DOLAR 9,3186-0.15%
EURO 10,86290.08%
ALTIN 532,330,49
BITCOIN 5825002,57%
Adana
27°

AÇIK

15:55

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Asuman'ın Not Defteri

Asuman'ın Not Defteri

27 Haziran 2017 Salı

Eski’nin Tadı

Eski’nin Tadı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yoğun bir gün. Bir sürü iş, bir sürü insan seni bekliyor. Ama sen onca yoğunluğun içinde memure bayanlardan işini yapmalarını bekliyorsun.

Burası Devlet Dairesi ve bir tanıdığın olmadığı müddetçe işin çabuk bitmez. Mecburen bekleyeceksin. Memure bayanların, bir yandan birbirlerine yemek tarifleri vermeleri ne kadar canını sıksa da. Senin gibi sırada bekleyen onca insanın sıkıntıları, kokuları seni bunaltsa da…

Pencerenin önüne gidiyor ve dışarıyı seyre dalıyorum. Burada her yer eski yapılarla dolu. onca yıla,
onca zamana dayanmışlar.Kim bilir daha önce burada kimler, nasıl hayatlar yaşadılar? ‘
‘Hadi o zaman; ne kadar o hayatları yaşamamışsan da eskiye bir dön” diyorum kendime…

Mesela esnaflar. Sabah ezanıyla kalkarlar. Önce camiye gider namazlarını kılarlar. Sonra da birbirlerinden den ayrılıp dükkanlarını açarlar. Bu ayrılık en fazla bir saati alır. Alırlar ellerine toz bezlerini, süpürgelerini başlarlar dükkanlarını temizlemeye. Ara sırada olsa dışarı çıkıp bir birlerine laf atmayı da ihmal etmezler. İşleri bitince müşterileri de yoksa yavaş yavaş dışarıya çıkarlar. Kimi taburesini alır kimi sandalyesini alır çıkarlar dükkanlarının önüne otururlar. Kimide dükkanını kalfasına bırakır önceki gün yenilmeyi sindiremeyen usta alır tavlasını rakibinin yanına gider. İşin mi çıktı kalfanda yok dükkanı da kapatamıyorsun. Korkma diğer esnaf arkadaş sen gelinceye kadar bakar. İşinden anlamasa bile sen gelinceye kadar idare eder. Mühim olan insanlıktır çünkü. Kimsenin başkasının ekmeğinde gözü yoktur.

O zamanın kadınları da ayrı. Eşerlerini işlerine yollayan kadınlar. Evlerini temizler, yemeklerini hazırlar, komşuya kahveye giderler. Öğle sonları da illaki birinde toplanılır. Kısırlar,pastalar.börekler. O gün, o toplulukta biri eksikse; yandı o zaman. Çünkü masaya o yatırılır,dedikodusu yapılır. Ama özel bir günün mü var? Korkma. Komşular yardıma hazır. Evdeki eksikleri onlar giderir. Kimin yemeği,
kimin pastası daha güzelse o komşunun işidir. Terlikler, sandalyeler,bardaklar,tabaklar komşular sayesinde tamamlanır. art niyet yoktur kimsede.
Mühim olan insanlıktır çünkü…

Akşam olunca,
mahallenin delikanlıları; bacılarını alır sinemaya giderler. Evde kalanlarda ailecek oturuyorlarsa eğer; demlenir çaylar,patlatılır mısırlar, geçerler evin büyüğünün karşısına,onun anlattıklarını dinlemeye… bu da genellikle ya dede ya da nine olur. Sevgi ve saygı hep iç içedir. İnsan olmak en mühümidir çünkü…

Ve ismimin söylenmesi ile yeni dünyama dönüyorum. Hani insanlığın beş para etmediği dünyama… Mühim olan insanlığın unutulduğu bu zamana.

İçimde ki öfke, eskilerin hatırlanmışlığı ile diniyor. Gülümsüyorum memure bayanlara. Şaşırmış halde bakmalarına rağmen..

Çünkü; mühim olan insanlıktır.
İnsan olabilmektir.

Devamını Oku

Büyümenin Türkçe Tarihi

Büyümenin Türkçe Tarihi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazar bir hikâye yazarken, yazdığı hikâye’nin birden fazla anlama geleceğini düşünmez, sadece yazar. Çünkü bir hikâye herkes de farklı anlam ve duygulara sebep olur. Okuyanları farklı farklı diyarlara sürükler. Kimi hikâye’nin tümünden etkilenirken, kimi bir kısmından, kimi asıl kahramandan, kimi etkisiz elemandan, kimisi de hikâyede kullanılan her hangi bir cümleden etkilenir. Bazen tek bir hikâye bazı kişilerde iz bırakıp tüm hayatlarına yansırken; bazen de okunuldukları an unutulurlar.

Murathan Mungan’nın Seçtikleriyle: Büyümenin Türkçe Tarihi isimli bu kitap elime; kendimi anlamsız bir şekilde yorgun, karma karışık olduğum bir dönemde elime geçti. Kısa hikâyeler olduğu için beynimi ve beni fazla yormayacağını düşünerek başladım okumaya… Yanıldım…

Bu kitap on bir yazarın beğendikleri hikâyeleri önce duygularını yazarak paylaştıkları sonra hikâyelerin kısaltılmış hallerini paylaştıkları bir kitap.  Kitabı elime aldığımda beni eski anılarıma götüreceğini, duygularımı ve beynimi zorlayacağını düşünmemiştim. İlk iki hikâyeden sonra neredeyse okumaktan vazgeçiyordum. Çünkü eski anılarımda hikâyeler beynime üzücü, stresli olayların konu alındığı, betimlemelerin, tanımlamaların fazla olduğu biraz ruhumu sıkan, sarsıcı olarak kazınmış…

Bu kitap da bahsedilen hikâyeleri en çok ortaokul zamanlarında okumuştum. O hikâyeleri okumamız için öğretmenlerimiz bize bir nevi baskı yaparlardı, hatta teşvik için ödüller bile verirlerdi. Onları okumak zor gelirdi ve üzerine birde özet çıkarıp anlatmak zorunda kalmak canımı çok sıkardı. Belki de dayatıldığı için sevmiyordum…

Yine de okurdum… Evde sıcacık sobanın başında; battaniye altına girer, çay veya kahve içerek o anların güzelleşmesini sağlardım. Hikâyelerin o ağır duygu yoğunluğuna rağmen ilk iki sayfadan sonra etkisi altına girerdim. Dış dünya ile tamamen bağlantım kopardı. Soluk almak için durduğum anlarda evdekilerin varlıkları, konuştukları konular, yaptıkları işler garibime giderdi. Çünkü hikâyenin etkisinden kurtulamazdım. Olaylar o kadar yoğun ve üzücü olurdu ki; gerçek hayattaki o vurdumduymazlıklara şaşar kalırdım. Kendimi hikâyelerden arındırıp gerçek dünyaya dönmem zaman aldığından; hikâyelerin yazıldığı o kitapların başından bazen, gergin, bazen üzgün, bazen kızgın, bazen küsmüş kalkardım…

Yine o hikâyeler sayesinde etrafımda ki her şeye farklı bakmaya başladım. Canlı cansız her şey farklı anlamlar kazandı. Bir çaydanlık herkes için bir çaydanlıkken bende çok fazla şey ifade etmeye başladı. Ne zaman yapıldı, kim akıl etti, ilk kimin oldu, hangi sofraları, hangi muhabbetleri şenlendirdi düşünür oldum. Birileri bir şeyler anlatırken bile o anlattıkları her ne ise gözümün önünde şekillenirdi. Sırf bu yüzden çok dalgın bir dönem geçirdim. Herkes bunu ergenliğe vurdu ama değildi çünkü bu durum hala devam etmekte.

O hikâyeleri okumak zorunda olmak bana duyarlılığı kazandırıp, görmenin görmek olmadığını öğretmiş olsa da tercihim okumamaktan yana olurdu. Mesela Ömer Seyfettin’in Kaşağı isimli hikâyesini okuduktan sonra, Yüksek Ökçeler ve Falakayı okumazdım. Çünkü ilk hikâye beni yeterince sarsmıştı, diğerleri ise altüst etmişti. Sonrasında ise diğer hikâyelerin okunması bana göre akıl işi değildi.

Belki de onun sayesinde hüzün ve acıdan nefret eder oldum. İnsanları üzecek her şeyden uzak durmaya başladım, şakalardan bile. Tek isteğim gülmek, gülümsetmek oldu. O günden bana iz kalan benimle özdeşleşen bir alışkanlık oldu.

Bu kitaptaki yazarların önce okudukları hikâyelerden nasıl etkilendiklerini anlatıp ardından hikâyeleri paylaşmaları çok güzel olmuş.  Fatih Özgüven de benim gibi Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden çok etkilenmiş. Hemen hemen benim yaşadığım duyguları yaşamış fakat bir farkla o tüm hikâyelerinde ki kadın faktörlerini daha çok dikkate almış ve bunu paylaşmış. Paylaşımının ardından Kaşağı’yı tekrar okumak o hikâyeye farklı gözle bakmamı sağladı. Onun sayesinde ne çok şey öğrendiğimi, yazımının ve hikâyelerinin hayatıma nasıl yansıdığını, bana nasıl yön verdiğini gördüm. Hikâyelerin, romanların, makalelerin vs. tek bir nokta da birleştirmeye çalışsa da herkesi farklı farklı etkilediğini bir kez daha öğrendim. Yenilendim…  Ve iyi ki okumuş dedim.

Kitap hiç bitmesin istiyorum. Bu yüzden imkânınız var ise siz de okuyun istiyorum

Devamını Oku

Tescilli Erkekten Uzakdur!

Tescilli Erkekten Uzakdur!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

En nefret ettiğim yazı konusu, kadın erkek ilişkileridir. Her ne hikmetse nefret ettiğim bu konuyu da ben sıkça yazarım. Aslında yazmak istemiyorum, konu gelip yakama yapışıyor veyaz beni diyor. Hal böyle olunca bana dizimi kırıp oturup yazmak düşüyor.

Şimdiki ilişkileri hiç beğenmiyorum. Samimiyetten aşktan uzak bir anda biti veren ilişkiler yaşanıyor. Ne aşkın kıymeti ne de karşıdaki insanın kıymeti biliniyor. Bunlara ilişki demekte pek doğru olmuyor. Bence resmen sapıklık. Önceden önemli olan sevgiyken şimdi tamamen beden. Sözde kız erkek ayırt etmeden herkesin ağzında sevgi var aşk var. Ama hayatlarında ne aşkın A sı, nede sevginin S si var. Yalan bir ilişkinin temeli. Ardından çiftlerin karşılıklı çıkarları, ne kopartırsam yanıma kar hesabı. Aldatma ise en vazgeçilmezi. Böyle bir durumda güvenden söz etmek sanırım büyük aptallık olur. Hal böyle olunca da ilişkilerin ömrü kısa oluyor.

İşin özü, ilişkilerde sadece erkeklere kızmıyorum. Kadınlara da çok kızıyorum. Fakat son zamanlarda öyle şeyler duyuyorum ki ister istemez, damarlarımda ki feminist kanı harekete geçiyor. Bir genç kız 25 yaşına kadar evlenirse evleniyor. 25 yaşından sonra evlilik kararı almak zorlaşıyor. Sanırım 25 yaşına kadar duygularınla hareket ediyorsun. İş 25 den sonrasına gelince duygu yerini mantığa bırakıyor. Bir kişiyi ne kadar beğenirsen beğen, ne kadar aşık olursan ol, bir yerde ufak da olsa bir pürüz gördüğün zaman ince eleyip sık dokumaya başlıyorsun. Zaten o yaşa kadar da bir çok olay görüyor, bir çok şey yaşıyorsun. Haliyle güven yerini güvensizliğe bırakıyor. Yine de öyle anlar oluyor ki, yeter artık diyorsun, birilerine inanmak güvenmek istiyorsun. Ölçüp, biçip, tartmak yok diyorsun. Bazen bu iyi sonuçlar verse de çoğunlukla kötü sonuçlar veriyor.

İşte bu kötü sonuçları yaşayanlardan bahsetmek istiyorum. Tam anlamıyla olmasa da ben de bir Güzin Ablayım. Bu bazen iyi olsa da bazen kötü oluyor. Çünkü sinirlerim geriliyor. Şuan revaçta, zengin, tip önemli değil, orta yaşlı, gece kuşu ve çapkın erkekler var. Böyle insanlara baktığınız zaman çevrelerinde birbirinden güzel kızlar oluyor. bu güzel kızlarda bir parmak şaklatmasıyla her şeyi yapacak kızlar. İlk anlar bu kişiler erkekler için çok cazip gelse de ilerleyen zamanlarda önemini yitiriyor. Zor olan ilgi çekiyor. Güzel olup olması da önemli değil. Kadın mı kadın… Kandırma taktikleri de aynen şu: ‘ ben artık bu hayattan çok sıkıldım. Ama uzun zamandır bu hayatın içerisinde olduğumdan alışkanlıklarımdan kolay vazgeçemiyorum. Vazgeçmek istesem bile arkadaşlarım rahat bırakmıyor. Fakat hayatıma ciddi anlamda biri girdiğinde, evimde beni bekleyen biri olduğunda eminim ki bu alışkanlıklarımdan daha çabuk vazgeçeceğim. Ne olur seni sevmeme izin ver.’ Bu ve buna benzer sözlerle yapıyorlar kızların yakalarına. Hatta öyle bir yapışıyorlar ki anlık nefes almalarına bile izin vermiyorlar. Kız bir hayır diyor iki hayır diyor olmuyor. Mantık ne kadar devrede olsa da ya olur mu olur. Bende yoruldum zaten bu hayattan bir birimize ilaç gibi geliriz düşünceleriyle kabul ediyor. İlk etapta her şey gayet iyi gidiyor. Aradan birkaç hafta geçiyor telefonun çalıyor:

– Asuman, bu adam beni deli ediyor!
– Neden, ne yapıyor?
– Baş başayken çok iyi. Ama ayrıldığımız anda araya anlamadığım bir soğukluk giriyor. Beni hiç aramıyor. Benim yanımdayken tüm arkadaşlarının telefonlarına cevap veriyor, fakat arkadaşlarının yanında bana cevap vermiyor. Bana tekrar dönmesi ertesi günü buluyor.
– At gitsin o zaman bu adamdan sana hayır gelmez.

Yine buna benzer bir örnekle başka arkadaşım geliyor yanıma. Hemen hemen aynı hikayeleri anlatıyor. İlkini duydum ya hemen uyarıyorum. Bak dikkatli ol tavizler verme diyorum. Ama bu farklı diye cevap alıyorum. Böyle bir cevabı da alınca bana bekleyip görmek düşüyor. Ve yanılmıyorum. Çok sürmeden o da aynı şikayetlere gelip bana dert yanıyor.. Son yine aynı oluyor…

Ve arkası hiç kesilmiyor. Sanki bir moda akımı gibi… Kişiler ve yerler farklı oluyor. Konu ise hep aynı.

Tamam zengin erkek arkadaşlarımda var hani az önce bahsettiğim tipler. Onların niyeti gerçekten evlenmek oluyor. aklı başında hoş bir bayan buldukları anda evlenmek istiyorlar. Fakat onlarında şikayeti bayanların kendilerine güvenmemeleri.

Şimdi burada hata kimde??? Kimi erkekler vardır onları çapkın olmaya kadınlar iter. Kimi erkeler vardır çapkınlık onların kanındadır. Ama adın bir kere çıkmaya görsün, güvenilmez bir şahıs olup çıkıyorsun.

Her türlü pisliği yapıp ardında temiz aramak ne kadar erkekliğe sığıyor anlamıyorum. Ve akıllanmak istediğini sakin huzurlu bir yuva kurmak istediğini söyleyip bayanların yakasına yapışan erkekleri de merak ediyorum. Aceba hiç yaşlanmayacaklarını mı düşünüyorlar? Ya da kesin kendilerine çok güveniyorlar kesin aptal bir kadın karşılarına çıkar ve istedikleri hayatı onlara verir. Bence böyle düşünüyorlardır ve böyle düşünmekte de haklıdırlar.

Bu durumlar karışık çorba gibi pek aklım ermiyor. Sinirleniyorum ve sinirlendiğim yanıma kar kalıyor. Bu durumlar için şunları söyleyebilirim:

Çevresinde çapkın olarak adlandırılan, hayatı hızlı yaşayan tescilli erkeklerden uzak durun. Bunlardan fayda değil zarar görürsünüz. Ama yok ben değiştiririm düşüncesi ile hareket edecekseniz keyfiniz bilir. Sonra kalkıp aşkı ve sevgiyi arama, yerden yere vurma…

Devamını Oku

İki Kadın

İki Kadın
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ne kadar kolay, bir insanın hayatını karatmak…

Ne kadar kolay, bir insanı canından etmek…

Ne kadar acı, özgür olduğunu düşündüğün bir ülke de; özgür olmadığını görmek…

Ve ne kadar zor, kadın olmak…

Zordur bu dünya da kadın olmak.

En büyük suçundur kadın olarak doğmak…

Her nerede ve hangi ülke de olursa olsun, yüz yıllardan beri hayatı en çok karatılan, canından olan, çeşit çeşit baskı ve zulümlere maruz kalan ne yazık ki kadınlar…

En çok değer verilmesi gereken varlıklara en aşağılık şeyler yapılmakta. Dünyanın her bir yerinde…

Ve yine dünyanın her yerinde tüm bu yaşanılanlara; eylemler yapılıyor, yazılar yazılıyor, tartışılıyor, konuşuluyor, çözüm yolları aranıyor. Lakin yine de engel olunamıyor.

Kadına en çok değer veren din olan İslamiyet’i yaşadığını söyleyen ülkelerde bile en aşağılık durumlara yine kadınlar düşürülüyor.

İki tip kadın var dünya da…

1) İşi, mesleği, yaşı vs. gibi bakılmaksızın şiddet gören, tecavüze uğrayan ve öldürülen kadınlar…

2) Çeşitli televizyon programlarında seviyesizce hareket ettirilip, kadınlığı aşağılatmak amacı ile kullanılan kadınlar…

Oysa öncelik 2. Sıradaki kadınlarda olmalı. İlk onların önüne geçilmeli. Televizyon kanallarında bin bir türlü yarışma programları yapılıyor. Ve başı hep kadınlar çekiyor. En seviyesiz, en kalitesiz hareketler sergileyenler programı en çok izletenler oluyor. Ve kanalara kazanç sağlıyorlar. Sonra haberler de kadınlara yönelik olan ve 1. Sıra da yer alan kadınları konu edip tartışıyor, bir nevi yaşanılanların önüne geçmeye çalışıyorlar.

Ne kadar acı bir ikilem ve ne kadar acı bir gerçek…

Hani suçu hep erkeklere atıyorlar ya. Ben artık böyle düşünmüyorum. Çünkü erkeği doğuran, yetiştiren ve eğiten bir kadın…
Kadın erkeği öyle bir eğitecek, ona öyle güzel sevgi verecek ki; erkek de o değeri kadına verebilsin. Bu bir zincirdir.
Şuan her hangi bir televizyon kanalını ve bir yarışma programını açın. Kavgayı, çirkefliği en çok sergileyenlerin kadınlar olduğunu göreceksiniz. Ve bunları izleyen, onları gören bir nesli düşünün.

Sevgisiz, saygısız, kin, nefret dolu bireyler yetişiyoruz farkında bile değiliz. Ve bu bireylerden oluşan; sevgi ve saygı dolu bir toplum bekliyoruz.

Biz kadınlar aslında erkeklerden çok daha güçlü, ne istediğini bilen, tuttuğunu koparan, yalnız başına bile birçok şeyin üstesinden gelebilen. Sevgimizle dünyayı değiştirebilen varlıklarız. Bu yüzden de erkeklerden baskı ve zulüm görüyoruz.
Tüm bu yaşanılanları yine bizler değiştirebilir; ortaya tek tip bir kadın çıkartabiliriz. Hak ettiği değeri görebilen kadınlar olabiliriz.

Erkekler suçsuzdur demiyorum. Bir insanın içi pisse, şerefsizlik damarlarında kan gibi geziyorsa, zihniyeti fakirse; hiçbir eğitim hiçbir sevgi onların önüne geçmez. Ama en azından sayılarını azaltır.

Sanırım bunun için de çok geç.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.