DOLAR 16,8853 -2.7%
EURO 17,8334 -2.47%
ALTIN 991,58-2,31
BITCOIN 362741-0,33%
Adana
24°

PARÇALI AZ BULUTLU

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

AYHAN KAYHAN

AYHAN KAYHAN

24 Haziran 2022 Cuma

    ÇOCUĞUNUZA SERVET DEĞİL, BİR HAYAT BIRAKIN

    ÇOCUĞUNUZA SERVET DEĞİL, BİR HAYAT BIRAKIN
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    AYHAN KAYHAN

    EĞİTİMCİ / YAZAR

    Bugün siz değerli okura, bir örnek olay üzerinden gerçek bir hayat kazanma mücadelesi anlatmak istedim. Bir baba, üç hayat mimarının aşıladığı müthiş mücadele ruhu… Bir baba, iki hayat yıkan mücadele ruhu…

    Bundan birkaç sene evveldi. Kahramankazan’da bir okulda eğitim semineri verecektim, Ankara’ya gittim. Otobüs yolculuğunu çok severim, uçaktan korkarım bu sebeple sabahın köründe AŞTİ’de dikilir vaziyette buldum kendimi. Boş boş durmaktansa ilgili okulun müdür yardımcısını aradım, Ankara’da olduğumu söyledim. Velhasılıkelam, kısa süre içinde geldiler. Geldiler diyorum çünkü arabayı kullanan, bir de yaşça büyük ağabeyimiz vardı. Bu yazının konusu da o…

    Zaman erken, Müdür Yardımcısı da sayemde izinli, ağabeyi de arabamızı sürüyor keyifli… Tanışma falan muhabbetleri geçti, “Aç mısın tok musun?” derken kendimi, iki bloktan oluşan, beş katlı bir sitenin alt katında buldum. Muazzam bir çorbacı…

    Yemeği yedik muhabbet ederken, aracımızı kullanan ağabey,

    “Demek sen eğitimler veriyorsun, bir de benim hayat eğitmenimi dinle o vakit,” dedi, başladı konuşmaya.

    Uzun uzun anlattı hayatını, ben ve kardeşi olan Müdür Yardımcısı arkadaş dinledik. Bu hayatı Müdür Yardımcısı da yaşamış olsa da dinlemekten zevk alıyordu çünkü kahramanları babalarıydı. Gerçek bir kahraman…

    Ben sizi sıkmadan olayı özetleyim, her hikâyede bir hayat dersi gizlidir. Karşımda duran ikisi ve bir küçük kız kardeşleri ile fakir bir ailede yetişmişler. Baba, işçi pazarına gider, iş olursa yevmiye usulü çalışır olmazsa da eli boş eve dönermiş. “Babamın eli boş döndüğü günler, yüzünden yansıyan ıstırabı hiç unutamam,” demişti adamcağız.

    Bu adam; evlatlarına yokluk ile geçim sağlarken, her akşam ve sabah aşında, “Evlatlarım! Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın, açlıktan ölün lakin kul köle olmayın!” diye hayat dersleri verirmiş. Bu üç evlat da babalarını alaya alma derdine düşerlermiş. Cepte para yok, yakacak yok, giyecek yok… (Adamın gözleri yaşardı bu sözleri söylerken. Baba vefat etmiş.)

    Hemen komşuları olanlar ise zengin… Baba Ankara’da bir pavyon işletmecisi, oluk gibi para akıyor eve. Bu bizim üç gariban çocuk, bahsi geçen babanın iki evladının giymediği kıyafetleri giyiyor, onları şatafat içinde görüyor ve imreniyor. Gariban çocukların bir oyuncağı yok iken, zengin adamın iki çocuğu sokaklarında bisikletle gezmekte… Nasıl imrenmesinler, çocuklar sonuçta. (Adam avucunun içiyle gözyaşlarını sildi.)

    Gel zaman git zaman, iki çocuğa katlar arsalar kalıyor; üç fakir çocuğa da babalarının verdiği nasihat, öğüt ve hayat dersleri… Sonra ne mi oluyor? Zengin çocuklardan biri mezarda, diğeri ise hapiste yatmakta…

    Üç kardeşten kız olan, en küçüğü diş hekimi, en büyük iş insanı, ortanca olan da bizim müdür yardımcısı… Tam kalkıyorduk, tüm bunları bana anlatan ağabey gülümsedi, “Bu dükkân ve üzerimizdeki bu bloklu site bizim!” dedi. Ben de gülümsedim, “Allah gönlünüze göre versin!” dedim.

    Söyledik bir kilo laf kalabalığı, sürçülisan ettiysek affola! Bu hikâyeden bize düşen söz: Evlatlarınıza servet değil, yaşayabilecekleri bir hayat bırakın.

    Devamını Oku

    BEYNİ DOĞRU KULLANMA SANATI

    BEYNİ DOĞRU KULLANMA SANATI
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    AYHAN KAYHAN

    EĞİTİMCİ / YAZAR

    Beyin, Allah’ın bize lütfettiği bir köledir. Bu köleyi ne kadar etkili kullanırsak bizleri ihya eder, kullanmaz isek bedene ihanet eder. Başıboşluğa alışan beynimiz, kendi basit emelleri uğruna bizi kullanır. Biz, emellerimiz uğruna beynimizi kullanmaktan çekinmeyelim. Nasıl mı yapacağız?

    Beynin bir işlevi de daha önce bir şekilde öğrendiğimiz bilgiler ile yeni öğreneceğimiz bilgileri ilişkilendirerek öğrenme yapmaktır. Bu yöntemi hiç denediniz mi? Cevabınız, “Hayır!” ise cankulağı ile beni dinlemenizi istirham ediyorum. Bu yazdığım, yeni bir bilgi öğrenmenin yalnızca bir yoludur. Beynin daha birçok işlevi var, tümüne girmemiz mümkün değil. Başka köşe yazılarımda, başka bir işlevine neden değinmeyelim? Yeter ki siz isteyin…

    Bu yazımda da yine bir saat süren konferansımı birkaç satırla anlatmaya çalışıyorum. Özünü vereceğim, sizler balını yapın istiyorum. Bu yazılarımın temel amacı, size bir fikir sunmak ve üzerine bazı araştırmalar yapmanızı da sağlamaktır. Örnekler vererek konuyu kavrayalım.

    Size, saf bir bilgi vereyim: Ağrı Dağı’nın yüksekliği, 5136 metredir. Bu bilginin, normalde beyninize girmesi zordur. Ama biz kalıcı öğrenmeyi, yöntemimizi kullanarak sağlayalım.

    Bu yazıyı okuyorken, kendinizi Niğde Üniversitesinde bir öğrenci olarak hayal ediniz. Ben de size danışmanlık yapan, bir eğitim görevlisiyim. Evet! Şimdi, ben size diyorum ki… “Size araç tahsis ettim, bu araca binin ve en doğudaki illerimizden olan Kars’a kadar yolculuk yapın. Yolculuk sırasında, gördüğünüz dağlara bakarak ilerleyin. Kars’a vardığınızda, en yüksek olan dağımızı tespit ediniz?” diyerek ödev veriyorum.

    Niğde’den yola çıktınız, Kars’a kadar ilerlediniz. Niğde’nin plaka kodu 51, Kars’ın plaka kodu 36… İki plaka kodunu birleştirin, 5136… Ne demiştik? Ağrı Dağı’nın yüksekliği 5136 metredir. Bu örnek olayı biraz olsun da yaşatabildiysem siz değerli okura, bu bilgiyi kalıcı olarak öğrendiniz demektir.

    Ağrı Dağı’nın yüksekliği, çoğu kaynakta 5137 olarak geçiyor. Lütfen rakamlara takılmayınız, önemli olan, öğretim tekniğimizi anlamanızdır.

    Bir diğer örneğe geçelim mi? Birkaç sene oldu, televizyonda bir belgesel izliyordum. Belgeselin konusu gravyer peyniriydi. Program sırasında, “Gravyer peyniri, Kars iline İsviçreli gezginler sayesinde getirilmiştir,” diye bir ibare geçti. Bir süre daha izledim programı, sonra bir soru oluştu kafamda, “La, gravyer peyniri Kars’a hangi ülkeden gelmişti,” diye düşündüm. “İsveç mi, Norveç mi, Belçika mı?” şeklinde bir sürü soru peyda oldu bende. Hemen programı geriye sardım, cevabı tekrar öğrendim. “Bu bilgiyi ezberlemeliyim,” dedim kendime. Ne işe yarayacaksa…

    Şöyle bir kafamda var olan bilgileri kontrol ettim, futbolu çok severim ve aklıma Shaqiri geldi. Liverpool’da oynayan, ünlü İsviçreli futbolcu… Bilgiyi beynime, “Demek ki, gravyer peynirini Kars’a Shaqiri getirmiş,” sözleriyle yeni ezber bilgisini beynime kazıdım. O vakitten beri de unutmadım ve bu yazıyı yazana kadar da bir işime yaramadı. Fazla bilgi göz çıkarmaz tabii ki…

    Son bir örnek daha… Yine, kendi yaşadığım bir örnek olaydır. Bir televizyon kanalında, sağlık programı izliyordum. Faruk Öncel ismindeki bir doktor, sigara bırakma konusunda uyguladığı kendi yöntemini anlatıyordu. “İl il gezerek de insanları sigaradan kurtarıyormuş. Ben, “Bu ismi ezberlemeliyim, internetten hakkında bir araştırma yapmalıyım,” dedim. Yanımda kâğıt kalem yoktu -olsa da önemli değil, beyne yazılan bilgiler daha kalıcıdır-  hemen tekniğimi uyguladım. Çok sevdiğim, akrabam olan Faruk isminde birisi var. Bir de tanıdığım, bildiğim bir sanatçı olan, Nazan Öncel Hanım var. Bilgiyi şöyle kodladım: Faruk Nazan Öncel ile nerede tanışmış acaba? Nazan’ı sil, geriye Faruk Öncel kalır. Doktorun ismi de buydu. Bilgi hâlâ bilincimde mevcuttur ve hiçbir zararını görmedim.

    Sevgili okur, bu yazımızda beynimizin mini minnacık bir özelliğini tanıdık, “Eminim, vay be!” diyeniniz vardır. Size tavsiyem, kalıcı öğrenmeler sağlamak amacıyla beyninizi, yani kölenizi, kullanmaktan çekinmeyiniz. Biliyorum, bu konu biraz karışık geldi size. Ama dediğim gibi, ben size saatler süren konferansı satırlarla kavratmaya çalışıyorum. Konunun özünü kavrayacak kadar zeki bir okur kitlesine sahip olduğumu çok iyi biliyorum.

    Devamını Oku

    ZAMANI NASIL ETKİLİ KULLANIRIM?

    ZAMANI NASIL ETKİLİ KULLANIRIM?
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    AYHAN KAYHAN
    Eğitimci / Yazar

    Zaman… Girdabına aldığı insanoğlunu, ölüme ulaştırana kadar savuran o kutlu olgu… Nasıl kullanacağını bilene mükâfat, zamanı nasıl kullanacağını bilmeyenlere ise ıstıraptır. Zaman, teneşirden musallaya gidecek an kadar hızlıdır. Bu hızı kullanırsak, hiç değilse şu fâni dünyada rahata ereriz. Peki, zamanı nasıl etkili ve verimli kullanırız?

    Bu yazıda size, “Elinize bir beyaz sayfa alın, bunu saatlere bölün, ne iş yapacağınızı yazın!” diyerek başlamayacağım elbette… Bu söylediğimi yapanlar, ülkeleri yönetiyor veya büyük fabrikaların sahibi veya milyonları peşinden sürükleyen bir lider insan… Bizim derdimiz, sıradan bir vatandaş zamanı nasıl kullanmalı?

    Allah’ın bize bahşettiği, 24 saat süremiz var değil mi? “Evet!” dediğinizi duyar gibiyim. İşte bize verilen bu 24 saatin, 8 saati uyku vaktidir, 8 saati ise iş veya okul hayatıdır. Etti 16, kaldı 8 saat elimizde. İşte biz, bu 8 saat üzerine yapacaklarımızı şekillendirmeliyiz. Nasıl mı yapacağız?

    Ben, günlük kullanacağımız bu saat dilimini ikiye ayırdım. Aktif geçirilen zaman ve pasif geçirilen zaman… Aktif geçirilen zaman; bir müzik aleti çalmak, kitap okumak, ders çalışmak, makale okumak ya da yoga yapmak gibi iş ve işlemlerdir. Bunların temel özelliği, beynimizin kilosunu artırmasıdır. Tabiî ki beynin işlevlerine girmeyeceğim, ansiklopedinin birinci cildi olur. Bir sonraki köşe yazımda yine de bir iki tüyo vermek istiyorum siz değerli okurlarıma bu husus ile ilgili.

    Ha! Bizim bir de pasif geçirilen zamanımız vardı. İşte bu, “Ben neden başarılı olamıyorum?” sorusunun yanıtıdır. Elimizde kullanacağımız 8 saat var, bunu da pasif geçiriyorsak vay halimize… Pasif geçirilen zaman şunlardır: Bir futbol müsabakası veya dizi izleme, sırtüstü yatıp keyfince müzik dinleme veya bir arkadaşınızın sosyal medya hesabına girip saatlerce attığı fotoğrafları, yediği yemekleri incelemek.

    “Aman hocam! Sen de her şeyimizi elimizden almak mı istiyorsun?” demeyin lütfen. Ben size, yukarıda anlattığım aktif geçirilen zamanı maksimize edin, pasif geçirilen zamanı minimize edin diyorum. Bu zamanı ayarlamak, sizin kabiliyetinize kalmış. Tabii ki dizi de, maç da izleyeceksiniz. Önemli olan, aktif ve pasif zaman bilincinde yaşamanızdır.

    Kendinize, bir zaman dilimi ayırın. Çok uzun da olmasın ha! İlk etapta iki ya da üç saat yeterli, faydalı olduğunu gördüğünüzde siz bunu zaten artırırsınız. Örneğin her gün dizi izleyen birisiniz. Akşam 17.00’de işten geldiniz, bir saat dinlendiniz. En erken diziler 21.00’de başlıyor. 18.00’den 21.00’e kadar sizin üç saat kullanacağınız aktif zamanınız var demektir. Kendinizi hangi alanda geliştirmek istiyorsanız, kafanıza göre kullanın bu zaman aralığını. Bir süre sonra göreceksiniz ki, beyniniz gelişmekte, aç bir canavar olmuş sizden parçalamak için bilgi dilenmekte…

    Sevgili okur, ben sizlere bir saatlik konferans konumu sıkmadan anlatma çabasına girdim. Birçoğunuzun konuyu kavradığına kanaat getiriyorum. Hayatınızda bir emeliniz olsun, bu emele ulaşmak için her daim çabalayın. Bu çabanız esnasında da aktif geçirilen zamanınızı yukarıya taşıyın. Bu satırları okuyan, neden bir şair, bir yazar veya kendi alanında bir bilim insanı olmasın? İnsan istiyor diye uzaya dahi çıkmadı mı?

    Zaman bizlere her gün verilen 24 adet altındır. Bunun, bir kısmı hayatımızı idam ettirmeye yarıyor, geriye kalanını ise doğru kullanmak bizim elimizde. Bu altınlar ile kumar oynamayalım, hayatımıza maddi ve manevi katkı sağlayalım. Unutmayın! Kullanmadığınız altınlar, bir sonraki güne eklenmiyor.

    Devamını Oku

    SIRADA NE VAR? ZOMBİ SALGINI MI, UZAYLI İSTİLASI MI?

    SIRADA NE VAR? ZOMBİ SALGINI MI, UZAYLI İSTİLASI MI?
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    AYHAN KAYHAN
    Eğitimci / Yazar

    “Son zamanların en garip nesliyiz!” desem buna kim karşı çıkar bilmiyorum. Son anını yaşayan bir nefis sahibi gibi, şöyle son on yılınız gözünüzün önünden film misali geçsin. Adeta bir korku filmi… Neler yaşanmadı ki?

    Adeta, bir tencere içine, soğuk suya koyulmuş kurbağayız. Tencerenin altı yakılmış da yavaştan su kaynamaya başlamış. Biz, her yılbaşında temenni ve iyi dileklerle birbirimizi kandırıyoruz, “Bu sene hayatımız daha güzel olacak,” diyoruz. Ama nafile, giden geleni aratıyor…

    Ben, son on yılın değil de geçtiğimiz iki yılın filmini göstereyim sizlere. Derdimiz, tarih kitabı yazmak değil, şöyle bir hatırlamaktır yaşadıklarımızı. Tabiî dinleyecek cesaret kaldıysa, ağzımızda sıkacak diş kaldıysa, tahayyül edecek beyin hücrelerimize hükmedebiliyorsak…

    Pandemi… Çin’de başlayıp ciğerlerimize kadar ilerleyen o lanet virüs, resmen yıktı geçti toplumumuzu. Bu illete inanmıyorum diyen dahi bir darbesini yedi, ya yakınını kaybetti ya da etkilerinden zarar gördü. İnsanlarımızı, toka etmekten alıkoydu, camilerden bile uzaklaştırdı. Tüm yaşananları anlatmayayım, “Hayatımızdan iki yılımızı çaldı ve gitti,” diyeyim, siz ne kadar ağır bir yük omuzladığımızı anlayın.

    “Virüs bitti artık, rahata ereceğiz,” diye düşünüyorken, bir ekonomik buhran içinde kendimizi bulduk. Para pul oldu, fiyatlar uçtu, kendimizi virüs olmadan evlerimize kapanır halde bulduk. Arabanın anahtarını çevirmek şu kadar para, alışverişe gitmek için cesaret gerek, ev almak ise hayal… İnsanlık, yine bir girdap içinde, boğulmamak için çabalamakta…

    “Acaba bundan daha kötü ne olabilir?” diye düşünüyorum, cümleme noktayı koymadan bir olay patlak veriyor. Galata’da bir adam kendini yakıyor, işin kötü yanı onu izleyenler video ve öz çekim derdinde… Aman Allah’ım! Bu satırları yazarken dahi burnuma yanmış et kokusu geliyor. Sizdeki bu aymazlık da neyin nesi? Adam belli ki bir hata yapmış, hayatta tutun ölmesin! Ama nerde…

    Tarkan gibi, “Geçecek, geçecek! Elbet bu da geçecek,” diyoruz, Bebek Sahili’nde arlanmaz, utanmaz birileri meydana çıkıyor. Burada yazamayacağım kadar, olağandışı olaylar yaşanıyor. Meydan gelen durumdan, aklı olmayan hayvanlar dahi utanır. Yine başrolde insanlar, yine umursamazlık, yine haysiyetsizlik…

    Şu saatten sonra, “Geçecek, geçecek!” diye şarkı dahi söylemiyorum. Artık, “Sırada ne var? Zombi salgını mı, uzaylı istilası mı?” diyorum. Kendimi, en kötü yaşanabileceklere hazırlıyorum.

    Devamını Oku

    SEVGİLİ ANNE VE BABALAR! EVLATLARINIZI KİMSELER KULLANAMASIN

    SEVGİLİ ANNE VE BABALAR! EVLATLARINIZI KİMSELER KULLANAMASIN
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    AYHAN KAYHAN
    EĞİTİMCİ / YAZAR

    Sevgili ebeveynler, evlatlarınızı siz hariç herkes, kendi emelleri doğrultusunda kullanmak isteyecektir. Bunu yapmak uğruna ise evladınız veya sizin için değerli olan bir olguyu alırlar, bunu tekrar vererek kullanışa hazır hale getirirler. “Ben istemezsem eğer, kıymetli hissettiğim ne varsa kimse onu benden almaz!” diyorsunuz belki de şimdi. Alırlar, öyle bir alırlar ki…

    Kullandığımız sosyal medya araçları, mesajlaşma uygulamaları ve haberleşme sağlayan başka platformlar… Tüm bunlar, değerli hissettiğiniz bilgileri elinizden almak için kurgulanmıştır. Bu saydıklarımı kullanırken veya evlatlarınız kullanırken lütfen dikkatli olunuz.

    İsmini anmayacağım, şu yeşil renkli olan, telefon ahizesi işareti bulunan uygulama var ya… İşte en tehlikesi odur. Tüm konuşmalarınız, gönderdiğiniz tüm video ve fotoğraflar, Kaliforniya’da kocaman bir yapı içinde saklanmaktadır. Siz silseniz bile, kullandığınız bir veri silinmiş olmuyor.

    Yeri ve zamanı geldiğinde, işte bu birileriyle paylaşılan veriler; eli çantalı, siyah giyinmiş adamlar tarafından bir çantada önünüze atılıverir. Neye uğradığınızı anlamaz, apışıp kalırsınız. Aslında, sizin değerlinizi almışlardır, size getirip artık sizi kullanmak istediklerini dile getiriyorlardır. Çık hadi işin içinden çıkabilirsen!

    “Aman, kim beni kullanacak, dünyada adam mı bitti de benim peşime düşecekler?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız! Bu siyah giyinmiş adamların, bir öğrenciyle, bir öğretmenle veya küçük bir ilçenin belediye başkanıyla işleri yoktur. Umursamazlar da zaten… Ama eğer siz veya evladınız, bir bakan, kitleleri harekete geçirebilen bir lider ya da milyonlarca takipçisi olan bir sanatçı olursa o zaman iş değişir. Kullanılmaya uygun bir nefer olarak sizi ordularına dâhil etmek isteyeceklerdir.

    Şimdi durduk yere kimse bana, “Biz kim, insanları etkilemek kim?” diye fısıldamasın. Sayın okur, kimse yarının ne getireceğini bilemiyorken, evladınızın hangi konumlarda olacağını kim bilsin? Ünlü Düşünür Friedrich Nietzsche, “İnsan ağaca benzer. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse o kadar kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinlere, kötülüğe…” demektedir.

    Evladınız, en yükseğe çıkmak için kökler salarken yeryüzüne, ona öğütler verin. Bu okuduklarınızı onların kulağına, uygun bir dil ile fısıldayın. Değerli hissedilen ne varsa ellerinde, onlara sahip çıksınlar. Kötü niyetli ordu kuranlar, onlara asla ve asla erişemesin. Kim bilir? “Bu yazıyı okuyan bir babanın evladı, ileride cumhurbaşkanı olacaktır,” kim bilir? Siz evladınızı bu hissiyatla, o yeşil renkli mesajlaşma uygulamasını doğru şekilde kullanmasını tavsiye ederek yetiştirin.

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.