DOLAR 9,26200.91%
EURO 10,79210.69%
ALTIN 525,89-0,78
BITCOIN 5653512,20%
Adana
29°

AÇIK

18:30

AKŞAM'A KALAN SÜRE

İbrahim Faik Bayav

İbrahim Faik Bayav

15 Ekim 2021 Cuma

İbrahim Suresi’nde ‘Sehhara Leküm’ Sırrı

İbrahim Suresi’nde ‘Sehhara Leküm’ Sırrı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İbrahim Suresi’nde içinde sır barındıran iki ayet, o iki ayette dört kere zikredilen bir kelime var: ”Sehhara leküm”.

Birincisi 32’nci ayette: ”Ve sehhara lekümü‘l-fülke, li tecriye fi’l-bahri bi emrihi”. Yani, gemileri, denizde yüzüp gitmesi için kontrolünüze verdi.

Türkçeye çevrildiğinde ortaya çıkan anlam bu.

Mekke ve Medine’ye yakın olan deniz, Kızıldeniz. ‘El’bahr’ اَلْبَحْرِ sözcüğü ile bu deniz ima ediliyor. ‘Bahr’ بحر sözcüğü diğer tüm denizleri ima eder. Yaratan tarafından var edilmiş ve ortaya çıkarılmışlardır.

Fülk (gemi), insan tarafından yapılıp denize indirilen nesnedir. Ya da yüzen-yüzdürülen nesneler cinsidir. Kendi başına kaldığında, dalga veya akıntı nereye götürürse, gemi oraya gider. Geminin insan kontrolüne verilmesi, (musahhar edilmesi) gemiyi kullanabilme becerisinin insana verilmesi demektir. Bunun için yelken kopleksi ve bir dümen gerekli olacaktır. Tabi, Hz. Muhammed’in bulunduğu zaman için.

Diğer zamanlarda, gemileri kontrol işlemi nasıl olacak?

”Sehhara lekümü‘l-fülk” kelimesinin ebced değeri 1111’dir. Miladi 1700 tarihini verir. Gemilerin makine gücüyle götürülmesi fikri bu tarihte ortaya çıktı. Buhar kazanlarıyla enerji elde etme çalışması başlatıldı. Sonra motor gücüyle enerji elde etme çalışması başladı. Motor gücü gerçekleştirildi ve gemiler tüm denizlerde gtürülür oldu. ”Tecriye fi’l-bahri bi emrihi” kelimesinin ebced değeri 1353’dür. Miladi 1933 tarihini verir. Bu tarihte motor takılmış hem deniz üstünde hem deniz altında tüm gemiler -emir ile- okyanuslarda dev dalgalara bile meydan okuyacak biçimde akıp gider. Fakat bu son merhale değildir. Sehhara kelimesindeki ‘hı’ şeddeli olduğunda, bir kaç yüzyıl ötesinde gemilerin insana musahhar edilmesi daha modern şekilde olacaktır.

İkincisi yine 32’nci ayette: ”Ve sehhara leküm el-enhâr”. Yani, nehirleri kontrolünüze verdi.

Nehirler, yüksek yerden çıkan ve aşağılara doğru yol bulup akan sulardır. ‘Sehhara’ fiili, nehirleri ihtiyaca göre kullanılmasını insanlara öğretildiği anlamını verir. Ortaya çıktığında hep denize ulaşacak diye bir şey olmayacak. İnsan, nehri, şartı ve zamanı geldiğinde, önüne set vurup engelleyebilecek; şartı ve zamanı geldiğinde, akış yönünü değiştirebilecek. Yani nehirler, insan istediği kadar akacak; insanın istediği yerden akacak; insanın istediği zaman duracak ve birikecek. O zamanda, nehir üzerinde bu işlemi yapanlar kimlerdi acaba?

Üçüncüsü 33’ncü ayette: ”Ve sehhara leküm e’ş-şemse ve’l-kamera”. Yani, güneşi ve ayı kontrolünüze verdi.

Gemiyi anladık: İnsan yapımı…

Nehiri de anladık. Elimizi değdirebileceğimiz kadar yakında.

Ya güneş ve ay?..

Geçmiş’in ve bu zamanın uleması, ayet cümlesindeki ‘sehhara’ سَخَّرَ fiilini, güneş ve ay insanların hizmetine verildi şeklinde yorumluyor. İnsan hizmetinde olanlar sadece Güneş ve Ay değil ki; var edilmiş her şey insanın hizmetinde. ‘Sehhara’ fiilinin taşıdığı anlam başka.

‘Teshıır’ fiil masdarı, ücretsiz iş yaptırmak için kullanılıyor. Hehangi bir şey için, kullanıldığında, o şeyi, emre boyun eğdirme, işi mecburi yaptırma anlamında oluyor.

Güneş ve ay milyarlarca yıl öncesinden beri tekvini kanun düzeninde hareket ediyorlar. Dünyayı etkileme işine de devam ediyorlar. Onların teshıır edilmesi, dünyaya etkisinin, insanlarca kontrol altına alınması demektir. Nasıl bir şey olacak? Güneşin dünyaya Ekvator bölgesine ve yakınlarına verdiği kavurucu sıcaklık, kavurucu olmayan sıcaklığa dünüştürülebilecek herhalde. Kutup bölgelerine ulaşmayan ışınlar, belki ulaştırılabilecek.

Ayın ise geceleri dünya üzerini aydınlatan vasfı, aydınlatamayan vasfa dönüştürülebilecektir. Ay, üzerine konuşlandırılan sistemle, insanların ay üzerinden faydalanması sağlanabilecektir. Daha başka ihtimaller de akla gelebilir.

Ay’a ulaşıldı; ay üzerinde araştırmalar devam ediyor.

Dördüncüsü 33’ncü ayette: ”Ve sehhara leküm, el’leyle ve’n-nehara”. Yani, geceyi ve gündüzü kontrolünüze verdi.

Gece, dünyanın güneş ışınlarından mahrum kaldığı zaman dilimidir. Gündüz ise, tersi… Gece, ayın ışığı da gelmezse, ortam zifiri karanlık olur. Gecenin ve gündüzün insanlarca teshıır edilmesi nasıl olacak acaba?

Bu sorunun cevabı, teshıır olayı meydana geldiğinde anlaşılacak.

İbrahim Faik Bayav

(15.10.2021 09:30)

Devamını Oku

İbrahim Suresi’nde ‘Musa’ Kimdir? Zulümat Nedir? 

İbrahim Suresi’nde ‘Musa’ Kimdir? Zulümat Nedir? 
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İbrahim Suresi’nin birinci ayeti, Hz. Muhammed’in bulunduğu coğrafyayı saran zulümattan nura geçişi anlatıyordu. Geçiş yolunun, ‘kitabün’ kelimesiyle işaret edilen bilgiler manzumesi ile olduğu ve olacağı belirtildi.

İbrahim Suresi’nin beşinci ayetinde, geçmişteki olay hatırlatılıyor. Bu hatırlatmada zulümattan nura geçişin bir başka usulü belirtilmiş. Usul, bir ferttir ve onun dilinden dökülen ayetlerdir.

İbrahim Suresi’nin 5’nci ayetinin birinci cümlesi: ”Ve lakad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ en ehric kavmeke min ez-zulümâti ilâ‘n-nûri”. Cümleden anlaşılan şu: Geçmişteki bir zamanda karanlıklar içinde kalmış bir topluma, o toplumun içinden çıkan ‘Musa’ adındaki bir kişi, onların anlayabilecekleri sözler ile karanlıklardan aydınlığa çıkarmayı görev edinmiş. Toplum karanlıklardan aydınlığa çıkmış mı?.. Altıncı ayette ”o toplumun Firavun ailesinden kurtarıldığı” ifadesi var ama, nura çıktıklarını belirten ifade yok. Sadece kurtarılmışlar.

Ayetlerde ‘musa’ adının zikredilmesi, kendisine Tevrat indirilen Hz. Musa olduğu,  ‘Kavmeke’ ifadesi de içinden çıktığı İsrailoğulları anlaşılıyor. Bu ayetin verdiği mesaj, hangi toplum zulme maruz kalmış, yaşamları karartılmış ise, o toplumun içinden ortaya çıkacak bir kişinin o toplumu zulümler ortamından çıkarmaya çalışacağıdır.

Günümüz için tevil etmek istersek, ‘musa’ adını simge olarak anlayabiliriz. Her devirde, her ülkede, yaşamları karartılmış topluma yol gösterici çıkacaksa o kişinin vasfı ‘musa’ olacaktır.

Karanlıklar anlamındaki ‘zulümat’ nasıl bir şeydir?

İbrahim Suresi’nin altıncı ayetinde, erkeklere sebepsiz işkence edilmesi, doğan bebeklerin katledilmesi ve kadınların şehvet aracı olarak kullanılması ve benzeri olaylar ‘zulümat’ olarak gösteriliyor. Yani tek kelimeyle zillet bataklığı.

‘Al’i-Firavn’, eski zamandaki Mısır devletini hakimiyeti altında tutan ama beğenmediklerine haşin davranan bir ailedir veya bir zihniyettir. Zamanımızda bu anlamdaki her otorite, ‘al-i firavn’ olarak anılabilir.

‘Kavm’ adı ise, bir ülke içinde, ya da bir devlet otoritesi altında yaşam süren etnik grubu tanımlar. Günümüzde ‘kavm’ sözcüğünün karşılığı bir cemaat olabilir; bir cemiyet olabilir; aynı inanç çerçevesinde oluşturulan bir dernek olabilir.

Bir devlet otoritesince, zulümlere maruz bırakılan toplum, ister cemaat, ister cemiyet ister dernek olsun, ilimsiz toplumdur. Baskı, toplumun ilim edinmesine fırsat veremez. Otorite ise ilimden anlamaz.

Ayetlerimiz demek olan ‘ayatina’ kelimesi, toplumun ya da etnik grubun anlayabileceği ifadelerdir.

Ayetler, o zamanda, Yönlendirici Zat tarafından vahiy ile Musa’nın gönlüne ve zihnine yerleştirimiştir. Ondan sonraki her devirde, her ‘al-i-firavn’ otoritesi görünür olduğunda, zulüm gören toplum için ‘kitap’ değil, anlaşılabilir ifadeler gündem oluşturabilir.

Beşinci ayetin ikinci cümlesi: ”Ve zekkirhüm bieyyamillahi”. Yani, onlara, allah’ın (o korkunç) günlerini hatırlat”.

Altıncı ayetteki kelime için, kurtarılma var ama nura çıkış belirten ifade yok, dedik. Beşinci ayetteki ”zekkirhüm bieyyamillah” kelimesi, kurtarılmanın nura geçiş için uyarı yapıldığını ima ediyor. Yani, Allah’ın o zamanki günlerini hatırlayın, tekrar karanlık günlerin (zulümatın) gelmesine sebep olmayın, diyor.

Günümüzde, zillete düşürülmüş herhangi bir cemaat, cemiyet veya derneğin, kendi içlerinden çıkan birinin veya birilerinin yol göstermesine önem verdiklerinde, otorite baskısından kurtulmaları mümkün olabilecek. Lakin, ‘kitap’ yani bilgiler manzumasi önemsenmeyecekse, nura (aydınlığa) kavuşmak mümkün olmayacak. Böylelerinin akıbeti, ortadan kaldırılma ya da başka otoritenin tarassutuna uğramadır.

İbrahim Faik Bayav
(26.09.2021 08:20)

Devamını Oku

Bakara Suresi 256: Dinde Zorlama Yok Ne Demek?

Bakara Suresi 256: Dinde Zorlama Yok Ne Demek?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Müslüman bilinen Taliban Afganistan’ı ele geçirdi. İnancında katı uygulamalar olduğunu gösterdi. Şeriat konusu gündeme geldi. Şeriat konusu gündeme gelince, Müslüman bilinen Taliban’ın şeriat uygulaması kerih görüldü, fertler üzerine zorlama olamayacağı Türkiye’deki İlahiyatçılarca konuşulmaya başlandı. Mehaz gösterilen ayet Bakara Suresi’nin 256’ncı ayeti imiş. Müslüman medyada röportajı yayınlanan ilahiyatçı profesör zat şunu dedi:

”İslam’da baskı, zorlama ve istibdat yok; hürriyet var”.

İlahiyatçı profesör zatın Bakara 256’ya yaptığı bu açıklama, çok hoş görülüyor. Sanılır ki, İslam düzeni oluştu, insanlar mutlu olsunlar diye bu düzene çağırılacak.

Ortalıkta İslam da İslamlaşmış düzen de yok. Taliban’ın ele geçirdiği Afganistan’ı ”Afganistan İslam Emirliği” şeklinde tanımlaması oranın İslam olduğu anlamına gelmiyor.

İslam’da baskı, zorlama ve istibdat olmadığını söyleyen ilahiyatçı profesör zat, daha sonra şunu diyor: ”Tarihin hiçbir döneminde ve yer yüzünün hiçbir devletinde ‘sınırsız bir hürriyet’ söz konusu olmamıştır”. İşte bu söz, -eğer geniş açıklaması olmazsa- İlahiyatçı zatın ”İslam’da baskı ve zorlama yok” sözünü hem boşa çıkarıyor; hem de devletleri, İslam olmuş olmamış fark etmez durumuna getiriyor.

Bakara Suresi’nin 256’ncı ayetindeki konuyu ilgilendiren kelime şu:

”Lâ ikrâhe fi’d-dîn”.  لا اِكْراهَ في الدّين

Hamdi Yazır hariç, tüm mealciler, bu kelimeyi ”dinde zorlama yoktur” şeklinde Türkçeye çevirmişler. İahiyatçı profesör zat da onlara uymuş. Hamdi yazır ise, ikrah sözcüğünün ‘zorlama’ anlamında olabileceğini ima etse de, kelimenin verdiği mesaja dikkat çekmiş. Orijinal tefsirinde kullandığı ifade şu: ”Dinin şanı ikrah etmek değil belki ikrahtan korumaktır”.

Günümüzün mealcileri Bakara Suresi’nin 256’ncı ayetindeki ‘la ikrahe fi’d-din’ kelimesine Hamdi Yazır’ın ifadesi çerçevesinde açıklama getirmeleri gerekirdi.

‘La ikrahe fi’d-din’ kelimesindeki ‘din’ sözcüğüne Kur’an’ın içindeki bazı ayetlerde İslam’a vurgu yapıldığından, ‘din’ sözcüğünün İslam Dini olduğu kabul edilecektir. (Din denen şeyin ne olduğu başka yazıda)

Soru: Bakara Suresi’nin 256’ncı ayetindeki ‘la ikrahe fi’d-din’ sözünün muhatabı kimler? İkrah sözcüğünün anlamı nedir?

İslam Ansiklopedisi bu sözcüğe, ”cebir ve tehdit kullanarak, kişiyi, rıza göstermeyeceği bir söz veya davranışa zorlamak anlamında fıkıh terimi” demiş.

İkrah sözcüğünü, İslam Ansiklopedisi’ndeki bu anlama göre kabul edersek, ”ikrah yok” vurgusundan;

a) Toplumun veya ülkenin İslamlaştığını, otoritenin islami kurallar oluşturduğunu farz ederiz.

b) Otoritenin düzenin selameti için aldığı kararı, toplum bireylerine -onlar beğenmedikleri için- cebirle tehditle uygulayamayacağını anlarız.

Peki, cebir ve tehdit kullanılmadan, kişi, kendinin rıza göstermeyeceği bir söz veya davranışa zorlanabilir mi?

İslam Ansiklopedisi, if’âl babında olan ‘ikrah’ fiilini, ‘kürh’ kökünden türediğini belirtiyor. Nur Suresi’nin 33’ncü ayetinde kullanılışını da örnek veriyor. İfadeye bakalım:

”Felâ tükrihû feteyâtiküm ale’l-biğai” Yani, kontrolünüz altında bulunan namuslu kız ve kadınları aşırılığa-fuhuşa zorlamayınız.

‘İkrah’, Nur 33’te ‘zorlamayınız’ anlamında emir kipi olarak, Bakara 256’da ise isim olarak kullanılınca, ”zorlama yok” anlamındaki ‘la ikrahe’ uyarısı resmen Hz. Muhammed’e tabi olanlara yapılmış oluyor.

‘La ikrahe fi’d-din’ kelimesinde anlatılan zorlama için cebre ve tehdide gerek yok.
Cebir ve tehdit var ise, o zaman o ülkede İslam Dini yok.

İslam Dini oluşan ülkede kurallar belirtilecektir. Hakim durumda olanlar uygulamada lakayt kalırsa, hüküm altında bulunanlar çaresiz kalıp yasak olana zorlanır. İşte Bakara 256’daki ”la ikrahe fi’d-din’ kelimesi, dinde böyle bir zormaya geçit yok, anlamında oluyor. Toplum bireylerinin güvende olacakları belirtiliyor.

‘İkrah’ kelimesi şumülüne, ‘fuhuşa zorlamayınız’ emri girdiği gibi, hırsızlığa, öldürmeye, isyan etmeye, sefil olmaya ve benzeri durumlara zorlamayınız emri de girecektir. İslam düzeninin oluştuğu ülkede bu emirlere ilk uyması gerekenler, yönetme makamında olanlardır.

İbrahim Faik Bayav
(08.09.2021 09:00)

Devamını Oku

Casiye Suresi’nde Şeriat konusu ve Afganistan Olayı 

Casiye Suresi’nde Şeriat konusu ve Afganistan Olayı 
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İbrahim Faik Bayav
(24.08.2021 07:15)

Afganistan’da, ABD yönetimiyle anlaşan Taliban’ın Başkent Kabil’e girip tüm ülkeyi ele geçimesiyle, Türkiye’de ŞERÎAT شَريعَة terimi konuşulmaya başlandı.

Türkiye’de ŞERİAT, uzun zaman öncesinden konuşulmaya başlanmıştı fakat, ŞERİAT sözcüğü asıl anlamından çıkartılmış, kötü ve berbat yönetim şeklinde söylenir olmuştu. Taliban’ın Şeriatı sosyal hayattaki uygulama biçimi, bu söylentiyi doğruluyor gibiydi.

Taliban Başkent Kabil’i ele geçirdikten sonra, sözcüsü şunu dedi: ”Kadınların ve azınlıkların haklarına ve şeriat hukuku kapsamındaki ifade özgürlüğüne saygı duyacağız”. (EURONEWS 16.08.2021)

Taliban sözcüsünün bu vaadi, şeriatın iyi anlamda mı yoksa kötü anlamda mı uygulanacağını muğlak bıraktı. Bir kere, ”şeriat hukuku” diye bir şey olmazdı. İkincisi; kadınların ve azınlıkların hakları milletlerarası hukukta belirlenmişti. İki gün sonra, Takhar vilayetinde burka giymeyen kadının infaz edilmesi, Taliban’ın, şeriatı kötü ve berbat biçimde uygulayacağının işareti oldu. (Hürriyet 18.08.2021)

Türkiye’de milletin bir kesiminin söylentisinden bile korktuğu ŞERİAT ne idi?

Uzun zaman öncesinden günümüze kadar, ulemadan bilinenler, ‘şeriat’ sözcüğünün İslamiyet’e ait olduğunu söylüyor.

İslam Ansiklopedisi’nde, ŞERİAT terimi, açık ve doğru kurallar; fertlerin yerleşik davranış biçimi şeklinde belirtiliyor.

‘İslam’ adını kullanan Ansiklopedi bile ‘şeriat’ teriminin anlamını muğlak bırakıyor. Bu sebeple, ŞERİAT terimi, Hz. Muhammed’i kabul etmeyenlerce ‘kötü’ bilinirken, Hz. Muhammed’e bağlılık gösterenlerce iyi ve olması gereken diyerek anlatılıyor.

İslam Ansiklopedisi’nde ŞERİAT için tanımlanan ”açık ve doğru kural”; her toplum, her cemaat, her millet için aynı olmaz. Sahip olunan inançlar, doğruyu yanlış, yanlışı doğru yapar. Şu zamanda gündem oluşturan ŞERİAT terimini, Kur’an ayetinde anlatılış biçimini inceleyerek açıklamak gerekir.

ŞERİAT شَريعَة isim olarak sadece Casiye Suresi’nde 18’nci ayette geçiyor: ”Sümme caalnâke alâ şerîatin min el-emri; fettebiahâ; fe lâtettebia ehvâhe ellezîne lâ yalemûn”. Yani, seni, yürüdüğün yolda bir şeriat üzere olmanı kararlaştırdık. Sadece ona uy (uygula). Bilmeyenlerin-anlamayanların heveslerine uyma.

Ayetin sözcükleri Türkçeye çevrilince ortaya çıkan anlam bu. Bu anlam toplumun zihnine girince ayet içinde geçen ŞERİAT sözcüğü anlaşılmaz oluyor. Alim bilinenlerin ve ilahiyatçıların kafaları karışıyor; Osmanlı’nın son zamanında ve Türkiye’de şeriat aleyhtarları şeriatı kötü bilmekten kurtulamıyor.

Hz. Muhammed’e ‘şeriat’ öngörülmesi, onun içinde bulunduğu, her tür rezalete bulaşmış, ahlaksız ağalarca köle edilmiş toplumu uyarabilmesi ve karşılaşacağı tepkilere direnebilmesi içindir. Öngörülen şeriat, bir takım kurallar içerir. (Kuralların neler olduğu muhtelif ayetlerde belirtiliyor) Kendisine inananlarla birlikte kurallara uymada sebat, istenilen neticeyi verecektir.

Hz. Muhammed’e öngörülen şeriat örnektir. Örnek olan bu şeriat, ondan sonraki her devirde ve her bozulmuş ülkede, toplumu düzeltme amacı taşıyan fert ve grup için gerekecektir. Fakat, şeriatı oluşturan kurallar aynı olmayacaktır. Şimdilik örnek vermeyelim.

Ayetteki ”fe lâtettebia ehvâhe ellezîne lâ yalemûn” ifadesi, Hz. Muhammed’e inanmışların içinden de ‘şeriat’tan sayılabilecek kurallar öne sürülebileceğini belirtir. O kimseler ‘bilmeyenler, ilmi olmayanlar’ (la yalemun / الّذين لايَعْلَمون) olarak tanımlar. Yani ayette deniyor ki, ilmen doğru olan kurala uyulacak.

Şimdi gelelim Afganistan’ı ele geçiren Taliban’a;

Taliban mensupları kendi inançları çerçevesinde bir şeriat belirlediler ve güçlendiler.

Belirledikleri şeriat kurallarını sebat ederek uyguladılar; isteklerine ulaştılar. Aynen Hz. Muhammed’in ve sahabilerinin uyguladığı şeriatla Mekke’ye hakim oldukları gibi.

Taliban mensuplarının inandıkları şeyler, gösterdikleri davranışlar, kendilerince doğrudur. Tüm müslümanlarca doğru kabul edilemez.

Taliban mensuplarının kendileri ve benimseyenleri, gidişlerine ve davranışlarına ‘İslami’ deseler de henüz İslam görülmesi mümkün değil. Sonucun ‘Afganistan’ın devletleşmesi’ ile görülmesi gerekir. Kabil’i ele geçirme safhasındaki şeriatı, devletleştiğinde işletemezler. İşletmeye kalkarlarsa, hem Afganistan’da hem çevre ülkelerde cehenneme götüren yolu oluşturmaya başlarlar.

Devamını Oku

İbrahim Suresi’nde ‘Kavm’ Nedir? ‘Resul’ Kimdir?

İbrahim Suresi’nde ‘Kavm’ Nedir? ‘Resul’ Kimdir?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İbrahim Suresi’nin dördüncü ayetinde, bir topluma, o toplumun dilini konuşan uyarıcılar gönderildiği belirtiliyor. Bu kişiler, yanlışın yanlış olduğunu belirtirler, yanlışların icrasının o topluma kötü sonuç getireceğini beyan etmeye çalışırlar. Anlayanlar olduğu gibi anlamayanlar ya da anlamak istemeyenler belirginleşecektir. Anlayanlara ‘hüda’ yolu açılacak, anlamayanlar ise ummadıkları olaylarla karşılaştıklarında ‘dalal’ (şaşırmışlık) içinde kalacaklardır.

Ayet şu: ”Ve ma erselnâ min resûlin illa bilisânin kavmihi liyübeyyine lehüm”

Mealciler ve tefsirciler, ayetteki ‘kavm’ sözcüğünü Türkçeye -genellikle- kavm olarak çevirmişler. Bir kaç kişi ‘millet’ veya ‘ulus’ anlamında çevirmeyi tercih etmiş.

‘Kavm’ sözcüğü Türkçe lügatte, kişinin içinde yaşadığı topluluk olarak gösteriliyor (D. Mehmet Doğan). Bu topluluk, bir aile olabilir…, bir akraba çevresi olabilir… Herhangi bir kabile olabildiği gibi, bir cemaat, bir kurum, bir vakıf, bir dernek veya bir siyasi parti de olabilir.

‘Erselna min resul’ kelimesiden anlaşılan şudur: Üstte ‘kavm’ olarak nitelenen toplulukların içinde ‘resul’ vasfında birinin veya birilerinin ortaya çıkarılacağıdır.

Bu vasıftaki kişi veya kişiler, yaşantısı bozulmuş bir aile, bir topluluk, bir köy, bir kabile veya cemaat içinde, yaşantının düzelmesini mecbur gören bir veya birkaç ferttir. Kur’an ayetlerinde ‘kavm’ sözcüğü -geçmişten anlatılanlara bakılırsa- genellikle bu anlamda kullanılmış. ‘Bilisanin’ kelimesi, ancak kendi içlerinden birinin uyarmasıyla mümkün olabileceğini belirtiyor. Dışarıdan birinin uyarıcı olabilmesi, o toplumun lisanına vakıf olmasıyla mümkün.

Günümüzde, hakkaniyetle oluşturulan cemaatlerde, hukuk çerçevesinde kurulmuş vakıflarda ve siyasi partilerde, bir zaman sonra anlaşılmaz problemler oluşuyor. Bu problemler, istenmese de hukuk dışına çıkmayı netice veriyor. O zaman problemlerin hallini isteyen aklıselim kişiler içlerinden ses yükseltiyorlar. O sesi anlayabilirlerse mesele hall yoluna girebiliyor. Lakin bu çok nadir oluyor. Genellikle bahsedilen kuruluşlar, zayıflama ve dağılma sürecine giriyorlar. Acı çektiren sonuç görülebiliyor.

‘Kavm’ terimi -bazı mealcilerin tercihindeki- ‘millet’ ya da ‘ulus’ anlamında düşünülürse, herhangi bir milletin veya ulusun refah ve eziyet safhalarına bakılmalı. O ulusun içlerinden çıkan birilerinin o ulusu uyarması, yol göstermesi, planlı harekete çağırması, refah dönemine yol açarken, uyarıları önemsemeyenler, hukuksuz olayları normal görüyor ve o ulusu çöküş safhasına götüren yolu açıyor. Burada, millet ya da ulus bazında ‘resul’ vasfındaki ortaya çıkan kişilerin milletçe tanınması şart değil. Bunu yolun başındakiler bilirler. Uyarıları ya yoldan dönülmesi için kabul ederler ya da ‘resul’ vasfındaki kişileri içlerinde afaroz ederler. Artık uyarıcı kişilerin kenara çekilip sonucu beklemekten başka yapacakları şey kalmaz.

Ayetteki ”libeyyüne lehüm” kelimesi, bilinenlerin hatırlatılmasını, tecbübeyle kesinleşmiş yolun usulüyle anlatılmasını belirtir. Günümüzde, anlatımın, Kur’an’daki eski zaman usulü gibi yüz yüze gelerek anlatılması şart değil. Günlük makalelerle, basılan kitaplarla, konferans ve röportajlarla, televizyonlardaki açık oturumlarla uyarı gerçekleştirilebilir. Tecrübi ilimleri ihtiva eden eserler, İbrahim Suresi’nin ilk ayetinde zikredilen ‘kitap’ olarak gündeme gelecektir.

İbrahim Faik Bayav
(13.08.2021 09:00)

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.