DOLAR 9,62801.56%
EURO 11,17931.35%
ALTIN 556,611,60
BITCOIN 5879994,34%
Adana
20°

PARÇALI BULUTLU

15:45

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Harun Kaymaz

Harun Kaymaz

08 Nisan 2021 Perşembe

HÂLİN OKULU YOKTUR

HÂLİN OKULU YOKTUR
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Hâl, kâl ile bilinmez”demişler. Yani hâL, sözlerle ifade edilemez demek. HâL: Durum, davranış, tavır manalarına gelmekte. Bu tanımdan yola çıkarak lisânın sustuğu, zahirde müşahede edilenin konuştuğu demek de mümkündür. Zahirde gözlenenin konuşması tabirinden ağızdaki dilin dönmesiyle meydana gelen harfler, kelimeler ve cümleler kastedilmez. Hâlin tekellümü harfe, sese ve nefese ihtiyaç duymaz. Diğer bir ifadeyle sözsüz iletişim kurmaktır . Bu iletişim, kendine münhasır bir ifade tarzına sahiptir. Maddî bir dili olmamasına rağmen ondan çok çok müessirdir. Dolaysız bir şekilde gönle dokunur. Bu da insanda iz bırakır. Aynı taşa yazılanlar gibi.

Bunu şöyle betimleyebiliriz

Hiç hazzetmediğimiz, ismine bile tahammülü zül saydığımız birinin kusurlarını araştırmaya çabaladığımızı varsayalım. Söz konusu bu adamla aynı ortamdayız. Onu yakın markaja almışız. Her vaziyetine pür dikkat kesilmişiz. Kendi kendimize “ bunun potlarını mutlaka yakalamalıyım” diyoruz, ancak uzun bekleyişten bıkkınlık geliyor, pes ediyor ve şöyle demekten kendimizi alamıyoruz: “Vallahi bir tek kusuruna şahit olamadım. Oturuşunda, kalkışında, konuşması, susması hasılı kelam her vaziyetinde bir tenasüp ve çekicilik var.” İşte bu ikrar, hâlin ta kendisidir. Dikkat edilirse eğer, söz konusu bu ikrar saklı bir tesir barındırır. Çünkü öze dokunmuştur. Bu da bizi derûna sirayet edebilmenin çaresinin, “hâl” olduğu sonucuna götürür.

Saadet asrından bir misal

Bazen çok çetrefilli anlar olur. Zihinler karmaşıktır, neyi nasıl yapacağımızı kestiremeyiz. İşin içine insanî acziyetimiz de girince olayın önemini suhuletle idrakten mahrum kalırız. Sanki üzerimize ölü toprağı serpilmiş de hissiz hareketsiz öylece dururuz. Bu durum, sahabe tabakasından, yani insanlığın şahika zümresinden de olsa fark etmez. Alemin seyyidi, Efendimiz (s.a.v) başlarında onlara telkinde bulunurlarken bile.
Hani müşriklerle Hudeybiye’de antlaşması imzalandığında, ashabına kurbanlarınızı kesin, saçlarınızı tıraş edin ve ihramdan çıkın buyurmuştu. Birkaç kere de tekrar etmişti ulvî kelamını. Müslümanlar bu kutsî sözü duyuyorlardı elbet, ama Kabe’yi tavaf etme ümitlerinin önüne geçemiyorlardı. Her biri kala kalmıştı. Bir haber gelir belki diye ağırdan alıyorlardı. Böylece uzunca bir vakit geçince Server-i Kainat, kalbi mahzun olarak otağına girdi. Ümmü Seleme annemizin yanına oturdular . Fahri Kainat Efendimiz’in müteessir vaziyetini gören annemiz, “n’oldu Ya Rasülellah nedir bu hüznünüz !” diye sordu. Efendimiz “ n’oluyor bu insanlara ki dediğimi yapmıyorlar. Hepsi yüzüme bakıyor” diyerek sitem buyurunca, zekâvet timsali Ümmü seleme annemiz: “Ey Allah’ın Rasûlü! Siz önce dışarı çıkın, ama onlara bir şey söylemeyin. Yoksa sözünüzü dinlemiyorlar diye Allah onları helak eder. Siz tıraşınızı olun, kurbanınızı kesin, ihramdan çıkın, onlarda emellerinin bu yıl yerine gelemeyeceğini anlarlar da , sana uyuverirler” diye teselli etti. Rasülüllah Efendimiz dışarı çıktılar ve aynen böylece yaptılar. Efendimiz’i gören sahabe, kurbanlarını kesmek için bir birleriyle yarıştı.
Bu mukaddes misalde biz ümmetine çok mesaj vardır. Onlardan belki de en önemlisi, bize hâlin ve hareketin sözden daha etkili olduğunu beyan etmesidir.

Az söz, çok hâl

Eski Yunan’da Spartalılar, az ve öz konuşurlar, “söz gümüşse sükut altındır” düstûrunca hareketin ehemmiyetine inanırlar, Atinalılar ise hamasî konuşmanın, bolca nutuk atmanın daha önemli olduğunu addederlermiş. Bir zaman Atina’da kıtlık baş gösterir. Sparta ise daha ferah fahur bir hayat sürmektedir. Atinalılar bir heyet gönderip Sparta’dan yardım isterler. Üyeler meclise bir bir çıkıp fesih ve parlak konuşma yaparlar.
Yalvar yakar bir netice hasıl olmaz. Bir heyet daha gönderip durumun vehâmetini arz ederler, ama nafile. Yine bir sonuç alamazlar. Sanki şu meşhur Karadeniz fıkralarının kahramanları Temel ile Dursun’un diyaloğundaki duruma benzer, vaziyetleri: Temel ile Dursun Sultanahmet’te gezinirken bir turist yanlarına yaklaşarak adres sorar. Turist İngilizce, Almanca, Fransızca konuşur, ancak bizimkiler anlayamaz. Dursun, Temel’e “bir yabancı dil bilseydik ne güzel olurdu değil mi uşağum.” der, Temel’se “neye yarayacak ki. Bak adam üç dil biliyor da, yine de derdini anlatamıyor.” diye cevap verir. Atinalılar da işte bu örnekteki gibi vaziyeti pür meramlarını ifadeden aciz kalırlar. Spartalıların adetlerini bilen birisi “beni gönderirseniz onları ikna eder, yardımla dönerim” der. Tamam derler. Adam yanına dibi delik, boş bir çuval alır, Sparta meclisinin huzuruna çıkar. Çuvalı ters yüz ederek, dibinin delik olduğunu gösterir. Sonra da tek bir cümle kurar: “Açız.” Ardından kürsüden iner. Kral, adamı yanına çağırır ve şöyle söyler: “Size yardım edeceğiz, ancak neden o kadar uzun konuştunuz.”

Önce kendini geliştir, sonra âlem değişir

Hadd-i zatında bütün güzel meziyetlerle hâllenmek, iyi vasıflarla müzeyyen olmak tüm insanlığın elde etmesi gereken ortak bir olgudur. Keşke Allah’ın (c.c.) yarattığı her insan, onun ihdas ettiği şartlara mütenasip olarak yaşasa. Tasavvuf literatüründe ahlak-ı hamîdeyle (güzel ahlak) bezense, ahlak-ı zemîmeden (kötü ahlak) kaçınsa. Hayvanî yönünü, rahmanî olana döndürse. Rıza kapısını aşındırmaya azmetse. Kısaca hâl gömleğini giyse. Ölene kadar da hiç çıkarmasa.
Ancak bütün bunlar bir temenniden öteye gidemiyor. Çünkü hâllenmek kolay iş değildir. Alıcısı azdır. Zira bedel gerektirir. Bedel ödemeksizin hâl husule gelmez. Bir mektepte bellenmez. Öyle olsaydı eğer, niceliğine hudut koyamadığımız fakülte mezunu insanların yaşadığı memleketlerde asayiş berkemal, erdem ve fazilet tam olmaz mıydı. Söz gelimi bir eğitmen sınıfında sorumlu olduğu öğrencilerine bütün kötü alışkanlıkların zararından bahsedecek, ama kendisi uygulamayacak. Halbuki bir eğiticinin fikriyatı “herkesin rahatça yaptıklarına, mübah gördüklerine, eğlencelerine vb. benim ilmim engeldir.” olmalı değil midir? Ya da bilim adamı etiketine haiz olanlar gırla, ancak yüksek ahlaklarla bezenmiş gönül adamı kaç tane? Topluma rehberlik yapmakla, onları doğruya yönlendirmekle mükellef olan, kanaat önderi diye addolunan şahsiyetlerin ne durumlara düştükleri gözler önünde. Kendi benliğini dahi sığaya çekmekten acz gösterenlerin, topluma güzel örnek olması nerede kaldı. Esasında bu zümre bütün güzellikleri hâl lisanıyla ifade etmeye memurdur, mecburdur. Mevzumuza bahis bu insanlar hakikatte münevver olsalar yani ilimleri nispetince davranmış olsalardı hırsızlık, arsızlık, yolsuzluktan; kötü ahlak, kul hakkı, adaletsizlikten bahsedilir miydi? Bu noktada akıllara, yukarıda işaret edilen, entelektüel addolunan insanlara şöyle ihtar yüklü bir vecize düşer “Bilmeyene bir defa, bilip de uygulamayanlara yedi defa yazıklar olsun!”
Bu cümleden olarak, sözleri hâl yapmak her kişinin değil er kişinin işidir. Er kişilerden olmak temennisiyle…

Kaynakça

TOMAN Humeyra Tekalan, Konuşan Türkçe, Kentkitap, 2. Baskı, Ankara 2010

KUBBEALTILÜGATİ

Devamını Oku

Zehir yağlı şeylerde gizlidir

Zehir yağlı şeylerde gizlidir
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Nasıl  ki yediklerimize ve giydiklerimize azami ölçüde riayet ediyorsak, ruh yönümüze, manevi cihetimize de o kadar, hatta daha ziyade ehemmiyet göstermeliyiz. Sağlığının selameti adına tenini temiz gıdalarla beslemeye itina gösteren birinin, kalbî ve ruhî cephesini ihmal etmesi düşünülemez. Zira sıhhatini ifsat edecek şekilde beslenen kişinin çekebileceği en elim azap bu âlemden tecerrüt etmesidir. Ancak mana kabını mefsedetlerle  ifsad eden ise her iki taraf da ziyandadır. Ahir sonucu berbattır. Onun için ilmi her önüne gelenden, her kitaptan almamalı seçici olunmalı. Peygamber Efendimizin şu yüce hadisi önümüze ışık tutmalı: ‘’Bu ilimler dininizdir. Onu kimden, nereden aldığınıza dikkat edin’’. Hal böyle olunca sabit-i kadem olmayı temin edecek husus seçici olmaktan geçer. Mümtaz şahsiyetler, seçerek seçkin olurlar

Aslolan çok kitap okumak değil, kalbe şifa, akla marifet kazandıracak kitapları okumak. Marifet,kafası bilgili, ancak kalbi cahil, sahte bilginlerden uzak durmak. Onların derslerinden ve sohbetlerinden akrepten kaçar gibi kaçmak. Zahirde çok ilim sahibi olduğu addolunan,öyle zannedilen, hakikatte ise zehir saçan kişilerin tehlikesi çok büyüktür.

Çok ilimli, bilimli, büyük mütefekkir ve çağının ileri gelenlerindendir diye nitelenen bir şahsın insanlığa verdiği zararı telafi etmek için kaç nesil geçeceğini tespit muhaldir. Bu kişilikleri, bütün mekanizması, yazılımları virüs tarafından zaafa uğratılmış bilgisayara benzetsek haksız  sayılmayız. O bilgisayarla temas kuran harici donanımların da aynı şekilde zarar gördüğü, başka başka bilgisayara takıldığında da evvelkinin başına gelen akıbetten  sonrakinin de  kaçamadığı  herkesçe malum bir hakikattir. İşte bu adamlarla ünsiyet kurmak insanı telafisi mümkün olmayan müşkillere düçar eyler.




KEÇİ MİSALİ

Bir meraya otlaması için salınan hayvanların çayırı yerken nasıl itina gösterdiğini, rastgele yemediğini, hangisinin faydalı olduğunu, hangisinden uzak durduğunu bir çoklarımız müşahede etmişizdir. Hele keçinin bu husustaki hassasiyetini bilmeyen yoktur. Dağdaki, bayırdaki, ormandaki çayırların en mutena olanlarını tercih eder. Seçicilik de otobur diğer hayvanlar onunla müsabakayı göz önüne alamazlar. Bu hususiyetinden dolayı da en kaliteli süt ve ona bağlı diğer ürünlerde keçi daima müstesna bir yere sahiptir. Yani seçici olduğundan süt ve ürünleri yönünden seçkin olmuştur. Tabi getirdiğimiz bu keçi misali vermek istediğimiz mesajı teyit içindir. Keçinin gıda hususundaki özenidir. Yoksa ahlak yönünden en inatçı hayvan olduğunu çocuklar bile takdir eder.

Bir hayvan hayvan olduğu halde bu kadar özen gösteriyorsa, eşref-i mahluk olan insan neden göstermesin. Evleviyetle göstermeli. Hem midesine girene, hem de kafasına girene en azami ölçüde ehemmiyet vermeli. Sonra eşref-i mahluk vasfını,esfel-i mahluk sıfatına kaptırır. Allah korusun.

BU HUSUSTA NASIL DAVRANMALI?

En başta Kitabullah olan Kur’an-ı Kerim’in emirlerini, yasaklarını ve ahlakını içeren, onun tefsiri mesabesindeki Peygamberi Zîşan’ın şerefli, mükerrem sözleri ve işlerini havi, selefin yani ehli sünnet vel cemaat siretindeki alimlerin derç ettiği kitapları kıraat etmek ve bunların ahlakıyla süslenmiş bilgin şahsiyetlerden en şahika surette istifade eylemek. Sapık zihniyetlerede, günümüzde corona virüsten korunmak için sunulan üç altın kuraldan mesafe şartını tam olarak sağladığımız gibi, araya sınırlarına hudut çizilemeyecek derecede fiziki ve kalbi mesafe koymak.

İşte bu, yegane  kurtuluşun anahtarıdır, anahtar elindeyse sakın düşürme!

Allah bes, baki heves…

 

 

Devamını Oku

İLİMDEN BAŞI AĞIRLANMAK

İLİMDEN BAŞI AĞIRLANMAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir çoğumuz tecrübe etmişizdir bir şeyler öğrenmeye azmettiğimiz, yeni malumatlar elde etmek istediğimiz de  üzerimize atalet bulutlarının sökün ettiğini. Masamıza oturup, önümüze kitabımızı açtığımızda sanki gizil bir güç o kitabı okutmamak için bütün gücünü bezl eder. Kulaklara çoğu zaman şöyle bir fısıltı geldiğini çoklarından duyarız. “Ya okuyup ta ne yapacaksın, okumak para kazandırır mı, karnını doyurur mu, hele bugün de geçsin yarın kesin başlayacağım, yanı başında duran  telefondaki oyunun hakkını ver ondan sonra başlarsın.” Bu ve  benzeri kuruntularla bir türlü başlayamaz. Bir süre sonra, yarın, bir sonraki gün, daha sonra ki gün vehimlerine  beyin alışkanlık kesp eder, böylece bir koca aziz ömür  hebaaen mensura olur. Kitap okumak, ilim teallüm etmek meşakkatli bir iştir. Teallüm Arapça bir kelime olup, binası TEKELLÜF içindir. TEKELLÜFTE zorluk manasına gelir. Biz medrese eğitimi alırken hocalarımız, tekellüfün manası daha iyi anlaşılsın diye ilim tahsil etmenin güçlüğünü ifade sadedinde ‘ilmin başı soğandan acı, ahiri de baldan tatlıdır, meşakkat teysiri celp eder’, derlerdi. Bu zorluktan dolayıdır ki  yukarıda kaydettiğimiz vesveseler, fısıltılar kulağımızdan hiç eksik olmaz. Bu vehimleri bertaraf edebilmenin yolu bunun nefis ve şeytandan geldiğini idrak edebilmekten geçer. Nefis denilen mahluk kendinin bile düşmanıdır. Ne mutlu nefsini, nefsinin şerrinden koruyabilenlere. Bu kuruntuların önünü kesmeye yarayacak, kulaklara küpe olacak örneklerden bir örnek. Bir nükte. Buyurun !

DOLU GÖBEK BOŞ KAFA

Mustafa, kitap okumaya çok iştiyaklıdır. Her ortamda mutlaka okuyacağı bir kitabı yanından hiç eksik etmez. Günde yaklaşık  elli  sayfa okumadan yapamaz. Öğrenmeden geçirdiği günü kayıp sayar. Bunun bu tutkusundan rahatsız olan şişman bir arkadaşı, diğer arkadaşlarının yanında onu küçük düşürmek için, rencide olsun için istihza ile şöyle laf sokar: Mustafa, ne zamana kadar bu boş işlerle uğraşacaksın, memleketi sen mi kurtaracaksın, kitap okuyarak karnın doyar mı hiç ? Mustafa yönünü şişman arkadaşına çevirip, ‘senin gibi midesi dopdolu, kafası ise bomboş adamlardan çektiğini bu memleket kimden çekti’ diye hazır şablonu yapıştırıverir. Böylece mahcup olmaktan ilim tutkusu sayesinde  emin olur.

Bir arkadaş:” Ne kadar çok bilirsen,  bildiklerinle amel etmezsen, ahirette o kadar mesul oluyormuşsun, onun için okumuyorum. Okumaktan hiç hoşlanmıyorum.Hem bu görüşümü Maksim Gorki’ye atfedilen şu söz destekliyor: “Ne kadar az bilirsen, o kadar rahat uyursun” demişti. Buna dense dense  cehaletin tepe noktası denir. Aynı arkadaşın gecesi gündüzüne karışmış,  var gücüyle para kazanmak uğruna çalışması da tam bir tezat. Katlarım, yatlarım, lüks bineklerim, bağ ve bahçem olsun için kırk takla atarken yarın bu kadar nimetin hesabını hesaba katmazken, bugünlük rızkım var yarın  Allah kerim demiyor da iş ilme irfana gelince ayak diretiyor, başı ağırlanıyor. Anlamak gerçekten güç. Kaldı ki Gorki’nin sözünü de anlamış  ancak yanlış anlamış. Eğer okumayı seven biri olsaydı o sözden cahilliğin ince tarizle yerildiğini pekala anlardı. Bir defa şunu akledemiyor: İlmin mesuliyeti var da cehaletin mesuliyeti yok mu? CEHALET insana hem bu dünyada, hem de ahirette züldür. Nasıl zül olmasın ki çünkü  Cehaletle cehennemin derekeleri, ilimle cennetin dereceleri elde edilir. Kitaptan, ilimden sarf-ı nazar edenin dini harap, itikadı, imanı seraptır. Eğitimin çok pahalı olduğunu düşünenlere cehaletin bedeline hudut bile çizilemeyeceğini hatırlatmak gerek.

Nitekim Almanya İkinci dünya savaşından çok büyük mağlubiyetle çıkmıştı. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarını en büyük mütefekkirlerinden birine danıştıklarında o şöyle cevap verir: “En büyük yatırım, EĞİTİME ve BİLİME yapılandır. Bunlar iyi olursa diğerleri ardından gelir.”

Böylelikle çok kısa sürede toparlanıp, savaştan önceki hallerinin çok fevkinde bir güce ulaşmışlardır. Bütün dünyaya teknoloji transfer ettikleri hepimizin malumu.

İLME, OKUMAYA TEŞVİK EDEN NÜKTELER

İlk ayet: “OKU! Seni yaratanın ismiyle oku!”

“İlim Çin’de de olsa alınız”( Hadisi Şerif)

“Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz”(Hadisi Şerif)

“Cahil HÜNFESA böceği gibidir. Hareket ettikçe pis kokar”( Hadisi Şerif)

“İlim servetten üstündür, çünkü serveti sen korursun ilim ise seni korur” (Hz. Ali r.a)

Ne zamana kadar okuyacaksın, yeter biraz dinlen diye sorulan İbn-i Mübarek, ebedi kurtuluşumu gösteren cümleyi bulana kadar şeklinde cevap verir.

Hüccetül İslam İmam-ı Gazali Hazretleri İhya-ü Ulumiddin adlı eserinde geçmişte yaşayan alim bir  zatın sözüne yer verir: “İlim lafzı müzekkerdir(erkektir). Onu ancak hakiki yiğitler ister.”

HAKİKİ YİĞİTLERDEN OLMAK DİLEĞİYLE…

Devamını Oku

Şahsiyet

Şahsiyet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kökü şahıs olan bu kelime, sonuna şeddeli bir ‘ye’ (ى) ve yuvarlak ‘te’ (ة) eklerinin bitiştirilmesiyle şahsiyyet halini alan, zaman içinde dönüşerek şahsiyet de kararlaşan, Kubbealtı Sözlük’ te bir kişinin nefsine ait özelliklerin, ruhî ve manevî niteliklerin bütünüdür, diye tarif edilen, Arapça gramerde  mastar-ı câli ismiyle tesmiye edilen bir kelimedir. Dikkat edilirse tanımda ruhî yöne atfedilen hususiyetlerin tümüdür denmektedir. Hal böyle olunca dış görünüş, biçimsel ve estetik güzellik, uzun, kısa, sıska, şişman, esmer, kumral vb. nitelemelerin tanımda olmadığı görülür. Bunlar başlı başına kişiliği oluşturan vasıflar değildir. Tarifte geçen mana yönündeki nitelemeler yani bilgili, görgülü, ahlak ve erdem sahibi, cömert gibi veya bunların zıtları olan özellikler insan ölünce yok olmazlar. Çünkü bunların müşahhas bir tarafı yoktur. Elle tutmak istesen tutamazsın, gözlerle de görmek istesen bu da imkan  dahilinde değildir. Mesela, ihlaslı kul tabirinden Allah u Teala’nın rızasına muvâfakat  anlaşılır. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bunu şöyle ifade eder: ’Melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun.’ Her bakımdan olgunlaşmış kişiler için ifade edilen ne şahsiyetli adam nitelemesinden anlaşılan da insanın fiziki görünüşü, endamı vs. değil de ruhi cephesidir. Ruhunu tasfiye eden, nefsini de temizleyenlerdir bu sözün muhatabı. Yoksa  dışı salah ile süslü, içi günahlarla kapkara, sadomazoşist kişilikler şahsiyetsizliğin zirvesindedirler. Örneğin, Firavunlar, Nemrudlar, Şeddadlar vs.gibi. Şahsiyetini eğitmekten zaafa düşmüş olanlar, bunu  örtbas etmek için kamuflaj olarak dış cephelerini ihyaya çalışmışlar, şahsiyet eğitiminde kemale erenlerde her ikisini müsavi tutmaya gayret etmişlerdir. Bu ifadeyi ‘İnsan dışıyla ağırlanır, içiyle de uğurlanır’sözü teyid eder. Sadece dışa odaklananların hali Nasreddin Hoca’nın Ye Kürküm Ye fıkrasındaki misale benzer.

Ye Kürküm Ye

Akşehir’in ileri gelenleri  Hoca’yı yemeğe davet ederler. Hoca, davete bilindik  kıyafetiyle katılmış. Katılmış lakin ne bir  hoş geldin diyen var, ne de bir tebessüm eden. Herkes, görkemli elbiseleriyle arzı endam ediyormuş . Hoca, bunun  üzerine koşa koşa evine gider,  kürkünü giyip,iki dirhem bir çekirdek deyimine uygun vaziyette geri döner. Biraz evvel hiç tenezzül dahi etmeyenler ,Hocayı, yere göğe sığdıramayıp baş köşeye oturtmuşlar. Sofrada  enva i çeşit yemekler…Herkes Hoca’nın yemeğe başlamasını bekliyormuş. Hoca, bir taraftan kürkünün kolunu sofrada sallamaya, bir taraftan da “Ye kürküm ye, ye kürküm ye!” demeye başlamış. Bunu görenler hayretle:

– Aman Hoca, kürkün yemek yediği nerede görülmüş?

Hoca bunun üzerine cevabı yapıştırmış ve

–‘ Kürksüz adamdan sayılmadık. İtibarı o gördü, yemeği de o yesin’deyivermiş.

Aynı şekilde itibarı maddi  yönde gören  Cihan Padişahı Yavuz sultan Selim Han’ın vüzerasının ahvali de bu hususta şayanı dikkattir. Ders alınması gereken  bir ibret levhası niteliğindedir. Şahsiyetiyle şahlanan padişah, yıllar geçse de hep konuşulmuş tabiri caizse  kubbede hoş sadalar bırakmış, etrafında yer tutan adamlarının ise  isimleri bile unutulmuş.

Parlak Kılıç

Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim Han, gösterişli giyinmekten uzak duran bir padişahtı. Bunu külfet olarak görürdü. Saray erkanı da onun gibi olmak durumda kalıyorlardı.

Bir gün Venedik elçisi huzura çıkmak ister. Herkes şaşalı elbiseler giyilmesi gerektiğini yoksa devletin itibarına uygun olmayacağını söylemektedir. Bu durumu padişaha arz ederler o da izin verir. Ama kendisi eski ve sade elbiseleri değiştirmemiştir. Vezirler bundan mahcup olacaklarını düşünmektedirler. Padişah  tahtına oturmuş, parlak ve keskin kılıcını da çekip tahtın basamağına koymuştur. Karşı pencereden vuran gün ışığı karşısında kılıç parıldamaktadır. Nihayet elçi gelir ve görüşme gerçekleşir. Görüşmeden sonra Sultan Selim, Sadrazam’a bakarak: “Paşa, var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?” der. Sadrazam, padişahın emri üzere elçiye sorunca, şu cevabı alır: “O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, Sultanı göremedim bile! ”Yavuz, tebessüm ederek, şahadet parmağı ile kılıcı gösterir ve:“İşte kılıcımız küffarı kestikçe, kafirin gözü kılıcımızdan asla ayrılmaz ve bizi görmez. Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffar bizi hem hor görür hem de tepeden bakar.” der.

İ’cazkârane ve  kalıcı  şekilde  şahsiyetin açılımını  şöyle izah etmekte kabildir. Herhangi bir sayı düşünelim. Bu sayı insanı temsil ediyor olsun. Sayının sağına yazılan sıfırların değerini yükselttiğini, soluna yazılanların ise hiçbir anlam taşımadığını az bir matematik bilgisine sahip olanlar bile çok rahat bilebilir .İşte kamil bir adam  kimliğini elde etmek isteyen insanın da hayatı boyunca sağındaki sıfırları kademe kademe artırarak sağ cihetindeki meleklerin ecir ve mükafatları yazması için çalışması, solundaki katiplerin ise tatil yapmasını sağlaması  böylece  şahsiyetli bir fert tabirini  hak etmesi lazım. Bu kimliği kazananların özelliklerini yani şahsiyetli olmalarını sağlayan hususiyetlerin bir tanesinin  Peygamber Efendimiz’in S.A.V sahabeyi kirama anlattığı şu hadisi şerifinden anlamaktayız. Rasülullah Efendimiz, ‘Cenab-ı Hakk’ın 360 güzel ahlakı vardır, bu ahlaklardan birine sahip olanı Allah Teala cennetine koyar’ buyurduklarında, Hz. Ebubekir (r.a) heyecanla: ’Ya Rasulellah! Bunlardan hiçbir tanesi  bende  var mıdır?’ diye sorduklarında, Efendimiz:’ Evet vardır, hem de tamamı sende mevcuttur. Bunlardan Allah’a en sevimli olanı da cömertliktir.’ Buyurmuştur.

Zira bir nüktedana ‘yiğitlik mi cömertlik mi ?’ diye sormuşlar: O da cömert olanın yiğitliğe ihtiyacı yoktur diye cevap vermiş. O bir tanesi cömertlikse eğer, diğerleri ne olabilir sorusunun tevcih edilmesi ihtimaline karşı, Kuranı Kerim’den ve hadisi şeriflerden yola çıkarak buna şu maddelerin ilave edilmesi de mümkündür. En doğrusunu Cenabı Hak bilir.

  • En sevgili kulun insanlara faydalı kul olduğunu bilmek
  • Her sıkıntıya göğüs gerip sızlanmadan sabretmek
  • Her nimete şükretmek
  • Adalet ve hakkaniyetten kıl kadar dahi ayrılmamak
  • Uluvvü himmetin yani yüksek hedeflerin imanın icabı olduğuna inanmak
  • Hayırlı eserler bırakmak için gayret göstermek
  • Tevekkül etmek
  • İlim elde etmenin şehit kanlarına ağır basacağını bilip çabalamak
  • Güzel amellerini çoğaltmak
  • İhlas ve samimiyeti ölçü edinmek
  • Her daim nefsini kardeşine tercih etmek yani önce canan sonra can demek
  • Mukaddesata yani ekmeğe, kağıda, Kur’an’a, anne, baba, hoca ve İslâm büyüklerine hürmette kusur etmemek
  • Çirkin hallerde bile sadakatte sebat etmek
  • Mütevazi olmak
  • Allah’ın verdiği bedenin sıhhatini korumaya azmetmek
  • Ayrıştırmadan, dışlamadan Allah için sevmek
  • Emanete riayet göstermek
  • Ağırbaşlı, yumuşak huylu olmak
  • Takva ve vera sahibi olmanın İslam’ın vazgeçilmez düsturu olduğunu bilmek
  • Müşfik olmaya özen göstermek
  • Halin kâlden müessir olduğunu yani halin sözden önde olduğunu kabul etmek
  • Her günahta tövbekar olmaya azmetmek
  • Allah yolunda malıyla canıyla cihad etmek
  • Her işte aşırılıktan uzak durarak mutedil olmayı yeğlemek
  • Affedici olmak
  • Gelmeyene gitmek
  • Cesur olmak vs…

Bu meziyetler saymakla bitmez. Kim ki bütün gayretini bezl ederek bunları ruhuna kodlarsa ve bunları muhafaza ederek bu alemden giderse Allah’ın  vaat ettiklerini  hak etmiştir. Ebediyyen mutludur. İşte şahsiyet budur.

Devamını Oku

HAREKETTEN HÂSIL OLUR BEREKET

HAREKETTEN HÂSIL OLUR BEREKET
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu evrende ki her nesnenin mevcudiyetinin temelinde hareketler yatar. İçerisinde hayatımızı idame ettirdiğimiz dünya da sürekli hareket halindedir. Bakın, onun dönmesiyle neler olmakta. Dünya’nın Güneş etrafındaki tam bir turu 365 gün 6 saat sürer. Bunun neticesinde mevsimler teşekkül eder. Her mevsim kendine has özellikler barındırır içinde. Yazın envai çeşit nimetler yeriz, kışın ise soğuktan korunacak gıdalarla takviye ederiz bedenimizi. Bunlar hepimizce malum olan hakikatler. Bir örnek daha verelim. Bu yazıyı okumayı bir an bırak, çevreye ibretle bak. Neler görüyorsun etrafta. Mesela korna sesleri herc-ü mercliğinin içinde ki araba konvoyu mu veya apartman, cami ya da üzerinden her cins kuşun süzüldüğü yemyeşil ekin tarlası mı? Şimdi bunların nasıl meydana geldiğini tefekkür et bakalım. Az bir zihin egzersiziyle hepsinin bir çalışmanın semeresi, yani bir hareketin sonucu olduğunu anlarsın. Nasıl mı? O konvoydaki arabaları yapmak için kaç tane mühendis, teknisyen ve işçi gecesini gündüze kattı. Apartman cami vb. yapılarda ne kadar usta ter döktü. Ya ekin tarlasını işleyen çiftçi. Bunların hepsine hareketlerin bereketidir desek, yalan söylediğimizi hangi şuurlu varlık iddia etme cüretini gösterebilir.

Bir misal daha verip mevzuyu zihinlerde taçlandıralım. Şu anda okumuş olduğun bu yazı bir takım zihinsel aşamalardan sonra, el ve parmak koordinasyonu marifetiyle satırlara düşmedi mi. Klavyede parmakların hareketinin hesabını yapmak bile imkân dâhilinde değil. Bu misalleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Arif az sözden çok şey anlayandır kabilinden kısa keselim. Yani bu örnekler bize gösteriyor ki hareket zincirinden ortaya çıkan bu olaya bereket denilir. Bunun zıddı da doğrudur. Yani bereketin olduğu yerde hareket de vardır. Öyle olmasaydı şayet bu sözlere de ihtiyaç kalmazdı.

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Öyleyse ne anlamalıyız bütün bunlardan : ’Çalışana darlık olmaz, yatana varlık olmaz’ formülü yoluna ışık tutsun da her işinin keyfiyetli olması için hareket edesin.

‘İşleyen demir pas tutmaz’ sözü şiarın olsun da, iki üşengeç fıkrasında ki biçare adamlar gibi olmayasın.

İKİ ÜŞENGEÇ

İki kafadar üşengeç, bir elma ağacının altında yatıyorlarmış. Birisi, hiç kalkacak mecalim, takatim yok. Ah keşke şu tepemde salınan elmalardan biri ağzıma kadar gelse de bende afiyetle yesem demiş. Öteki hemen atılmış ve demiş ki: Sen bu kadar şeyi düşünmeye üşenmiyor musun?

Fikriyatımızı, Cenabı Hakkın ‘insana ancak ve ancak sa’y ettiği vardır’ ayeti meşgul etsinde Sultan İkinci Mahmut devrinde yaşayan tembel mi tembel, miskin mi miskin, hareket etmekten, çalışmaktan son derece aciz, atalet kuyusundan çıkamayan ve padişaha vermezse Ma’bud neylesin Sultan Mahmud meselini söyleten Tıkandı Baba’nın kötü nam bırakan ahvaline düşmeyesin.

TIKANDI BABA

İkinci Mahmud’un devri saltanatında tıkandı Baba kahvehanesi varmış. Hünkâr, merak edip tebdili kıyafetle kahvehaneye girer ve neden böyle anıldığını sorar. Tıkandı Baba ilkin söylemek istemez ama padişah ısrar edince anlatır. Bir rüya gördüm. İhtiyarın biriyle yürüyorduk. Üç tane çeşme gördük. Biri çok akıyordu. Birisi az, öteki de damlayarak akmaktaydı. İhtiyara, bunlar neden böyle dedim. Oda: çok akan zenginlerin, az olan fakirlerin dedi. Ben peki ya şu damla damla düşen çeşme kime ait deyince o da senindir, dedi. Bende bunun üzerine sinirlendim ve gittim o musluğu tıkadım sonra da hiç akmaz oldu. Sabah bunu anlatınca herkes kahkahalarla gülüştüler. O günden sonra adım Tıkandı Baba kaldı, der. Hayretle dinleyen sultan üzülür ve garibana yardımcı olmaya niyetlenir. Ramazan ayı geldiğinde padişah vezirine her akşam tıkandı için bir tepsi baklava hazırlamasını ve altına da bir altın koymasını emreder. Dediği gibi yapılır. Ama tatlıcı bu işten şüphelenir. Tıkandı Baba’ya tepsiye karşılık bir mecidiye teklif eder. Tıkandı da ben aç bir adamım yemeğe ihtiyacım var deyip kabul eder. Ramazan ayı böylece biter. Her tepsi karşılığında bir mecidiye…

İkinci Mahmut, zavallının artık ferah fahur bir hale kavuştuğunu düşünerek kahvehaneye tekrar varır. Onun eski mübtela halinden farklı olmadığını görünce hayrette kalır ve sorar: ’Sana gelen baklavaları ne yaptın’. O da, hünkârın sağlığına duacıyım. Benim iftarlık yemeğe ihtiyacım vardı baklavayı neylerim diyerek sattım’ der. Padişah peşini bırakmaz bu işin. Saraya avdet edince Tıkandı’yı çağırtır. Gerçek kimliğini faş eder. Adamı hazineye götürür, eline bir kürek verirler. Daldır bakalım efendi, der padişah. Tıkandı titreyerek, heyecanla daldırır, ama ters daldırmıştır. Küreğin bombeli yerinde nasibine tek altın düşmüştür. Adamcağız başını öne eğip: “Benim çeşmem tıkandı, musluğum hiç akmayacak, ne yaparsam yapayım hep Tıkandı Baba olarak kalacağım” der. Tabi olaya herkes taaccüple vakıftırlar. Padişahta öyle.

Sultan kuyumcuya altıntop yapmasını söyler. Topu Tıkandı’ ya verirler ve Mahmut Paşa yokuşundaki kemere varırlar. Padişah, Tıkandı Baba’ya “Bu topu atacaksın, attığın yerden topun durduğu yere kadar olan arazi senindir’der. Tıkandı Baba topu çevirir ve ateşler. Ancak top kemere çarparak seker ve Tıkandı Baba’nın başına düşer. Tıkandı Baba oracıkta can verir. Sultan, hayretamiz tavırla, bu yazının mesajını da kuvvetlendirecek tarihi sözünü söyleyiverir:’ Vermeyince Ma’bud, neylesin Sultan Mahmud’

Şimdi eğer bu Tıkandı Baba namındaki adamcağız yukarıda ki ayeti kerimenin icabınca yaşasaydı Allah (c.c) mahrum bırakır mıydı hiç. İçindeki tembelliğine istinaden her işi bereketsiz kalmakta. Gayret ölçüsünce bereket elde edilir. Yazın gölge hoş dersen kışın çuvalını boş bulursun. Yaz sıcağında başın pişerse, kışın da aşın pişer.

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

Bu mezkûr örnekleri maddi tarafın yanında manevi hayata da teşmil edebilirsin. Dünya ahiretin mezrasıdır, doğru. Ancak acaba kaç ehli firaset bu örneklerden paya düşeni devşirmek için gayret eder. Kendi hissesine düşeni tam elde etse dört yüz dirhemlik adam olur hal bu ki.

Hareket etmeli, çalışmalısın ki sonu olmayan, kesintisiz, kesatsız mesut bir hayatında, yani ahiret yurdunun da sahibi olasın. Elde etmek ihtimali olmayan uzak emellerle ömrü zayi etmeyesin, zira ölüm hemen yanı başında. Ansızın yakalayıverir de ahu figan edersin.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.