DOLAR %
EURO %
ALTIN
BITCOIN 314019-1,01%
Adana
18°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

İbrahim Faik Bayav

İbrahim Faik Bayav

23 Kasım 2022 Çarşamba

Tevbe Suresi 4 ve 5: İslamlığı Oluşturacak Hukuk Kuralları

Tevbe Suresi 4 ve 5: İslamlığı Oluşturacak Hukuk Kuralları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Tevbe Suresi’nin ilk ayetinde, Mekke müşriklerinin bir grubuna yöneltilen ‘ültimatom’ çıkışlı ahidden bahsediliyordu. İkinci ayette ise onlara dört ay süre verildiği belirtiliyordu. Süre sonunda ne olacaktı? Mekkeliler ile Medineliler arasındaki mücadeleye son vermeye girişilecekti. Belirtilen süre içinde Medine’deki sahabelere ahid kurallarını uygulamaları bildirilirken, tabilere, Mekkelilerle olan her tür ilişkiyi kesmeleri emri verilmişti.

Üçüncü ayette, Medineli tabilerin, Mekkelilerle olan önceki ilişkileri affa uğruyacağı ve suçlanmayacağı belirtiliyor. Bu şu demektir: Hüküm, kuralın tebliğ edildiği andan itibaren geçerlidir. Bu hüküm, medeni olmak isteyen tüm ülkelere örnek olacak hukuk kuralıdır.

Dördüncü ve beşinci ayet ile, muahede kurallarına uymayan Mekkeli müşriklere karşı Medinelilere hamle yapma izni verilmiş; Medinelilerin dikkat etmeleri gereken tavırlar belirtilmiş:

a) Hamle izninin uygulanması için yasaklanan dört aylık süre bitmiş olacak.

b) Müşriklerden muahedeye uymuş olanlar, darbeden muaf tutulacak.

Beşinci ayette, müşriklere karşı uygulanacak ”öldürün” فَاُقْتُلوا emri var. Bu emir ‘Haysü vecedtümühüm’ kelimesiyle beraber kullanılmış. Tüm mealler, bu ifadeyi ”nerede bulursanız öldürün’ biçiminde Türkçeye çevirmişler. Bu emir, devamındaki ”ve huzuhüm, vehsuruhüm, vakudû lehüm külle mersadin” emir ifadeleriyle birlikte değerlendirilir. O zaman ”öldürün” emri şarta bağlanır. O zaman müşrik kişiler akrep bulmuş gibi öldürülmez.

‘Katele’ fiili, canlı öldürme olayıdır. وَجَدْتُموهمُ فَاُقْتُلواالْمُشْرِكَينَ حَيثُ kelimesine, nerede bulursanız öldürün şeklinde anlam verilirse, altıncı ayette belirtilen musamahaya ve muhakemeye fırsat kalmaz. Halbuki hukukta, muhakemesiz infaz olmaz. Altıncı ayet, şart oluştuğunda, müşrik kişilere açık kapı bırakıyor.

İkinci ayetteki ”muhzi’l-kafirin” kelimesi için bir soru öne çıkarılmıştı: Müşrikler müşrik oldukları için mi, yoksa kafir oldukları için mi rezil edilip ortadan kaldırılacaklar?

Beşinci ayette bunun cevabı, ”Fe in tâbû ve ekamû es-salâte ve âtü‘z-zekâte… Fe hallû sebîlehüm” ifadesiyle verilmiş. Yani, müşriklere, durumlarına göre, tevbe etme, salata devamlılık gösterme ve zekat vermeyi kabul etme şartı getirilmiş. Şart kabul edildiğinde, onlara dokunulmayacak ve bırakılacak. Bu şart oluştuğunda, Türkçeye meal olarak çevrilen ”nerede bulursanız öldürün” emri iptal olur.

Kelimeleri irdelediğimizde ayetten şu anlamları çıkarabiliriz:

a) İn tâbû اِنْ تابوا : Bu kelime, pişmanlık göstermişse, anlamındadır. Pişmanlık, müşrik kişiye ahid kuralına uyacağı sözünü Bu durumdan müşrik kişinin müslim olmaya başlayacağı anlaşılabilir. Öyle olmayabilir de… Öyle olmadığında ve şirk inancını taşımaya devam ettirdiğinde, kafir zümresininin Medinelilere vereceği zarara katılmayıp köşesine çekilebilir.

b) Ekamû es-salâte اَقاموا اَلْصَّلوةَ : Müşrik kişi pişmanlığını, salata devamlılık göstererek belli edecektir.

‘Essalat’ terimi Arapça-Türkçe lügatte, sadece belirlenmiş tek bir olayın ismi olarak kullanılıyor. Bu olay, kişinin, dua, çağrı ve istek halidir. Peki, tevbe etmiş olan müşrik kişinin salata devamlılığı nasıl olacak? Silahı ve düşmanlık duygusunu terk etmişliğini belli ettikten sonra, yaşam ihtiyaçlarının teminini Mekke’nin kafir ağalarından değil, Müslim yönetimin müsamahasından bekleyecek. (Altınncı ayette bunun örneği veriliyor).

c) Âtü‘z-zekâte آتوا الزَّكوةَ : Müşrik kişi, tevbesini zekatını getirerek belli edecektir. Tabi, zekat getirecek varlığa sahipse.

Zekat nedir?..

Zekat, bir kişinin, yaşam ihtiyaçlarının dışındaki mal veya para olan fazlalığıdır. Zekat vermeyi kabul eden müşrik kişi, çeşitli faaliyetlerinden servet edinmiş de olabilir. Müşrik kişi, zekatın nerelere nasıl kullanılacağını öğrendiğinde, belli olmaz, Hz. Muhammed’in bildirdiği İslam dairesine de girebilir. (Altıncı ayette işareti var). Peki, o kişi ‘müşrik’ sıfatını terk edip ‘mümin’ sıfatını alabilir mi? İşte bu bilinmez. Mekke’yi Medine ile birleştiren Hz. Muhammed, hayatta olduğu müddet içinde, İslami kurallar titiz biçimde uygulanmış. Toplanan zekatlar (günümüzde bunun adı vegidir), şahsi ihtiras için kullanılmayıp toplumun gelişmesi için harcanmış. Kurulu Medine-Mekke devleti içinde -istisnalar hariç- İslamlık devam etmiştir.

İbrahim Faik Bayav
(23.11.2022 09:15)

Devamını Oku

Tevbe Suresi 1, 2, 3: Müşrik ile Kafir Arasında Çok Fark Var

Tevbe Suresi 1, 2, 3: Müşrik ile Kafir Arasında Çok Fark Var
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Tevbe Suresi’nin inzal sebebi, Medine’de kurulan İslam devleti ile Mekke’de devam eden zulüm yönetimi arasındaki mücadelenin bitirilmesidir. İlk ayette,

مِنَ اَلْمُشْرِكينَ عاهَدْتُمْ kelimesi ile, Mekke’deki müşriklerden belli bir grubun muhatap alındığı ve onlara kural empoze edildiği belirtiliyor. Ayetin başındaki ‘beraat’, ikaz ve ihtar içerir. Bu kelime, ya bizden size gelen tekliflere uyarsınız; ya da siz bilirsiniz, anlamını taşır.

Muahede fiil mastarı, iki taraf arasında bağ kurar.

Bu zamanda, bu sure ile bize verilmek istenen mesajı anlamak istersek, ayet içindeki sözcükleri tahlil etmemiz gerekir.

”Müşriklerden olanlar” anlamındaki min’el-müşrikîn, Mekke toplumu üzerinde hegemonya yürüten ağalardır. Muahedeye ağalarla birlikte, ağalara tabi olan toplum bireyleri de uymakla sorumlu olacaklardır. ‘Ahedtüm’ kelimesindeki ‘tüm’ zamiri, Hz. Muhammed’e tabi sahabeleri tanımlar. Sahabeler de muahedenin uygulanırlılığına dikkat edeceklerdir.

İkinci ayette, müşriklere اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ ifadesiyle dört ay süre verildiği belirtiliyor. Sebebi, Medine Devleti’nin manevi ve maddi ihtiyaçlarının giderilecek olmasıdır. Dört ay sonrasında, Allah’ın, kafirleri rezil edeceği ve ortadan kaldıracağı tehdidi مُخْزي الْكافِرينَ ifadesiyle belirtiliyor.

Ayette Allah’a yakıştırılan sıfat مُخْزي Muhzî sıfatıdır.

Muhzi: Bu sözcük, muarızları rezil eden anlamınndadır. Büyüklük gösteren ağaların karizmasını çizer düşürür. Onları yeryüzünde varlık gösteremez hale getirir.

Üçüncü ayet ile, Hem Müslim sıfatı almış olanlara, hem Müslim sıfatını henüz alamamış olanlara, Mekkeli müşriklerle olan ilişkilerini kesmeleri talimatı veriliyor. Kesilmesi istenen ilişki ticari ve siyasi olabildiği gibi, akrabalık ilişkileridir de. Bunun sonucunda kafirler elim azaba uğrayacaklardır. Talimat şu anlamı verir: Gelecek olan azap, müşrik ve kafir olanların dışında kalan insanlara dokunmasın.

İlk iki ayette dikkat çeken iki isim var: مُشْرِكينَ ‘Müşrikler’ ve كافِرينَ ‘kafirler’.

Soru: Müşrik olarak anılan Mekke ağaları ve onların tabileri, müşrik oldukları için mi rezil edilip ortadan kaldırılacaklar? Yoksa kafir oldukları için mi? İki terimi de irdeleyelim:

Müşrik sıfatını kişide oluşturan ‘şirk’ olayı, inanç meselesidir. Kişi, bu inancı, aynı toplumda rahatça açığa vurabilirken, tevhid inançlıları arasına girdiğinde gizleyebilir. Hz. Muhammed’in sahneye çıktığı ilk zamanda, mümin sıfatı alan kişiler, müşrik tasallutuna uğramamak için Tevhid inançlarını gizlemişlerdi. ‘Müşrikin’ çoğul sıfat isimdir; şirk inancındaki grubu veya toplumu tanımlar.

Kafir sıfatını kişide oluşturan ‘küfr’ olayı, hukuk meselesidir. Kafir kişi, ortaya konan gerçeği bilerek ret eder. Belki gerçeğin insanlar arasında öğrenilmesini engeller. Bu arada hatırlatalım: Gerçeğin ne olduğunu bilmeden ya da anlamadığından ret eden kimseye ‘gafil’ sıfatı verilir. Kafirler, kendilerini güçlü bildiklerinden, siyasi, ticari ve sosyal sahadaki bir şeyi kendilerinden başkasına hak olarak görmek istemezler. Sosyal yaşamı bozucu unsurlar ortadan kaldırılmak istendiğinde, menfaatleri zarar göreceği için, bozucu unsurların kaldırılmasını kabul etmezler. (Günümüzdeki kafir sıfatlı kişi örneği çok var ve bunlar ‘müslüman’ olarak tanınıyorlar) ‘Kafirin’, kafir sıfatının çoğuludur. Bu kelime, toplum veya ülke içindeki insan zararlılarını tanımlar. Bunlar, insanları kölelik statüsüne soktuklarından ya da sokmaya çalıştıklarından, eninde sonunda isyanla karşılaşırlar.

Üçüncü ayetteki, ”Ve beşşir ellezine keferuu” وَ بَشِّرْ اَلَّذينَ كَفَروا kelimesi, tüm müşriklerin değil, sadece, Mekke’nin küfürde inat eden ağa takımının rezil edileceğini ima ediyor. Bunlar, Hz. Muhammed fikrini beyan etti diye… bir kısım insan onu onaylayıp inandı diye… onlara işkence uygulayan, öldürmeye yeltenen, onları vatanlarından kaçırtan ağa takımı ve yandaşlarıdır. ‘Beşşir’ kelimesinin imasıyla o kafirlerin cezasız kalmaları mümkün olmayacaktır. Müşriklerin diğerlerine, Tevbe Suresi’nin 4’nci ayetindeki hüküm ile açık kapı bırakılmış.

Devamını Oku

Yunus Suresi 98-103: Tarihte, Bir Toplum Beladan Nasıl Kurtuldu?

Yunus Suresi 98-103: Tarihte, Bir Toplum Beladan Nasıl Kurtuldu? 
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Yunus Suresi’ne ad olan Yunus adlı zat ve onun kavmi, Sure’nin 98’nci ayetinde dikkate veriliyor. Geçmiş zamanda azaba uğramış topluluklar arasında, Yunus’un içinde bulunduğu topluluk azaptan kurtulmuş. Azaptan kurtulmalarının sebebi, o topluluğun gönderilen elçiye yani Yunus’a iman etmişliği gösteriliyor.

Hz. Muhammed, Mekke’de geçmiş zamana ait bu olayı duyurduğunda, Mekke toplumunun insanları ”masal” deyip yüz çevirmişler. Anlatılan olaya ‘masal’ diyen Mekke toplumu, benzer bir belanın kendilerine geleceğini mümkün görmemişler. Azabın onlara da gelebileceği, Sure’nin 102’nci ayetinde ”fe entezıruu” kelimesiyle ima ediliyor.

Yunus Suresin’deki geçmişe ait bu hatırlatma, o zamana olduğu gibi yüz yıllar sonrası zamana da mesaj veriyor. 103’ncü ayet ifadesinden anlaşılıyor ki, gelecek zamanlardaki topluluklar, gönderilen ya da kendi içlerinden çıkan uyarıcılara itibar etmediklerinde azaba uğrayacaklar; belki de uğradıkları beladan kurtulma imkanı bulamayacaklar.

Azaba uğrama veya uğramama, ‘akıl’ unsurunun işletilmesine bağlıdır.

Soru: Kurtarıldığı anlatılan toplum nasıl bir azaba uğratılmıştı? Azap veya bela, nasıl bir şeydi?

Saffat Suresi’nin 140’ncı ayetinde belirtildiğine göre, Yunus adlı zat, bir topluma uyarması için gönderilmiş. (Tevrat’ta oranın NİNOVA olduğu yazıyor) Fakat Yunus o topluma gitmek istememiş… Kaçmış… Gemiye binip iyice uzaklaşmak istemiş… Ancak başaramamış. Burada o topluma gitmek istememesinin ve kaçmasının sebebinin ne olduğu merak edilir. Sağlıklı bir kişi, bir topluma gitmeye çekiniyor ve kaçıyorsa, orada ya salgın hastalık vardır, ya da azınlık bir grup topluma tahakküm ediyordur. Ya da her ikisi…

Tevrat’ın Yunus’u anlatan ilk bölümünde, ilk ayetinde, Rabb’in, Yunus’a, ”kötülükler önüme kadar yükseldi” dediğini yazıyor. Yani zararlı hareketler beldede çok yayılmış. Zararlı hareketlerin neler olduğu Tevrat’ta açıklanmadığı gibi Kur’an meallerinde de belirtilmiyor.

Yunus’un ulaşmaya çalıştığı yer deniz yoluyla Mersin’in Tarsus beldesi imiş ama ulaşmayı başaramamış. Başarısız kalan Yunus, karaya çıktığında, ”O toplumu uyarmaya git” emrini ikinci defa almış. Bu sefer ubudiyetini belli etmiş Yunus. Emredilen beldeye gitmiş. Gittiği beldede uyarı yapmaya başladığında, büyükten küçüğe herkes Yunus’a kulak verir olmuş. Toplum fertleri, hakikatleri öğrendikten sonra, kendilerini saran azaptan çıkaracak yolu da görmeye başlamışlar. İyi ama, Yunus ne demiş, ne anlatmış ki, ona kulak vermeye başlamışlar? O toplum, nasıl bir azabın içindeydi; nasıl bir bela onları kaplamıştı, belli değil. Tevrat’ın Yunus bahsinin 3’ncü Bölümü’nde, belde kralının, Yunus’a inandığını, topluma ”herkes kötü yoldan ve zorbalıktan vaz geçsin” emri verdiğini yazıyor. Kötü yol, nasıl bir kötü yoldu?.. Zorbalığı kimler kimlere yapıyordu?..

Kötülük, zararlı hareketler ise, ‘zorbalık’ toplumun belli bir kesiminin tüm topluma ve beldeye uyguladığı baskı olur. Toplum içinde gücü yetenin yetmeyene tahakkümü de zorbalıktır. Yine merak edilir: Nasıl bir zorbalıktır bu?.. Nasıl bir sonuç getirmiştir?

O azabın nasıl bir şey olduğunu anlamak için ayette geçen ”azabe’l-hızyî”عَذابَ اَلْخِزْىِ kelimesini irdeleyip anlamaya çalışalım:

Azab: عَذابَ Bu sözcük, doğal yaşamdan mahrumiyeti belirtir. Gerekli yaşam ihtiyaçları temin edilemez. Mahrumiyet genellikle doğal afetler sebebiyledir. Lakin Tevrat’taki ifadeden mahrumiyetin sosyal baskı sebebiyle olduğu anlaşılıyor. Yani gücü yeten birileri gasp ediyor, talan ediyor, toplumu mahrumiyete düşürüyor. Ortaya salgın hastalık çıkmış ise, bu, herkes için azab demektir.

Hızyi:خِزْىِ Bu sözcük, rezillik, rüşvaylık ve utanmazlığı belirtir. Bu sözcüğün anlaşılmasını sağlayacak örnek, Hud Suresi’nin 78’nci ayetinde var. Hud adlı zata ”La tühzûni fi zayfi” feryadını ettirecek olaydır bu. İğrençliktir. İğrençliğ oluşturmak için tehdit bile vardır. ‘Hızyi’ sözüğünün taşıdığı anlam bu olunca Yunus’un ”git” emri verilen beldeye gitmekten çekinmesi ve kaçması yadırganamaz. Çünkü Hud adlı zata verilen emir de ”gece o beldeyi ailenle ve tabilerinle terk et” şeklinde idi. Fakat Yunus’un bilmediği şey, Yunus’un kaçmaya çalıştığı toplumunun Hud’un terk ettiği toplum gibi anlayısız olmadığıdır. Rabb, uyarıyı anlayacaklarını bildiği için Yunus gibi bir zatı topluma gönderdi. Onlar da anladılar… Üzerlerine çökmüş azaptan kurtulmanın yolunu buldular.

O azabın, o beldeye nasıl geldiğini anlamak için Tevrat’taki konuya bakmaya devam edelim:

Tevtat’ın Yunus bahsinde, 3’üncü bölümünde, Yunus’un doğruluğuna inanan Kral’ın topluma şu buyruğu verdiğini yazıyor: ”Hiç bir insan ağzına bir şey koymayacak; içmeyecek. Hiç bir sığır ve davar otlamayacak; içmeyecek. Bütün insanlar ve hayvanlar çula sarınsın”.

Kralın kaftanını çıkarıp önce kendinin çula sarındığını ve küle oturduğunu da yazıyor Tevrat.

Bu ifadelerden toplumda çıplaklık olduğu anlaşılabilir. Öyleyse, herkes örtünecek. Sığırlar ve davarlar zaten çıplaktır. Çula sarınmalarıyla, acaba, onlar arasındaki ilişki mi önlenecekti? Otlamalarının yasaklanması, otlağın otlak vasfının bozulduğunu gösterir. Üzerine oturulan kül, yanan maddelerin kalıntısıdır lakin, toplumun -belki hayvanlarla beraber- o kadar kül oluşturacak odun yakmaları mümkün değildir. O zaman kül, bir yerden bir şekilde gelmiş olmalı. Mesela, nereden?..

TRT Haber, internet sayfasında, 11 Şubat 2022 yılında, İtalya’dan bir haber yayınladı: ”Etna Yanardağı yeniden lav ve kül püskürttü”.

Haber metni içinde şu haber de var: ”Dağdan püsküren küllerin, ulaşım ve tarım gibi ekonomik faaliyetleri engellediği için çevre belediyeler açısından endişe kaynağı olduğu ifade edildi”.

Öğrendiğimiz bu haberden, Ninova denen bölgede, buna benzer olayın gerçekleştiği tahmin edilebilir. O zaman öyle olayın olabilmesi için oraya yakın volkanik dağ, Diyarbakır bölgesindedir.

Doğal olay, böyle. Bu doğal olay iğrenç sosyal olayla birleştiğinde, toplum fertlerinin çare sunacak birine mutlaka ihtiyaçları olacaktır. Yunus adlı zat uyarılarıyla o ihtiyacı gidermiştir; azap uzaklaştırılmıştır. Tabi, belirlenen bir vakte kadar.

İbrahim Faik Bayav

(31.10.2022 09:13)

Devamını Oku

Yunus Suresi Ayet 35: Hak-Hukuk İçin Öğretim ve Eğitim

Yunus Suresi Ayet 35: Hak-Hukuk İçin Öğretim ve Eğitim 
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Yunus Suresi’nin 35’nci ayetinde de 34’ncü ayetteki gibi gelecek zamana ait sır var.

”Kul… Hel min şürekâiküm men yehdî ila’l-hakk?”. Yani, Şeriklerinizden hakka ulaştırabilecek kimse var mı?

Bu soru, toplumda cehalet olduğunu, cehaletin kaldırılması gerektiğini belirtir. ‘kul’ قُلْ ‘de…’ emri ‘sor’ anlamını da içerir; emir yüksek makamdan gelir. Verilen mesajı anlayabilmek için kelimeleri irdeleyelim:

Hakk: حَققُ Bu sözcük, lügatte, gerçekliği kabul edilmiş şey olarak belirtiliyor. Gerçekliği kabul edilmiş şeyin topluma deklare edimesi şarttır. Bu da kanunlaştırılarak olur. Yukarıdan aşağıya toplum bireyleri, kanuna uyacak, cehalet karanlığından aydınlığa çıkış imkanı oluşacaktır. Bu ayetin indirildiği ortamda Hz. Muhammed’e ‘tebliğ’ görevi verilmiş. Kanun yapılmışsa, kurallar belirtilmişse ve kanuna ve kurallara uyulması istenmişse, bunlar toplum fertlerine öğretilecek, gerektiğinde uygulama eğitimi verilecektir.

Hz. Muhammed zamanında duyuru ve öğretme yeri mescitler iken sonraki zamanlarda mescidler genişletilip camilere dönüştürülmüş. Daha sonraki zamanlarda öğrenim yerleri medreseler olmuş. Şu zamanda ise adına ‘okul’ dediğimiz yapılardır. Kurs ve dershane adlı yerler, ‘okul’ kapsamındadır.

Hüda: هُدي Bu sözcük lügatte ‘doğru yol’ şeklinde belirtiliyor. Lakin mecaz olduğu hemen anlaşılıyor. Hüda sözcüğü lügatte, ‘gündüz’ anlamında da belirtilmiş. Bu da mecazdır. Hüda, ayrıca ‘taat’ anlamında gösteriliyor ki, bu, bir yerden gelen emre uymak demek oluyor. Yani, itaat.

‘Hüda’ sözcüğünün ‘gündüz’ anlamında olması, ayet ifadesinden, toplumun gece karanlığında kalmışlığını anlamamızı gerektirir. Kur’an’ın bazı ayetlerinde her çeşit karanlık ‘zulümat’ ifadesiyle gösteriliyor. Bu kelime de mecazdır. Baskı, zulüm, eziyet ve hakların gasp edilmesi, karanlıklar anlamındaki ‘zulümat’ benzetmesiyle anlatılmış olur.

‘Yehdî’ يَهْدي fiili, cehalet ortamından, yani karanlıktan gündüze-aydınlığa çıkış yolunu gösterme, aydınlığa ulaştırma hareketidir. Toplumda bu hareketi yapacak birilerinin olması gerekir. ‘Men yehdi’ مَنْ يْدي kelimesi, toplumda aydınlatma becerisini gösterebilecek şahısların arandığını belirtiyor.

Türkiye gibi bir ülkede eğitim ve öğretim, bir zaman öncesine kadar, devlet icrasıyla yürütülüyordu. Ülkeyi cehaletten çıkarmada yetersiz kalınca, önce özel dershaneler ortaya çıktı. Sonra, öğretme ve eğitme görevi üstlenen kimseler bir araya gelip, kolejler oluşturmaya başladı. Oluşum gerisinde ‘vakıf’ adı altında şirketler vardır. Kursların ve dershanelerin kuruluşu da şeriklerin bir araya gelmesiyledir.

”Min şürekâiküm” مِنْ شُرِكاءِكُمْ (şeriklerinizden-ortaklarınızdan) kelimesi, bu görevi üstlenenlerin her birini tarif eder. ‘Hel’ هَلْ soru zamiriyle, ülke insanını öğretip-eğitip geliştirebilecek kimselerin ortaya çıkmasını ister.

Ayette istenen Türkiye’de olmuş mudur?..

Az da olsa olduğu görülebiliyor. Fakat, Türkiye’nin ‘hakk’ unsuruna ulaşabilmesi için galiba çok zaman var.

Neden mi?..

Ayet şu ifade ile devam ediyor: ”E fe men yehdi ila’l-hakka; ehakku en yüttebea?.. Emmen lâ yehdi illâ en yühdâ?”. Yani, Gerçeğe yol çıkarabilen kimse mi uyulmaya layıktır?.. Yoksa gerçeğe yol açmayı beceremeyen kimse mi? Bu soru ifadesi, ”min şürekaiküm” kelimesi içinde, öğretmeyi, aydınlatmayı, çıkar hesabıyla yapacak olanları ima eder. Eğitim ve öğretimde böyle şeriklerin göstereceği yol, ülkenin ya diğer bir karanlığa girmesine ya da aynı karanlıkta kalmasına sebep olur.

İbrahim Faik Bayav

(19.10.2022 09:40)

Devamını Oku

Yunus Suresi 34: Halketme. Halk Edileni Geri Döndürme Olayı

Yunus Suresi 34: Halketme. Halk Edileni Geri Döndürme Olayı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İBRAHİM FAİK BAYAV

Yunus Suresi’nin 34’ncü ayeti, içinde gelecek zamana ait sır taşıyor. Hz. Muhammed’e verilen emirle şu soruluyor: ”Kul; hel min şürekaiküm men yebdeü el halka sümme yüııdühü”. Yani, ortak (şerik) bildiklerinizden kim bir yaratma yapabilir; sonra kim yarattığını eski haline döndürebilir?

Hz. Muhammed’eقُلْ ”Kul / de!..” emriyle muhatap alınanlar, kandisinden başka güç ve kudret bulunmayan Rabb’e çağrı yapılanlardır. Bu çağrı içinde muhatapların önemsendiği ve bir şeylere teşvik edildiği iması var. Gelecekte, bazı insanlar ”de!..” sözüne muhatap olabilirler; bir şeyleri yapmaya teşvik edilebilirler.

Sırrı bulabilmek için ayetin kelimelerini irdeleyelim:

”Min şürekâiküm…”. مِنْ شُرَكاءِكُمْ Yani, ortak ettiklerinizden…

Bu kelimeyi meal ve tefsirler ”ortak koştuklarınızdan ya da koştuğunuz ortaklardan…” şeklinde gösteriyorlar. Şüreka, ‘ortak’ ya da ‘hissedar’ anlamındaki ‘şerik’ sıfatının çoğuludur. Günümüzde ekonomik faaliyet gösteren şirketlerde, her bir fert ‘şerik/ortak’ olarak anılmaktadır. Her bir şirket, alan genişletip bir araya geldiklerinde ‘şüreka’ namı alırlar. Şüreka terimine bitişen ‘küm’ zamiri, şirketlerin üst kademesini gösterir.

”Men yebdeü el-halka…”. مَنْ يَبْدَءُ اَلْخَلْقَ Yani, şeriklerinizden hangisi, var olmayan bir şeyi ya da şu şeyi, yapar ve ortaya çıkarır?

Bu soruyu, tüm şirketlerin üst kademelerinden de üstün bir güç sorabilir. O güç, o ana kadar yeryüzünde görülmeyen bir şeyi ya yapmıştır ya da yapılacak projeyi hazırlamıştır. Teşvik, gücü elinde tutan otorite tarafından bunlara verilecektir.

‘Yebdeü’ fiili, yapılacaklardan önce yapılma hareketini belirtir (Prototip).

Kur’an ayetinin indiği zamanda, çok şey yoktu. Belki hiç bir şey yoktu ve yapılamazdı. Rab tarafından yaratılan ve ortaya çıkarılan ve bir birine hiç bir zaman benzemeyen insanlardan ve diğer canlılardan başkası görülmüyordu.

Halk, daha evvel olmayan, sonradan ortaya çıkarılan şeylerdir.

Bir coğrafya parçasına gelip yerleşen insan kalabalığına -daha önce orada olmadığı için- halk deniyor.

Eski, eski zamanda kaldı. Günümüzde, her çeşit halk etme olayının özü projedir.

Sosyal projeler, güç bende diyebilen devletlerin mahfillerinde hazırlanır. Şu anki konu, daha önce hiç olmayan ve görülmeyen varlıkların yapılıp ortaya çıkarılmasıdır. Çıkarılanlarda hareket kabiliyeti bulunmalı, sosyal yaşamda etkisi olmalıdır.

Yüzyıllar sonra, yapılıp ortaya çıkarılan ilk şey motordur. Motor monte edilmiş tüm kara, deniz ve hava araçları, daha önce var olmadığı halde halk edilen ve ortaya çıkarılan varlıklardır. Varlığın kaynağı, yeryüzünün alt katmanıdır.

Yer altından Ham madde çıkarılır… İşlenir… Şekillendirilir… Ve şekillendirilen çeşitli parçalar birbirine eklenerek istenilen varlık ortaya çıkarılır.

Yunus Suresi’nin 31’nci ayetinde, ”Men yühricü‘l-hayy min el-meyyit?” diye sorulmuştu. Meyyit, hareketi olmayan sakin nesnedir. İnsanoğu soruya muhatap edildi, meyyit nesnelerden hareketli varlıklar ortaya çıkarması teşvik edildi. Zamanımızda, küçük telefonların yapımından, büyük otomobil imaline kadar programlanmış robotlar kullanılıyor. Robotlar, cansız nesnelerden yapılmış ve ortaya çıkarılmış canlı varlık gibidirler. Gerektiğinde bir dümesine basıldığında hareket ederler; gerektiğinde uykuya geçerler ve programlanmış saate uyanıp işleme başlarlar. Burada unutulmaması gereken şey, ortaya çıkarılan bu varlıklarla Allah’ın HALIK sıfatının, insanlarda tecelli etmesidir.

”sümme yüııdühükelimesi, ortaya çıkarılan varlıkların geri iadesinin de olabileceğini belirtiyor. Bu durum, çalışma müddeti biten ya da bitirilen varlıkların, demirinin, alimünyümunun, bakırının ya da plastiğinin, potada eritilip eski haline getirilmesidir.

İbrahim Faik Bayav

(08.10.2022 09:10)

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.