı İvaz Paşa da vefat etmişlerdir.

“Beter bir felaket şu veba!” dedirtecek olan bu hastalıktan, 1750 yılında İstanbul’da günde bin, bin iki yüz kişi ölmüştür. 1762’de de Diyarbakır’da 50 bin kişi yine vebadan hayatını kaybetmiştir.

Kolera Galibiyeti (!)

Tarih nelere şahit. Öyle gözüküyor ki insanların birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmaları gibi hastalıklar da daha çok ne kadar insan öldürebiliriz onun hesabını yapmışlar adeta. Dünya çapında yüzyıllar boyunca diğer salgın hastalıklara galip olan “Kara Ölüm” vebanın saltanatı, 19. yüzyıl sonlarında sarsılmış; tahtını koleraya bırakmaya başlamıştır.

1817 yılından sonra dünyada yayılmaya başlayan kolera salgını, Türkiye’ye de sirayet etmiş ve büyük kayıplara sebep olmuştur. Türkiye’de ilk kolera salgını 1830-1831 tarihlerinde görülmüş ve İstanbul’da 5-6 bin kişinin ölümüne sebebiyet vermiştir. 9 Eylül 1847’de Trabzon’da ortaya çıkan salgın, alınan bütün karantina önlemlerine rağmen İstanbul’da görülmüş, daha sonraları ise Karadeniz sahili ve bütün İstanbul’u kuşatmış, oradan Rumeli’ye, Balkanlar’a ve Anadolu’ya yayılmıştır. Ortaya çıkmasıyla kısa sürede dünyaya yayılan kolera, 1910 yılında neredeyse Osmanlı topraklarının tamamında görülmüş, 5688 hasta vakası ve 5377 ölüm gerçekleşmiştir.

Orduların Sinsi Düşmanı: Tifüs

Genellikle temiz olmayan ve aşırı kalabalık yerlerde yaşamaktan, açlık ve yorgunluktan kaynaklanan tifüs, orduların sinsi düşmanı ve korkulu rüyası olmuştur. 1489’da Granada’da İspanya Kralı Ferdinand’ın ordusunda 17 bin asker tifüsten ölmüştür. Çok enteresandır ki savaşta ölen askerlerin sayısı sadece ve sadece 4 bindir. 1528 yılında Fransızlar, Napoli’yi kuşattıklarında tifüs salgını çıkmış ve 30 bin asker tifüsten telef olmuştur. Temizliğe son derece dikkat edilen Osmanlı ordusunda ise, son dönem hariç, bu tür salgınlara rastlamak hemen hemen mümkün değildir.

Cüzzam Korkusu

Cüzzam hastalığının ilk kez ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinemezken, ilgili ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 600’lü yıllara dayandırılmaktadır. Hastalık yaygınlaşmaya başladıkça cüzzamlılar, halk arasından dışlanmışlar, tedavisinin bilinmediği dönemlerde yerleşim birimlerinden uzak yerlere hatta ıssız adalara sürülerek, buralarda kendi hallerine terk edilmişlerdir.



Diğer Salgın Hastalıklar

1465 yılında Sultan Mesut, ordusuyla birlikte Kilikya’ya girdiğinde – muhtemelen- sıtma salgınına uğramış; Napolyon’un Mısır seferinde Fransız ordusu Nil Nehri’nin hastalıklı sularından içerek dizanteri olmuş, 30 bin askerden 8.915’i ölmüştür.

1849 yılında ise İstanbul’daki hastanelerde tüberküloz vakaları hızla yayılan bir hale gelmiştir. Çiçek hastalığı; Çin’den Japonya’ya, buradan Kuzey Afrika’ya, oradan da ülkelerine dönen Haçlı orduları ile Avrupa’ya yayılmıştır. Bu hastalığın Amerika’da milyonlarca yerlinin ölümüne sebep olduğu bilinir. 1719-1723 tarihlerinde Avrupa’da çok şiddetli çiçek hastalığı hüküm sürmüştür. 18. yüzyılda 60 milyon kişi çiçek salgınlarından ölmüştür. Aynı tarihlerde Osmanlı topraklarında ise çiçek aşısı çok yaygın olarak bilinmekte ve uygulanmaktadır. Nitekim Avrupa, çiçek aşısını Osmanlı’dan öğrenmiştir.

Anadolu’ya frengi bilhassa 1829’da Rus orduları tarafından bulaştırılmış, ordunun savunmada kaldığı yerlerde hastalık mahallî olarak kalmış, fakat bunların yer değiştirme ve terhislerinde yurda yayılmıştır.

Kış Aylarının Yaygın Hastalığı: Grip

Çok eski tarihlerde, M.Ö. 415 senesinde, Sicilya’daki Yunan ordusunda görülen bir grip salgını kayıtlara geçmiştir. Bundan sonra her yüzyılda 2-3 influenza (grip) salgını dünyayı sarmış ve milyonlarca insanı öldürmüştür. 1729’dan beri dünyada şiddetli salgınlar görülmüş ve bunların çoğu Asya’da başlamış, oradan Avrupa ve Amerika’ya yayılarak 1-2 yıl sürmüştür. Bir başka grip salgını da 1889-1890 yıllarında Rusya’da ortaya çıkmıştır. “Rus Gribi” olarak adlandırılan hastalık, kıta sürede Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’ya yayılmış, 1 milyondan fazla insanın ölmesine sebep olmuştur.

Grip, tarihin yakın dönemlerinde de yüz binlerce kişinin hayatını yitirmesine sebep oldu. Birinci Dünya Savaşı sonunda başlayan salgın, öncekiler gibi Uzak Doğu’dan gelmişti. Çin’de, 1917 yılının son aylarında başlayan grip, Çin’i aşarak Japonya’ya gelmiş, sonra güney ve güneydoğuya yönelerek Hindistan, Türkiye ve Yakın Doğu’ya ulaşmıştır. Sibirya’dan başlayan diğer bir kol ise Rusya’ya ve Baltık sahillerinden de ticaret gemileriyle Amerika’ya sıçramıştır.

1918’de Avrupa’da ve öteki kıtalarda yaygın olarak hüküm süren grip salgınlarının yol açtığı ölümler inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Dünya talihinde bilinen en büyük salgın olan ve İspanyol gribi (Influenza A H1N1) diye adlandırılan bu salgında 20 milyon kilinin öldüğü tahmin edilmektedir. Dünyayı silip süpüren hastalık daha sonraki tarihlerde ise Asya’da 70 bin (1957), Hong Kong’da 700 bin (1968), İngiltere’de 30 bin kişinin ölümüne yol açmıştır. İspanyol gribi olarak isimlendirilen bu salgın domuzdan insana bulaşıyordu.

Hastalığa Karşı Tedbirler

İnsanlar, hayatlarını devam ettirebilmek için yakalandıkları hastalıklara karşı tedaviler geliştirmişler, ilaçlar bulmuşlardır. Eskiden, hastalıkların yayılmasını önlemek için alınan tedbirlerin günümüzde alınan tedbirlerden pek farkı yoktu. Hastalık, kalabalık yerlerde hızla yayılabildiğinden toplantılar yasaklanıyor, okullar tatil ediliyor, kütüphanelerde kitap dağıtımı durduruluyor ve ulaşım araçları dezenfekte ediliyordu. Daha sıkı tedbirler de vardı. Mesela el sıkışma suç sayılıyordu. ABD ordusunda sabahları sirke ve suyla gargara yapmak mecburi olmuştu. En yaygın korunma biçimi ise ağza takılan pamuklu maskelerdi.

Osmanlı’da salgın hastalıkların yayılmasını önlemek için okullarda bulunan talebelerin hususi doktorlar tarafından düzenli sağlık muayenesinden geçirilmesi, çevre temizliğine ehemmiyet verilmesi, hastalığa yakalanan fakir ve aciz kimselerin tedavisi için devlet tarafından hekim gönderilmesi, çocuklar için aşı kampanyaları düzenlenmesi, dış ülkelerden gelen bütün gemilere karantina uygulanması gibi tedbirler alınmıştı.

Bakkalların da Denetlenmesi…

Osmanlı Hükümeti, bazı bulaşıcı hastalıkların mekteplerde baş göstermesi ve gittikçe yayılması endişesiyle daha ciddî tedbirler almak zorunda kalmıştı. Bu sebeple bütün mekteplerde bulunan talebeler özel olarak tayin edil en doktorlar tarafından düzenli bir şekilde sağlık muayenesinden geçirilmiş ve -daha da önemlisi- talebeye yiyecek satan bakkallar da denetimden geçirilmişti.

Şehremaneti bünyesinde toplanan “Umumî Hıfzıssıhha Komisyonunun 11 Kasım 1894’te yaptığı toplantıda, eğitim ve öğretimden verimli sonuç alınabilmesi ve öğrencinin başarılı olabilmesi için kamu olarak bazı şartların ye sine getirilmesi gerektiği, bu şartlardan en önemlisinin -hatta birincisinin- ise, talebelerin sağlığının muntazam olarak kontrol altında tutulması olduğu vurgulanmıştır. Mektepler, bulaşıcı hastalıkların yayılmasına müsait olduğundan, salgınlarla mücadeleden iyi sonuç alınabilmesinin, mekteplerdeki sağlıkla ilgili kontrol ve tedbirlerin arttırılmasına bağlı olduğu belirtilmiştir.

Salgın hastalığın yayılmasını önlemek için belediyelerce tedbirler alınması, çevre temizliğine ehemmiyet verilmesi, hastalığa yakalanan fakir ve aciz kimselerin tedavisi için devlet tarafından hekim gönderilmesi, çocuklar için aşı kampanyaları düzenlenmesi, dış ülkelerden gelen bütün gemilere karantina uygulanması, salgın hastalık çıkan yerlere tedavi amaçlı giden doktorların kordon dışına çıkmadan kendilerini dezenfekte etmeleri, hac mevsiminde Hicaz bölgesinde salgın hastalıkların yayılmasını önlemek için hastanelerin ıslahı, yeniden inşası, eczane, eczacı ve doktor temini ile su yollarının ıslahı ve diğer gerekli tesislerin ihtiyaca cevap verecek surette donatılması, okulların temizlenmek üzere tatil edilmesi, gibi birçok önlem alınmış ve Eczahâne-i Amire eczacıları tarafından bitki özlerinden ilaçlar yapılmıştır.




Devletler arası savaşlar tarih boyunca çok çeşitli şekillerde cereyan etmiştir. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren kimyasal maddelerden üretilen silahların kullanılmasıyla savaşlar daha yıkıcı bir hâl almış-tır. Bunun yanında siyasî rekabet ve hâkimiyet mücadelesine biyolojik silahlar da eklenmiştir.

Son derece gelişmiş laboratuarlarda üretilen virüsler bu asırda insanlığı tehdit etmektedir. Bugün yaşananlar böyle bir tehdidin neticesi olmaktan uzak değildir. Bugün tabii olarak yayılan salgın hastalıkların yanında bir de hususi olarak üretilen virüslerin yol açığı hastalıklar vardır. Bu hastalıklara karşı üretildiği söylenen ilaçların ve aşıların da ne derece faydalı olduğu ve kimlere çıkar sağladığı da ayrı bir tartışma konusudur. ( Adem Fidan iktibastır )

Devamını Oku

Tuvalet adabı ( İstinca, İstinka, İstibra )

Tuvalet adabı ( İstinca, İstinka, İstibra )
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Ali Cinan

Evet arkadaşlar,
Hepimizin bildiği gibi her şeyin bir usulü adab-ı vardır.
Yemenin, içmenin, oturmanın, hatta
tuvaletin bile. İşte bu vesile ile bu yazımızı yazmaya çalıştık, bu yazımızı ele aldık.
Sizlerce de malümdür ki dinimiz temizliğe, temiz olmaya, temiz durmaya çok büyük bir değer vermiştir.
Konu itibarı veya başlık itibarı ile biraz abes gibi ama hayatımızda mutlaka bilmemiz
icap eden şeylerdir.
Sebebini düşündüğümüzde hemen kendimizde buluruz lakin yinede
hatırlatmakta faide hasıl olacağı kanaatindeyiz.
Temizlik İman’dandır mucebince temiz olmak için şarttır.
Her şeyin başıdır. O olmadan hiç bir şey olmaz, olamaz. Ne namaz olur, nede evrad-u ezkar.
O adab bilinmezse yani tam manası ile yapılmazsa her şey nafile.
Her şeyin başı temizlik, Hastalığın başıda …
Şimdide gelgelelim sadede…
Eğer kişinin ayağında çorap varsa önce çoraplar çıkarılır, çıkartılır. Pantolonun
( eşortman, pijama cesaire) paçaları yukarı sıvanır. Tuvalete sol ayakla girilir.
Girerken şu dua okunur:
“Euzu Billahi mine’l-hubsi ve’l-habais”…
okunur ve Kapı içeriden kilitlenir. İstinca, İstinka, İstibra yapılır. İstinka da ise
tuvalet kağıdından küçük bir parça koparılır. Kibrit başı büyüklüğünde top yapılır
ve idrarın çıktığı kanalın ucuna tampon olarak konur.
Daha sonra üst baş toplanıp sonra tuvaletten sağ ayakla çıkılır. Çıkarken de şu dua okunur:
“Elhamdü-lillahi-lezi ezhebe anne’l-eza ve afani min zalik”
Lavaboda eller yıkanır.
Üç beş dakika gezip dolaştıktan sonra yeniden tuvalete gidilerek konan kağıt atılır.
Kısaca İstinca, İstinka, İstibra.
İstinca; Bir kimsenin, def’i hacetten sonra pisliğin çıktığı yeri temizlemesidir.
İstinka; İstinca da mübalağa yapmaktır ki, bu da önce münasip kuru bir şeyle silmek,
sonra su ile yıkamak, sonra da kurulamakla olur.
İstibra; Erkeklerin idrar yaptıktan sonra erkeklik uzvundaki akıntıyı tamamen
kesip gidermeleridir. Bunun da en güzel şekli sıvazlamadan sonra, öksürmek,
bir miktar yürümek, bir yana eğilmek sureti ile olur.



Şimdi de bunlaarı biraz açalım.

İstincânın Yapılışı:

İstincanın en güzel şekli üç kademeli yapılanıdır:

Önce kuru olarak silmek, Sonra su ile yıkamak, Sonra bir parça tuvalet kağıdı koparılır.Sol elle necasetin çıktığı yer kuru olarak silinir

İstincâ su ile yıkamak suretiyle yapılacak ise önce el yıkanır. Daha sonra orta parmak şehadet parmağı ile küçük parmağın yanındaki parmağın üzerine gelecek şekilde yükseltilir ve bu şekilde yıkama işine başlanır. Daha sonra “bınsır” adı verilen parmağı da orta parmağın yanına getirip temizlik işi iki parmakla tamamlanır. Kirli mahallin arıtılması tamam olduktan sonra elini ikinci defa yıkar. Şâyet oruçlu ise, ayağa kalkmadan önce, bez veya tuvalette kullanılan kâğıt ile ıslak olan mahal kurulanır.

İstincânın Hükmü:

Arka veya önden çıkan pislik, çıktığı yerin etrafına bulaşmamış ise istincâ sünnettir. Şâyet mahrecinin etrafına bulaşmış ve makdârı da dirhem (3,2 gram) kadar olursa istincâ vaciptir. Dirhem ağırlığından daha fazla bir bulaşma olduğu tahmin ediliyorsa bu temizlik farz olur.

İstibrânın yapılışı ve hükmü:

Büyük ve küçük abdest yaptıktan sonra temizlenmektir. İdrardan ve necasetten temiz olma kurulanma demektir.

İdrarın tabiî halde çıkması tamam olduktan sonra, mevâddi-i gaitanın çıkış mahalli olan yerin ön tarafından tenâsül uzvunun ucuna doğru sıvazlıyarak, kanal içinde kalan sidiğin dışarı atılmasına çalışılır. Bu usul tekrarlanarak kurulandıktan sonra ayağa kalkılır ve kanal içindeki idrar kalıntılarını tamamen dışarı çıkarıp kurulanmaya devam edilir. Temizlik işinin bu noktasında, şahsa göre değişen veya daha faydalı olan bazı yöntemler vardır.

Şöyle ki: Bir mikdâr yürümekle, öksürmekle, yan tarafı üzerine uzanıp biraz istirâhât etmekle, yahut sağ veya sol ayağını çaprazlama olarak diğerinin üzerine atıp karın kısmı onun üzerine gelecek şekilde eğilip tazyik yapmakla içerde kalması ihtimâl’i bulunan idrar bakiyesinin dışarıya çakması temin edilir.

Kurulanma işi tamamlandıktan ve içeride idrar kalmadığına kesin bir kanâat hâsıl olduktan sonra sıra abdest almaya gelir. Bu gibi tedbirler almamadan ve kurulanma işi kesin bir sonuca ulaşmadan abdeste başlanacak olursa, endişe verici iki ihtimâl vardır:

Ya bu sırada veya daha sonra, içerde kalan sidik, sızıntı hâlide dışarıya çıkacak olursa abdestsiz namaz kılmış olur. Bu durumu önlemenin çâresi, usûlüne uygun bir biçimde istibrâ yapılmasıdır.

Erkegin istibra yapması farzdır . Kadında istibra icap etmez.

İstibra yapmadan alınan bir abdestten sonra veya abdest alma esnasında çok azda olsa idrar damlası çıksa veya idrar mahallinde bir yaşlık görülürseabdest bozulur.

Okuduklarımızı anlayıp, anladıklarımız ile de amel etmeyi nasip etsin Rabbim her daim…

Devamını Oku

Çocuklarınızı kim eğitiyor? Takip ediyor musunuz?

Çocuklarınızı kim eğitiyor? Takip ediyor musunuz?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

1980 öncesine gidiyorum.

Ortaokul öğrencisiyim.

Babam bizim evimize de televizyon aldı.

Sadece TRT var ve yayınlar siyah beyaz.

Günün birinde Charlie Chaplin’i keşfettik.

Filmin başından sonuna katıla katıla kahkaha atarak izledik dört kardeş.

Bir hafta sonu yine

Charlie Chaplin filmi vardı ve saatinin gelmesini dakika dakika sabırla çekiyorken babam:

Hadi herkes doğruca tarlaya! dedi.

Ama baba…Baba ne olursun filmi izleyelim,

Baba gidelim ama gelip filmi izleyelim…

Yalvardık.

Rahmetli babam kesin kararlıydı ve ısrarımız üzerine sesini yükselterek bizi tarlaya gönderdi.

Mısır tarlasında çalışırken ağlıyordum.

O filmi izleyemediğim için ağlıyordum.

Kalbimde bir yara olarak kaldı bu olay…

Yıllar geçti ve ben baba oldum.

Oğlum ve kızım komşulardan görünce benden de çizgi film kanalına abone olmamızı istediler.

Gözyaşlarımı hatırladım ve isteklerini ikiletmeden kablo tv’ye ve özellikle o çizgi film kanalı, jetix miydi o zaman, emin değilim, ona abone olduk. Aradan birkaç ay geçti.




O beni kapıya heyecanla koşup sevinçle karşılayan çocuklarımı arıyorum.

Koridorda omuzlarıma alırdım, güreşirdik, konuşurduk, beraber işler yapardık.

İlgileri, zekaları gelişsin diye tamir, düzenleme vb. işlerimde işin bir ucundan onlara tuttururdum.

Fakat kayboldular.

Neler oluyor? İzliyorum.

Tuhaf davranışlar gelişmeye başladı.

Öf püf ediyorlar.

Bizden büyüklermiş gibi hükmedici konuşuyorlar.

Eleştirebiliyorlar.

Bir tuhaf bencilleşme, bir acayip kibirlenme…

Bir pis maddeleşme, tatminsizlik…

Yemeği beğenmeme, istekleri olmayınca seslerini yükseltme, debelenme…

Birbirlerini öldürmece, satırla doğrayıp kazana koyup pişirip yemece oynuyorlar.

Bunları çektikleri videodan öğreniyorum.

Bunlar daha 6-10 yaşlarında…

Dehşete kapıldım.

Bunlar çocuk. Bunlar benim sevgili evlatlarım.

Ben terörist mi, cehennem odunu mu yetiştiriyorum.

Ben hain yetiştireceksem keşke doğmasalardı.

Aman Allah’ım.!

Korkunç bir şeyler oluyor.

Adeta elim ayağım titremeye başladı.

Ne yapacağımı şaşırdım.

Laf söylüyorum anlamıyorlar.

Çocukları izlemeye karar verdim.

Bir hayalet gibi takip ettim. Ne gördüm…

Günlerinin çoğu televizyon karşısında o kanalı izlemekle geçiyor.

Bir biri ardına çizgi diziler…

Büyücüler, tanrısal gücü olan, evreni yaratıp yok eden, avuçlarından ışıklı bombalar fırlatan yaratık suretinde tanrılar.

Gezegenleri yok eden şeytanlar…

Birbirlerinin eteğini kaldırıp bakan çocuklar…

Popo üzerine konuşmalar…

Aslında kendilerini ördeklerin getirmediğini konuşup nasıl olduğunu utanılacak şekilde ifşa eden sahneler…




Sadece çizgi diziler mi?

Çocuk animasyonları, oyuncaklar, neredeyse hepsi felaket.

Aman ya Rabbim.

Ben çocuklarımın beynini tamamen şeytanın eline teslim etmişim.

Şirk, küfür, dinsizlik, ahlaksızlık, fuhuş, kibir, bencillik, maddecilik, akla hayale gelebilecek ne kadar pislik varsa hepsi bu çizgi filmlerin içerisinde…

Sürekli her gün, sabahtan akşama kadar…

Ben güya ailemizin rızkı için işe gidiyorum ve çocuklarımı evde şeytan eğitiyor.

Nasıl bir dehşet yaşadım.

Derhal kabloları kestim.

Aboneliği iptal ettim.

Televizyonu yasakladım.

Kızdılar, karşı koydular.

Beton bir suratla dikildim karşılarına.

Dünyada yaşayacakları en büyük acı cehennem odunu olmalarından ağır olamazdı.

Çok şükür birkaç hafta içerisinde düzelip eskiye döndüler.

Enerjilerini boşaltacak zararsız yollar aradık.

Çocuklarınıza sahip çıkın.

Onları neyin nasıl yetiştirdiğini iyi takip edin.

Şimdilerde mantar gibi türeyen bacak arası meraklısı, ateizmi adamlık sanan kibir küpü, haddini bilmez insancıklar görüyoruz.

Bunlar bu milletin başının belası olacaklar, çok can yakacaklar.

Yazık oldu bu milletin bir nesline.

Çocuk diye acımak olamaz.

Acıya acıya çocuklarınızı cehenneme hazırlamayın.

Şeytani zevklerin içerisinde dinsiz yetiştirecekseniz bırakın çocuk yapmayın.

Kendi günahı insana yeter.

Elbette ne yapsak da evlatlarımızın hayırlı olmalarını garanti edemeyiz.

En azından kıyamet günü cenabı Allah’a verebileceğimiz cevabımız olsun.

İKTİBASTIR…

Devamını Oku

Din Kültürü kitaplarındaki bazı yanlışlar hakkında

Din Kültürü kitaplarındaki bazı yanlışlar hakkında
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Laik bir Cumhuriyet devleti olan ülkemizde dini eğitim için resmi kuruluş diyanet olmasına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığında Din ile ilgili tüm dersler neden Diyanet tarafından hazırlanmaz ya da en azından onaylanmaz? Gerçi diyanet işlerinde de ehli sünnet hassasiyeti kırmızı bir çizgi değil. O da başka bir mevzu. İnsan Hayat dergisinde ortaokul kitaplarındaki bir kaç yanlışa temas edilmiş.

Tevhid”, mânâ itibariyle “Birlemek, birkabul etmek” demek. Bir kimse Kelime-i tevhidi yani tevhid kelimesini söylemekle “Allah’ın bir olduğuna inandığını” açıklamış olur. Kelime-i tevhidin birinci kısmı olan “Lâ ilâhe illallah”m mânâsı “Allah’dan başka ilah yoktur” demektir. Bunu söylemekle “tevhid” yani Allah’ı birleme yerine gelmiş olur. Bunun bir de devamı var: “Muhammedün Resûlüllah”.

Dergimizin Haziran sayısında, “En azından doğru bilgiye saygı…” başlıklı yazımızda 4. sınıflarda ders olarak okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitabındaki bazı yanlışlara işaret etmiştik. O yazımızda her ne kadar sadece 4. sınıfta okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitabındaki yanlışlara işaret etmişsek de maalesef yanlışlar sadece bununla sınırlı değil. Daha üst sınıflarda okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitaplarında da birçok yanlışlara rastlamak mümkün. Misal olmak üzere bu yazımızda da o yanlışların bir kısmına işaret etmek isteriz. Önce şunu hatırlayalım:

Bir kimsenin Müslüman olması/olabilmesi/sayılması için “Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed Aleyhisselam’m Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna” inanmış olması şarttır. Müslümanlar, bu inançlarını kelime-i tevhidi söyleyerek ifade ederler. Kelime-i tevhid, bilindiği gibi “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” demektir. Öyleyse, bir kimsenin imanlı sayılması için “Muhammedün resûlüllah” demesi de şarttır. Bunun sebebi hikmeti nedir?

Buna benzer şöyle bir soru Hanefî mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Hazretleri’ne sorulmuş: “Yâ imam, bir kimse Allah’a inansa da Muhammed Aleyhisselam’a inanmasa bu kişinin vaziyeti nedir?”

İmam-ı Âzam Hazretleri şöyle cevap vermiş: “Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Çünkü, Allah’a inanan mutlaka onun peygamberine de inanır. Ama farzedelim ki böyle bir şey oldu da bir kimse Allah’a inandığı halde Hazreti Muhammed’e inanmadı… O zaman biz o kimsenin Allah’a da inanmadığına hükmederiz.”

Allah’ın peygamberine inanmamak Allah’a da inanmamak demek olduğundandır ki, İslam âlimleri tevhid kelimesinin, yani “Lâ ilâhe illallah”m devamında “Muhammedün Resûlüllah” da demişlerdir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, Allah’ın peygamberine inanmamanın, Allah’ı da inkâr etmek olduğunu şu ayeti kerimeyle haber veriyor: “Allah’ı ve peygamberini inkar edenler, (Allah’a inanıp peygambere inanmamakla) Allah’la peygamberinin arasını ayırmak isterler.” (Nisâ sûresi, âyet:150)

Bu girişten sonra şimdi 5. sınıflarda okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabının 20-21. sahifelerinde geçen bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Kitapta aynen şöyle deniliyor: “Kelime-i tevhidin söylenişi şöyledir: Lâ ilâhe illallah. Anlamı şudur: Allah’tan başka tanrı yoktur.”




Gördüğünüz gibi, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun, 20.05.2005 tarihli kararıyla 2005-2006 yılından itibaren 5 yıl süreyle ders kitabı olarak kabul ettiği bu kitapta, kelime-i tevhidin ikinci yarısı olan “Muhammedün Resûlüllah” kısmı yok. Gerçi kelime-i şehâdetten bahsedilirken “Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” diyerek Peygamberimiz’den bahsediliyor. Ama bu, herhalde bahsettiğimiz eksikliği ortadan kaldırmaz. Bu bir kişinin, “Allâhümme salli”yi eksik yazıp arkasından “Allâhümme bârik”i doğru yazmasına benzer ki bu da dinin bir yarısını bozmaya çalışmak olur.

İlköğretim çağındaki evlatlarımıza, kelime-i tevhidin yarısını öğretip yarısını öğretmemek, “Lâ ilâhe ilallah” dedirtip “Muhammedün resûlüllah” dedirtmemek de, basit bir mesele olarak ele alınmamalı diye düşünüyoruz. Zira kelime-i tevhid, kalpteki imânın kelimelerle dışa yansımasıdır.

Açık bir yanlış…

Bir de 6. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabına göz atıyoruz. İlk sahifede “Namaz Nedir ve Niçin Namaz Kılınır?” başlığı var. Okuyoruz, hemen ilk adımda bir yanlışla karşılaşıyoruz. Namaz hakkında şöyle bir tarif yapılmaya çalışılmış: “Bu ibâdet, duâ okuyarak bazı beden durumlarını kuralınca yineleyerek yapılır…” denilmiş.

Namazda dua okunuyorsa da aslolan namazda âyet okumaktır ve bu farzdır. Meselâ namazda okunan Sübhâneke bir duâdır ve okunması sünnettir. Ancak, farz dururken sünneti ele alarak, namazı âyet okuyarak değil de “Duâ okuyarak yapılan bir ibâdet olarak” tarif etmek elbette yanlıştır. Çünkü bir duâ olan Sübhâneke’yi okumayanın namazı olur; ama âyet okumayanın namazı olmaz.

Değerli okuyucular, bu sadece öğrencilere yanlış bilgi verildiğine bir misaldir. Böyle yanlışlar insanı sapkınlığa götürmez belki ama asıl büyük tehlike bunlar değil elbet. Bir de insanı sapkınlığa götüren tehlikeli bilgiler var. Şimdi de onların ne olduğuna bakalım.

Biliyoruz ki Allah’ın gönderdiği 4 büyük kitap var: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an-ı Kerim… Ve yine biliyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’den gayri diğer kitaplar insanlar tarafından değiştirilmiş ve ilâhîliğini kaybetmiştir. Dolayısıyla, günümüzdeki Tevrat, Zebur ve İnciller Allah’ın gönderdiği kutsal kitaplar değildir. Gerçek böyle olduğu halde, 6. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında bakın ne deniliyor: “Kutsal kitaplar; Kur’an-Kerim, Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Bu kitaplar günümüze kadar ulaşmıştır.” (Sa: 98)




İşte bu bilgi insanı sapkınlığa götürür ve kabul edilemez bir bilgidir. Çünkü Allah’ın gönderdiği Tevrat, Zebur ve İncil, günümüze kadar ulaşmış olmayıp insanlar tarafından bozulmuştur. İnsan eli ile bozulmuş olan bir kitap da asla Allah kelamı olarak kabul edilemez… Bütün dünyanın bildiği ve kabul ettiği gerçek böyle olmasına rağmen bu bilinmiyormuş gibi, “Kutsal Kitaplardan Öğütler” başlığı altında, Allah kelamı olmaktan çıkmış olan şimdiki bozuk İncil ve Tevratlardan örnekler verilmektedir. (Sa: 98…)

Tevrat, Zebur ve İndilerin kutsal kitaplar olduğu yazılmış ama şimdi bu isimlerle elde bulunan kitapların Allah’ın indirdiği kutsal kitaplar olmadığına dair tek kelime edilmiyor. Oysa bu yanlış, çocuklarımızı ebedî felâkete götürecek tehlikeli bir durumdur. Çünkü İslam inancına göre, Allah kelamı olan bir kitabın Allah kelamı olduğunu kabul etmemek, insanı nasıl iman dairesinden çıkarırsa, Allah kelamı olmayan bir kitabı Allah kelamı kabul etmek de aynıdır. Bu durumda, bu kitapları okuyan yavrularımız îmânî bakımdan çok ciddî bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyorlar.

Bir yanlış daha…

7. Sınıf Din Kültürü kitabında Kurban hakkında şu bilgi veriliyor: “İnsanlık tarihinde, hemen hemen bütün toplumlarda kurban geleneği vardır. Bu geleneğe göre önceleri, ilkel toplumlarda doğaüstü güçlere hayvan, yiyecek ve içecekler sunulmuştur……Bu tür yanlış uygulamalar ilâhî dinler tarafından yasaklanmıştır.” (Sa: 51)

Buna ne demeli bilmem…

Müslüman birinin yazmadığı bir metinden alıntı mı sorusunu akla getiriyor. Çünkü biz biliyoruz ki Âdem Aleyhisselam hem ilk peygamber hem de ilk insandır. Öyleyse ilk peygamber olan Âdem Aleyhisselam’a onun evlatlarına mı ilkel toplumlar deniliyor? Hâşâ Hazreti Âdem mi doğaüstü güçlere hayvan, yiyecek ve içecek sunuyordu? Yok, eğer Âdem Aleyhisselam’dan sonrakilere ilkel deniliyorsa o zaman da akla “İnsanlar zaman geçtikçe ilkelleştiler mi?” sorusu gelir. Bu durumda ilkel toplum diye kimlere deniliyor? Yoksa bu cümle evrime inanan, neslinin maymundan türediğine inanan biri tarafından mı yazılmıştı?
Bir de “Bu tür yanlış uygulamalar ilâhî dinler tarafından yasaklanmıştır” deniliyor. Bu bilgili kabul etmek de imkânsız. Çünkü Hazreti Âdem ilk insan ve ilk peygamber olup ilâhî din de onunla başlamıştır. Ondan önce insanlar olmalı ki, o insanların yanlışlarını Hazreti Âdem’in tebliğ ettiği ilâhî din yasaklamış olsun…

Bu arada, “İlâhî dinler” ifadesinin yanlış olduğunu da hatırlatmış olalım: Allah (c.c.) kendisi de tek, onun dini de tektir. Onun için, çeşit çeşit “İlâhî dinler” yok, tek “İlâhî din” vardır, o da İslamdır…

Bahsettiğimiz ders kitabında şu cümlelere de rastlıyoruz: “Allah zaman zaman peygamberler ve kutsal kitaplar göndererek insanları doğru yola iletmek istemiştir. Böylece tarih boyunca Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâmiyet gibi çeşitli dinler ortaya çıkmıştır.” Bu cümlelere de itiraz mecburiyetimiz var. Çünkü Allah’ın -hâşâ-İslâmiyetin dışında Yahudilik, Hıristiyanlık adında çeşitli dinleri yoktur ve bu dinler insanları doğru yola getirmiş de değillerdir. Yegâne hak din İslam’dır. Yahudilik ve Hıristiyanlık ise, Hazreti Musa ve Hazreti İsa’nın tebliğ ettiği hak dinin bozulmuş şeklinin ismidir.

Meselenin gerçek yüzü merak konusu…

Bir de şu cümleye bakınız: “Kur’an, İncil’in insanları doğru yola iletmek için gönderilen bir rehber ve öğüt olduğunu bildirir.”

İyi ama Kur’an’m bahsettiği bu İncil hangi İncil’dir? Allah’ın gönderdiği orijinal İncil değil mi? Hani şimdi nerede o? İnsanları doğru yola ileten İncilin, şimdi Hıristiyanların elindeki İnciller olmadığına niçin dikkat çekilmediği cidden meraka değer… Bu ders kitaplarında böyle yanlışların bol bol sergilenmesi ise ayrı bir merak konusu. Acaba diyor insan, bunun sebebi bilgi eksikliği mi yoksa başka bir şey mi?

İnsan ve Hayat

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

hiltonbet