DOLAR 9,62801.56%
EURO 11,17931.35%
ALTIN 556,611,60
BITCOIN 5879994,34%
Adana
20°

PARÇALI BULUTLU

15:45

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Ayça Öztorun

Ayça Öztorun

11 Ağustos 2021 Çarşamba

Bin Çiçekli Bahçe Yaşar Kemal Anısına 4. Öykü, Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması Başvuruları Başladı

Bin Çiçekli Bahçe Yaşar Kemal Anısına 4. Öykü, Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması Başvuruları Başladı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Haber: Ayça Öztorun

BİN ÇİÇEKLİ BAHÇE YAŞAR KEMAL Kültür Şöleni dünyaca ünlü yazarımız Yaşar Kemal’in memleketi Osmaniye’de bir dizi etkinlikle anılıyor.

Osmaniye Anadolu Halk Bilimleri – Kültür Akademisi’nin geleneksel olarak düzenlediği kültür ve sanat bayramı Özgür İnsan ödülü, Özgür Film Festivali ve Yaşar Kemal anısına öykü, halk bilim ve şiir yarışmasıdır. 6 yıl önce aramızdan ayrılan ve 2007 yılında Özgür İnsan Ödülü sahibi olan Osmaniyeli ünlü yazarımız Yaşar Kemal anısına 2021 yılında da 4. kez yarışma düzenlenecektir. Bu kültür ve sanat bayramı, bugüne kadar geniş katılımlı toplantılarla gerçekleşiyordu. Ancak bu yıl, Covid 19 salgını nedeniyle katılımlı toplantılar ve ortak etkinlikler yapılamayacaktır. Yarışmaya katılan eserlerin jüri değerlendirme izlemeleri ile final değerlendirme toplantısı da online yapılacaktır. Koşullarda olası olumlu değişmelerin gerçekleşmesi söz konusu olduğunda yarışma ve festivalin sonuçlarının açıklanması ve ödül töreni, ödül alan yazarların katılımıyla yapılacaktır.

Seçici Kurul:

Öykü dalında Ahmet Kamacı, Kezban Şahin Taysun, Selim Özgül

Halk Bilim Dalında Nazmi Bayrı, Cemal Algan, İbrahim Çenet

Şiir Dalında Ali Ozanemre, Haydar Eroğlu, Halit Bedirboz

Kamuoyuna duyurulur…

Osmaniye Anadolu Halk Bilimleri – Kültür Akademisi adına; İbrahim Çenet — Osmaniye

ÖYKÜ, HALK BİLİM ARAŞTIRMASI VE ŞİİR YARIŞMA KOŞULLARI:

1) Yarışmaya katılacak eserleri konusu:

  1. Ülkelerin, halkların bağımsızlığı, özgürlüğü,
  2. Halk kültürü ve tarih,
  3. Çevre ve doğa,
  4. Özellikle dilin Türkçe olması temelinde olmalı.

2) Tema dışı eserler yok sayılarak değerlendirmeye alınmayacak.

3) Şiirler üç sayfa, öyküler beş sayfa, araştırı yazıları on sayfayı geçmemeli, 12 punto, A 4 boyutunda olmalıdır.

4) Katılım alt yaş sınırı 18. (18 yaş altı katılımcıların veli imzası olacak).

5) Yarışmaya katılacak eserler yayımlanmış ya da yayımlanmamış olabilir.

6) Finale kalan eserler bir yıl içinde tarafımızdan yayınlanacaktır.

7) Yarışmaya katılan yapıtlar, Anadolu Halk Bilim-Kültür Akademisince değerlendirilip Seçici Kurul’a sunulacak, kurul kararı kesindir. Her dalda 1.2.3. ve özendirme ödülü verilecek.

9) Ödül olarak konuya ilişkin bir özgürlük heykeli ve plaket verilecek. Ayrıca tüm katılımcılara katılım belgesi takdim edilecektir.

10) Eserlerin son başvuru tarihi 20 Eylül 2021’dir.

11) Bir yarışmacı en çok iki eserle katılabilir.

12) Katılımcılar eserlerini ad ve soyadlarını, özgeçmiş, adres, telefon, e-posta bilgilerini, yapıt yayınlanmışsa nerede ve ne zaman yayımlandığını belirten belge hazırlayarak 2 fotoğrafıyla birlikte bilgisayar ortamında bize göndermelidirler.

Not: Yarışmacılar iş bu — yarışma koşulları – belgesini çıktı alıp altını el yazısıyla; “koşulları okudum kabul ediyorum”  ibaresiyle ad ve soyadlarını yazarak imzalayıp bize yollayacaklardır. Ayrıca bir form aramaya ve doldurmaya gerek yoktur.

13 ) Yarışmaya katılım eseri ve istenen belgeler bilgisayar ortamında aşağıdaki adrese yollanır.

cenetibrahim72@gmail.com

14) Yarışma sonuçlarının açıklanmasıyla ödül töreni 23 ekim 2021 tarihinde Osmaniye -Anadolu Halk Bilimleri Kültür Akademisi Merkezi’nde yapılacaktır.

Bu şartnameyi bulabileceğiniz yerler: 1 – Akademinin aylık online yayın organı yereldenevrensele.com‘ un Kültür başlığından 2 — Anadolu Halk Bilim – Kültür Akademisi Facebook gurubu sayfasından 3– Çeşitli edebiyat dergi haberlerinden ve Google’dan ulaşabilirsiniz.

YARIŞMA İLE İLGİLİ BİLGİLENDİRME İLETİŞİM ADRESLERİMİZ AŞAĞIDADIR.

Yarışma sekretaryası Özgür Film Festivali sekretaryası Ali Yılmaz Tel: 0505 825 8618

İbrahim ÇENET – Kurum yöneticisi Anadolu Halk Bilimleri ve Kültür Akademisi, Çardak köyü / Osmaniye Tel: 0538-552 2992 Büro: 0328 -835 64 06 Mail: cenetibrahim72@gmail.com

Devamını Oku

Ayça Öztorun o geceyi anlattı

Ayça Öztorun o geceyi anlattı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanoğlunun çocukluğunda yaşadığı önemli olaylar bilinçaltında saklıdır. Bu olaylar kötü veya iyi olarak yaşamlarını etkiler ve dönem dönem kişinin psikolojik travmalar geçirmesine sebep olur.

On iki Eylül sabahı yatağımdan uyandım. Duvarda ki saate baktım. Daha geceye çok var dedim kendi kendime, daha geceye çok!

Yine geçmişi hatırladım.

Sanki ocağımıza düşen ateş şimdi içime düşmüştü. Dönem dönem yaşardım bunu. Ama 12 Eylül tarihi ruhuma çentik atılmış derin bir yara. Kabuk bağlamıyor bir türlü!

Babaannem geldi gözümün önüne ve gözlerim dolu dolu oldu. Babaannem oğlunu genç toprağa vermenin acısıyla dizlerine vuruyor, kar gibi beyaz saçlarını yoluyordu. Bir anne için ne büyük acı evladını toprağa vermek! Oysa ki her gün ellerini göğe kaldırır; “yavrularım beni tepeliyerek gömsün” derdi.

12 Eylül darbesinde babam İsmail Hakkı Öztorun, dava arkadaşlarıyla birlikte Barış Derneğinin yönetiminde oldukları için yargılanmış ve 12 Eylül den altı yıl sonra, 1986 da, kırk bir yaşında ecelinden önce ölmüştü.

Öldüğü gün mahşer yeriydi ortalık. Babaannem kuzusuna ağıtlar yakıyordu.
“Şu dağlardan haber gelsin,
yiğit yavrum gel nerdesin?
Anan karaları giydi, güzel yavrum gel nerdesin?
Haberlerin duymaz oldum,
ellerine değmez oldum,
anan ciğerin dağladı, yiğit kuzum sen nerdesin?
Sadece anan mı ağlar?
Eşin dostun sana yanar, anan ölsün yollarına,
gel aslanım sen nerdesin? ”

Oy! Dedim. Oy!
Gün gibi kulağımda o ağırlar…

Kendimi bu düşüncelerden arındırmalıydım. O dönemi gözümün önüne bile getirmek istemiyordum.
Yüzümü yıkamak için lavabonun yanına geldim. Ama ne yapsam da bilinçaltım izin vermiyordu, bize yaşatılan zulümlerden sıyrılmama.

12 Eylül’ü düşündüm. O iğrenç geceyi ve iğreti Evren’in öncülüğünde gerçekleşen darbeyi ve ertesi geceleri!
Babam darbe gecesi gözaltına alındıktan bir ay sonra serbest bırakılmış hemen ardından, Barış Derneği davasından hakkında tutuklama kararı çıkarılmıştı. Babam teslim olmayacaktı. Sivil polisler her gece evimize baskın düzenliyor, annemi ve biz küçücük dört kız çocuğunu acımasızca sorguya çekiyor, ağır kelimeler sarf ederek onurumuzla oynuyorlardı. Eve gelen asık suratlı sivil polis, kız kardeşim Asel’in elinden tutup lavabonun yanına götürdü. Kardeşim beş yaşlarında bir kız çocuğu. “Söyle bakalım baban bu lavabonun altında mı saklanıyor?”

Kız kardeşim ağlamaya başladı; “Benim babam kocaman adam, sizden de büyük, sığmaz ki o lavabonun altına!” Dedi. Aklı sıra kardeşimi şaşırtacak ve babamın kaldığı yeri söylemesini sağlayacaktı. Devrimci çocukları doğduğu gün bilir, ispiyoncu olmamayı, insan satmamayı.

Evet beş yaşındaki bir kız çocuğunun verebileceği en güzel yanıttı. 12 Eylül’de bedel ödeyen devrimciler, öyle büyüktü ki hepiniz çok korkmuştunuz. Bu nedenle beş yaşındaki çocuğa bile sormuştunuz İsmail Hakkı Öztorun’u.

Zindanlarda büyük bedel ödedin baba. Korktular sizlerden. Ulusumuzu aydınlık yarınlara taşımak için verdiğiniz mücadelelerden korktular. İşçi sınıfının, köylünün, fakirin hakkını sorduğunuz için korktular. Hırsız ve soysuz olmadığınız için korktular.

Her gece evimize yapılan baskınlarda, namluyu dört kız çocuğuna doğrulttuğunuz gecelerdeki soğuk yüzünüz, zemheri kıştan beterdi. 14 yaşındaki ablamı, babama karşılık Mamak emniyetine götürme çabanız, puslu gecelerin çakalına kesmiş suratlarınızla, ona ne yapmak istediğinizi, anneme ballandırarak anlatmanız ve annemin kartal olup, kuzgunların elinden yavrusunu alma mücadelesini ömrüm boyunca unutmayacağım. O polislerin ve amir olduğunu söyleyen kişilerin yüzünü gün gibi hatırlıyorum.

12 Eylül darbe, acı, hasret, zindan ve ölümler getirdi.
Kenan Evren’in onayı ile yaşı tutmayan gencin bir gecede yaşını büyütüp idam ettikleri, nice yiğitlerin işkence tezgâhlarından geçtiği kara tarih olarak hafızalarda kalacaktır.

Babam ve dava arkadaşları yurtsever, barışı savunan, her türlü savaşa ve totaliter sistemlere karşı, birbirinden donanımlı aydın insanlardı. BARIŞ onların ilkesiydi.

“Ulusal bağımsızlık, hiçbir gücün hiçbir ulusun buyruğuna peşkeş çekilemez. Ulusal bağımsızlık, Türk ulusunun ve onun bir bireyi olan bizlerin künyesine kazınmış namusudur.” diyen babamı, vatan peşkeşçisi kompradorlar sevmeyecekti ve tabi ki yargılayacaklardı. Kötünün bam teline dokunmuşlardı.
Savaş çığırtkanlığı yapıp, savaşı ticari rant haline getiren insanların ve emperyalist ülkelerin işine gelmezdi böyle düşünen insanlar.

Tarih yüz yılda geçse kötüyü yargılar ve unutmaz.

12 Eylül’ü kimse unutmadı unutmayacak. O dönem askeri mahkemelerde tek tip elbiselerle yargıladığınız insanlar, bu acıyı hak etmiyordu. Unutmayın ki kestiğiniz ulu çınarların fidanları da fidan vermeye durdular. Çoğalıyoruz ve nesilden nesile aktarıyoruz zalim darbenizi.

Tüm gün bu düşüncelerden sıyrılamamıştım. Saate baktım. İşte tam bu saat dedim. 12 Eylül gecesi…
Onu alıp götüreceklerdi. Babamızı bilinmeyene götüreceklerdi. Babam hiç telaş etmedi ve anneme seslendi; “Necla, en güzel kıyafetimi getir. Ölüme de sorguya da dimdik çıkmak istiyorum. Korkma ve endişe duyma kötü olan bir şey yapmadım ulusumun şerefini kendi şerefim saydım.” deyip, bizi tek tek öptü. Babamı alıp götürdüler.

Arkasından baka kaldım. O dönem çok insan işkencelerden geçip zindanlarda yattı. Onlar mahpusta yatarken, bu zulmü yaşatanlar emin olun kendi vicdanlarının mahpusunda müebbet kalacaklar.
Babamın fotoğrafını elime aldım. Göremedin canım babam, senin öldüğün yaşa geldiğimi. Hissedemedin torun sevgisini, Genç yaşta alıp götürdü seni bizden zindanların rutubeti. Keşke ben ölseydim senin yerine. Çok özledim seni.
Elimi tuttuğunda minik adımlarla oyalanarak yürürdüm. Sende tebessüm ederek, yorma beni hadi demelerini özledim. Senin kucağında uykuya dalmayı özledim. Senden gelen mektupları, ellerin değdi diye koklamayı özledim. Çocukken, Alâddin’in sihirli lambasından çıkıp, zindanlara sessizce girip, seni görmeyi ve zalimlerin elinden kurtarmayı hayal ederdim. ÖZLEDİĞİM SENDİN BABAM. BEN SENİ ÇOK ÖZLEDİM.

Tüm dostların seni sevgiyle anıyor. Sen Çukurova  çocuğuydun. Geçmişini inkâr etmeyip, dedemle nenemin işçi ve yoksul halleri ile seni yetiştirdiklerinden bahseden gönlü zengin babam, rahat uyu.
İyi ki babamsın. Dört çocuğunu merak etme herkes benim yazılarıma sahip çıkıyor. Herkes bana kol kanat geriyor. Çünkü biliyorlar barışa ve aydınlığa adanmış bir yaşamın çocuğu olduğumu.

AYÇA ÖZTORUN

HALAMIN BABAMA AĞIDI

Şu kalenin başı dölek
Yağar yağmur olur gölek
Birden bire nasıl vurdun
Gadasını aldığım felek

Karşıda resmin takılı
Cebinde mendil sokulu
Hakkı küçük adam değil
Battal ağanın torunu

Dört tane var kuzusu
İçerden çıkmaz sızısı
Ağlamayın kurban olam
Bu da alnınızın yazısı

Şunları nasıl edeyim
Anam karı, babam koca
Kurban olduğum babam oğlu
Okuyup da olmuş hoca

Gazetelere basılmış yazısı
Var mıydı senden güzel
Mecliste konuşma yapık
Söylemişler değmiş nazar

Vardımıdı mezarına
Nurlar değmiş üzerine
Dergisini tez gönderin
Selam söylen yazarına

Alnında kara kekili
Bende koymadın akılı
Ben bir aslanı kaybettim
Adana Milletvekili

RAHİME ÖZTORUN TOKUŞ

Devamını Oku

Memleketim Yanıyor!

Memleketim Yanıyor!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kozan’ım, memleketim Kozan’ım; ne diller döküp, ne ağıtlar yakayım?

Dört bir yanın kor ateş olmuş. Boy, boy ormanların, tarihi çınar ağaçların yanıyor selvi dalım Kozan’ım.

Çok ama çok üzgünüm. Yanan her bir ağacına yastayım.

Kozan’da yangını söndürmeye çalışan itfaiye çalışanlarına, canla başla yangını söndürmek için ateşin üzerine yürüyen herkese minnettarım. En kısa zamanda yangının söndüğüne dair müjdeli haberler bekliyorum.

Bu yangın söndüğünde herkes yanan her bir ağacın yerine iki fidan ekerse dünyanın en mutlu insanı ben olacağım. Bunu ağaç dikme kampanyası haline getirip halk ormanı olması için öncü olmaya hazırım.

Ayça Öztorun

Devamını Oku

Selamını alınca göz yaşlarım sel oldu aktı

Selamını alınca göz yaşlarım sel oldu aktı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Haberimi tez gönderin mektup varmış yazarından”

Sokağımın köşesinde beliren çocuk, hızla benden yana koşuyordu. Elinde ki mektubu sallayarak; kara gözlerini gözlerime dikti ve gülümsedi. Heyecandan gözbebekleri ıpıl ıpıl yanıp sönüyordu.

“Müjde, müjde, müjdemi vermezsen vallahi de vermem, billahi de vermem bu mektubu!”

Neydi ki, ne mektubuydu bu?

Ruhum kaç zamandır geçmiş zamana yolculuk yapıyordu. Anılar benimle oyun mu oynuyordu, yoksa yalnızlığımı görüp beni mi avutmaya çalışıyordu? Bilmiyordum. Ruhumu sürekli naftalin kokulu sandıklarda bekleyen siyah beyaz anılarımın içinde saklıyordum.
Bazen gülüyor, bazen ağlıyordum. Ama ben geçmişte kalan yanımı anımsamaktan çok mutlu oluyordum.

Çocukluğumu özlüyordum. Hem de çok özlüyordum.

O anları yaşarken geçip giden şimdiki zamana zerre acımıyordum. Çünkü bu döneme ait değildim. Şimdiki zaman benim hissiyatımı duyumsayamazken, ben de bu zamanın dilini anlayamıyordum. Bu nedenle geçecek olan zamanı ve yaşamam gereken şeyleri kaçırmış olmama zerre acımıyordum.

Yalnızdım, çok yalnızdım!

En büyük sıkıntım, kaybettiğim insanlarımın yerine kimseyi koyamayışımdı. Bu nedenle kâğıtlara mürekkep olup, onların hikâyesini yazıyor ve onlara dair izler arıyordum.
Bir değil, beş değil, binlerce insanımın hayatlarında ruhum can bulurken, yazdıklarımı da belleklerde izdüşümü gibi yaşatıyordum.

Hikayelerim büyüdükçe büyüyordu. Köy oluyorlar, kasaba oluyorlar, her biri yaşayan şehirlere dönüyorlardı.
Hiç bir şeyin ortası yazılamaz.
Örneğin, cimri bir insan hikayedir. Savurgan da bir hikayeye konu olabilir. Ama kararında yaşamak hikayelere konu olmuyor çoğunlukla! Hep uç noktada olanlar iyi veya kötü dikkat çekiyor aslında!

Atasözleri de uç noktadaki insanlar için nasihat niteliğindedir.
“Ayağını yorganına göre uzat! Aza kanaat etmeyen çoğu göremez gibi…
Bu sadece küçük bir örnekleme!
Ben de geçmiş cimrisiydim. Çıkınımdan tarçınlı akide şekeri gibi çıkarıyordum birikmiş anıları. Hep geçmişin izini sürüyordum. Çünkü çok iyi biliyordum, bir filmin sonu, düşsel yolculuğumun başlangıcıydı benim için. Yani esas oğlanın ölümüyle hiç bir şey bitmiyor, o ölümle birlikte ardında bıraktıklarının hikayeleri yeni başlıyordu ve o hikayelerin içinde ölen esas oğlan tekrar onların anlatımıyla yaşatılıyordu. Herkesin farklı anlatımıyla iz bırakanların hayatı sonsuza kadar devam ediyordu.

*
Kara gözlü çocuk;
“Abla, abla, beni duymadın mı, müjdeliğimi isterim” diye tekrar eder gibiydi. Sanki sesi eko yapıyordu zihnimde.

Daha önce görmemiştim ben seni dedim çocuğa!

Çocuk beni yıllarca tanıyormuş gibi kendinden emin, bembeyaz dişlerini göstere göstere güldü.

“Geçmiş zamandan değilim, şimdiki zamandan tanışıyoruz seninle. Çık ruhunun sokağından, bu zamana dön, anında tanıyacaksın beni!

Yorgun gözkapaklarımı kaldırdım ve zaman makinasının içinden fırlamış bir kız çocuğu hafızam, bu zamanda belirdi. Sokağımın başında değildi ruhum, elime uzatılan bir mektup zarfı da değildi. Elimde bu zamanın icadı bir telefon ve oradan mesaj kutuma gelen geçmiş zaman mektubunun görüntülü pusulasıydı. Kara gözlü çocuğun profil fotoğrafı, bu zamandan tanıdığım delikanlıydı.
İlk gördüğümde onu, bir yakınlık duymuş, biraz sohbet etmiş, sohbet esnasında annen nerede diye sormuştum.
Annem öldü demişti iri gözleri dolarak! Biraz daha konuşsak patlayacaktı içinde ki birikmiş volkan ve biraz daha konuşsam harlayacaktı içimdeki sönmeye yüz tutmuş lavlar. Çenemiz titriyordu. İyi bilirdim bu durumlarda telkin manevralarını! Konuyu değiştirdim hemen ve herkese söylemeyeceğim bir şeyi söyledim. “Ben de senin annenim”

Emekçi bir çocuktu. Adı Serdal…
İşçiyim dedi. Diren-işçiyim…
Bir keresinde, hak aramak için kendimi yakacaktım dedi.
Hafta sonu dinlenmek yoktu ona. Yandım Allah sıcağında ırgat, tarlada çapaydı! Alın teriydi portakal çiçeği kokan sofralarda…

Arkadaşların var mı diye sordum ona.
Var dedi.
Kimler diye sordum, güldü.

“Kimler olacak yetmişlik huysuzlar çetesi…”

Huysuzlar Çetesi mi?

“Evet, abla huysuzlar çetesi. Akşamları onların yanına gelirim. Onları dinlerim, yardım ederim. Bana bu dostluklar yeter” dedi.

Daha sonra yazacağım “Huysuzlar Çetesini” Her birinin huyuna kurban olurum ben.
Onları tanıdıkça, kaybetme korkusu yaşadım bir an!
Hadi onlar da göçüp giderse!
Bunu düşünmek bile sarstı beni. Ruhumu hazana çevirdi. Kasırgalar sardı bedenimi, bir hazan yaprağı gibi aldı, savurdu beni.
Huysuzlar Çetesi, her birinin kaşığı aynı tencerede sallanır, her birinin hikayesi ayrı ayrı yazılırdı.

Serdal geçmiş zaman adamlarına tutunmuştu. O da benim gibi geçmiş zamanın dervişi, gelecek zamanın yalnızıydı.
Üretirdi de üretirdi artık, unutturulmaya çalışılan siyah beyaz anıları.
Onunla bizim aramızda zımni bir bağ olmuştu farkına varmadan.
Bana mektup yerine görüntülü bir video atmıştı.

 

Bu çağda zarf yırtmaya gerek yok! Videoyu çalıştırmak için ok tuşuna basmak yeterli. Mektup getiren bir postacının bana verdiği heyecanı verir mi?
Postacıyı kapılarda beklerdin. Yollarını gözler, bir türkü tuttururdun.

“Yar yolunu beklerim
Günüme gün eklerim
Allah’a çok yalvardım
Olmuyor dileklerim

Postacı postacı
Canım gülüm postacı
Bana yardan haber ver
Gençliğime sen acı”

Videonun tuşuna bastım. Dünya sevimlisi bir adam konuşmaya başladı. “Efendim, ben Abdurrahman Yağdıran” diye başladı söze. Anında durdurma tuşuna bastım. Arabayı kenara çektim. Kapısını açıp aşağıya indim. Oturdum kaldırım kenarına, ellerim titriyordu heyecandan. Sağıma soluma bakındım, mahalle aralarından kaybettiğim güzel insanlarımın ruhu beni mi izliyor diye. Onlardan bir işaret miydi bu? Bana bu işareti Serdal aracılığıyla mı göndermişlerdi?

“ABDURRAHMAN YAĞDIRAN” Çukurova’nın medarı iftarı, geçmişin yakışıklı postacısı! Ünlü bestekâr, postacı türküsünün de yazarı. Huysuzlar Çetesinin yaşayan efsanesi…

Videoyu tekrar çalıştırdım ve tekrar tekrar izledim. Onu dinledikçe çocuk gibi ağlıyor, mektup niyetine telefonumu bağrıma basıyordum. İkinci videoda bana bir hediye hazırladığını söylemişti Abdurrahman amca.
Önemli bir yadigârın sorumluluğunu bana devredecekti. Nasıl da büyük bir onur.

Sevgili Abdurrahman amcacığım; evvela ellerinizden öper, sağlık ve uzun ömürler dilerim.
Serdal’la mesajınızı aldım. Mutluluğumun tarifi mümkün değil, bir ay sonra İstanbul’dan Adana’ya yanınıza gelecek, sevgi ve hasretle kucaklayacağım sizi.
Siz de kabul buyurursanız, memleketim Adana’nın Karataş sahiline, ben, Sabri amca ve Serdal’la yemek yeme onurunu bana layık görürseniz çok mutlu olacağım.
Ayrıca anılarınızdan bana da söz ederseniz, o anı ölümsüz bir an olarak görecek ve bundan onur duyacağım.
Adanamın güzel insanlarına selam eder, hasseten ellerinizden öperim.

Yazar kızınız; Ayça Öztorun

Çukurova’dan haber geldi
Bana selam eden geldi
Haberimi tez gönderin
Mahrum etmen postacıdan

Emek emek sokak sokak
Muştuladı mektupları
Şimdi bizden haber bekler
Mahrum etmen postacıdan

Adanamın sokakları
Her yanımız çakıl taşı
Helalleşin postacıyla
Esirgemen postacıdan

AYÇA ÖZTORUN

Abdurrahman Yağdıran üretken bir şarkı sözü yazarı, müzik öğretmeni, Adana’mın efsane postacısı. Onun anılarını ve huysuzlar çetesini sizlere anlatmak benim için büyük bir onur olacak.

Ayça ÖZTORUN




Devamını Oku

Bazen Karikatür de Ağlatır

Bazen Karikatür de Ağlatır
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“tıpkı ellerim senin ellerin”

BAZEN KARİKATÜR DE AĞLATIR

Bugün babalar günü, babası yanında olanların günü! Hani deriz ya, sadece tüketim politikasının dayattığı özel günler tuzağına düşmeyelim diye, ben de o tuzağa düşmeyenlerdenim. Başarılarını ayakta alkışladığım, her ortamda gururla adını andığım Karikatürist Muammer Olcay’ın babalar günü için çizdiği karikatürü görünce gözyaşlarımı tutamadım. Karikatürün öyle bir hikâyesi var ki; giriş, gelişme ve acı sonuç diyebilecek türdendi ve beni alıp çocukluğuma götürdü. Kabuk bağlayamayan yaralarım, gözyaşlarıma karıştı. Çalışma odama geçtim ve bilgisayarımda duran karikatüre bakarak, sene 1980’den, 1986’ya kadar sürüklendim ve o dönemin içinde kayboldum gittim. Omzuma bir el uzandı, birden irkildim. Kızımın çalışma odasına geldiğinin bile farkına varmamıştım.

İyi misin? Dedi bana. Kendimi ağlamamak için zor tutuyor, yanımdan uzaklaşsın ve yaşadığım travmaya şahit olmasın diye, açık vermeyip,  gayet soğuk bir ifadeyle iyiyim dedim. Odadan çıksın istedim. Kızımın gözleri bilgisayar ekranında ki Muammer Olcay’ın karikatürüne odaklandı ve tekrar yüzüme baktı. Acı boğazımda yumruk! Çenem titriyordu. Bana sıkıca sarıldı. Artık kızımın kollarında çocuktum. Sessiz sessiz ağlıyordum ve ona; “Bazen karikatür de ağlatır” diyebildim.

Babalar gününde babası ölen çocukları düşündüm. Babalar gününde babasının kim olduğunu bilmeyen çocukları, babası cezaevinde olan çocukları düşündüm. Çünkü bir zamanlar ben de çocuktum ve babasızlığın acısını iyi biliyordum.

Karikatürist Muammer Olcay, kanayan ve kanamaya hâlâ devam eden yarayı çizimiyle anlatmıştı. Cezaevinden bir görüş günüydü çizdiği. Tel örgülerin ve camın ardında çocukları ile görüş yapamaya çalışan baba ve çocukları konu alan bu karikatür, başlı başına yaşanmış ve yaşanacak olan binlerce hayat hikâyesinin ta kendisiydi.

Görüş günü başlı başına bir özlemin, heyecanın, umutsuzluğun, hüsranın ta kendisiydi. Bunu çok iyi bilenlerdenim.

Barış derneği davasından tutuklu olan babamı ziyarete gitmek için gün sayardık. Ankara’dan İstanbul, Kartal Maltepe zindanlarının önünde tutuklu aileler beklerdik. Soğuk, kar, kış içimize de işlese bir sürü aramalardan geçer, babamızı görebilmek için küçücük bedenlerimizin soğuktan savrulmasına da katlanırdık. O dönem hatırladığım, çocuk usumda kalan tek şey, subayların çoğunun sürekli bize çok kötü davrandığıydı.

Görüş sırası bize gelirdi. Çocuk kalbim heyecandan pır pır uçardı.

İlk görüş gününde babamı kucaklayacağımı düşünüyordum. Bizi dar bir odaya götürdüler. Oda ortadan ikiye bölünmüştü. Yarıya kadar kalın duvar örülmüş ve tepeye kadar tel örgü vardı. Tel örgünün ardında çok kalın cam, camın hemen ardında yine tel örgü. Cam ve tellerin arasında da baya mesafe var! Oturacak bir yer yok. Dört kız bir ana ayaktayız. İki ablam neyse, ama babamı net bir şekilde görebilmek için benim ve küçük kız kardeşimin boyu yetmiyor!

Yarım örülmüş duvarı hafif geçen göz hizamızla öbür tel örgülerin ve kalın camların ardına bakmaya çalışıyoruz. Diğer tarafta bir kapı var ve o kapının açıldığını gördüm. Asker ve babam kapıdan içeri girdiler. Babamın gözlerinin içi gülüyordu. Annemi ve bizleri görmenin sevinci gözlerine yansıyordu. Babamı görebilmek için parmaklarımın üzerine dikilmeye çalışıyordum. Telleri parçalamak, camları kırmak ve ona doya doya sarılmak istiyordum. Heyecan bitmiş, hezeyan başlamıştı. Karşımda duran babama sarılmak istedim. Özlemimi giderememenin hüsranını yaşamaya başlamıştım. O anı bir daha yaşamak istemiyordu çocuk bedenim. Bir çocuğa yaşatılabilecek psikolojik işkencenin ta kendisiydi. Aradan 5-6 dakika geçmiş, asker demir kapıya vurarak görüş bitti diye bağırmaya başlamıştı. Bu kadar mı, sadece beş dakika mı?

Ne kadar büyük bir acı değil mi? Oysaki onca yolu tepip, babamı görecek, ona neler neler anlatacaktım. Sarılacak, doya doya koklayacaktım. Ne hayaller kurmuştum, ne hayaller!

En güzel elbiselerimizi giymiştik senin için, rengini fark ettin mi babam? Saçıma kurdele takmıştım, kurdele mi gördün mü babam? Bana “görülmüştür” mühürlü mektubunda anlattığın gibi bir ortamda değildin babam. Ben göreceğimi gördüm ve şimdi senin ölüp gittiğin yaşından da büyüğüm ama hâlâ çocukluğum tellerin ardında bir hüsran gibi kaldı babam.

“Hâlâ etkisinden kurtulmuş değilim

Mührüm oldu çektiğin acılar

Beni şair etti kederim

Ağıtlar yaktım yazılar yazdım da

Yine de boğazımda düğümlenen
acımı yok edemedim…

Kederli güzel gözlerini hiç unutamadım

Hele o ellerin var ya ellerin

Tıpkı ellerim senin ellerin…

Görüş günü bana sarılmak istercesine

Demir parmaklıklara tutunan ellerin

Tıpkı ellerim senin ellerin…

Çocukluğumu alıp götürdüler benden

Alıp götürdüler seni

Karanlıklar sorgular

İşkenceler ölümler

Hoşça kal diye el sallarken
çocuk hallerim

Bir yanım kal der kal gitme ne olur

Geriye ellerim kaldı senden

Tıpkı ellerim senin ellerin

Kalemim özgürlüğü yazacak

Yazacağım seni yemin ederim…

Babaları cezaevinde olan çocuklar, babalarını açık görüşte görsünler, sarılsınlar, koklasınlar, konuşsunlar, babalarını hissetsinler. Unutmayın ki; mahkûm olan çocuklar değil. Onlara babalarına sarılmayı çok görmeyin ve onları üzmeyin, ömür boyu psikolojik travmalara mahkûm etmeyin.





Toplumlara sesimi duyurmayı çok isterdim. Ey halkım; kapitalizmin tuzağına düşmeyin ne olur!

Anne günü, baba günü, sevgili günü, kız çocukları günü gibi zırvalıklarla fırsat vermeyin. Sadece sistemin sizden beklentisi mağazaları zengin etmeniz için para harcamanıza neden olacak bir av kapanıdır özel günler!

Babalar gününde babası ya da babaya hediye alamayacak parası olmayan boynu bükük çocuklar gözünüzün önüne gelsin ve bu tüketim politikasına karşı direniş gösterelim.

Karikatürist Muammer Olcay’ın Yılmaz Güney onur ödülüne layık görülen ve mültecileri konu alan karikatürünün yanı sıra, bu yazıma konu olan karikatürün çıktısını alıp, evimin en güzel köşesinde, yaşanmış bir hikâye olarak çerçevede kalacak. Kalemine, düşünen, sorgulayan ve ders veren beynine sağlık…

Sevgili Muammer Olcay, bu karikatürüyle bütün dünyaya çocuk hakları ve özgürlükler adına büyük ders verdi. Anlayana!

AYÇA ÖZTORUN

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.