DOLAR 9,62801.56%
EURO 11,17931.35%
ALTIN 556,611,60
BITCOIN 5879994,34%
Adana
20°

PARÇALI BULUTLU

15:45

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Mehmet Hayati Özkaya

Mehmet Hayati Özkaya

07 Mayıs 2021 Cuma

SEN DÖNÜNCEYE KADAR!

SEN DÖNÜNCEYE KADAR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Hayati ÖZKAYA

“Until You’re Home Again” diye bir başlık atmış şarkısının sözlerine İskoçyalı ünlü müzisyen Joe Hamilton. Ve sonra bütün dünyaya haykırmaya başlamış “Sen Dönünceye Kadar” ben bu şarkıyı seslendireceğim demiş.

Çünkü demiş:

Gördün geleceklerini / Ama kaçmadın / Hatta açtın kapılarını ardına kadar./ işte belki de sırf bu yüzden / Terk etmeyeceğim seni [1]

Yiğit adammış Joe, cesur bir müzisyenmiş.

Öyle tahmin ediyorum ki milyonlarca Uygur Türk’ü de benim gibi ilk kez bu şarkıyla tanıdı onu. Bu şarkıyı Prof. Dr. İlham Tohti için bestelemiş, onun için söylüyormuş Joe Hamilton.

Soru: Peki,  Prof. Dr. İlham Tohti kim?

Cevap: Çin’in kontrolündeki Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesinde 1969 yılında dünyaya merhaba diyen bir Uygur Türk’ü. Pekin Milletler Üniversitesi İktisat ve Hukuk profesörü. Uygur Türklerinin var olma mücadelesinin sembol isimlerinden biri. Çin anayasası çerçevesinde Uygur Türklerinin haklarını savunduğu için 5 Ocak 2014’te Pekin’deki evinde tutuklanmış. Çin bölgesel mahkemesince 19-23 Eylül 2014’te yargılanmış ve müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.

Hadi gelin şimdi, İlham Tohti’nin müebbet hapis cezası aldıktan sonra yazdığı ilk mektuptan ya da bir çeşit veda mektubundan bazı pasajlar okuyalım:

“Ben milletim için konuştum ve milletim için mücadele ettim. Ortak barış için ülkemin ve Çin’in geleceği için fikir ve düşüncelerimi ifade ettim… 

Eğer, beni hapishanede intihar etti veya kendini bir şekilde yaraladı diye bir haber duyarsanız bu tür haberlere hiçbir zaman ve hiçbir şekilde inanmayınız. Sekiz aydan beri 24 saat süreyle ayaklarım prangalı olarak hücrede kaldım.  8 ay içerisinde 3 kez hava almaya çıkarıldım ve harekete etmeme izin verildi.

Ömür boyu mahkûmiyet kararımı, yaşlı ve hasta anneciğimin duymamasını istiyorum… Bu akşam saatlerinde benimle beraber tutuklanan Ferhat’ın koğuş kapısını tekmelediğini, yüksek sesle şarkı söylediğini, hareket ederken onun ayağındaki prangaların sesini de duydum.

Bu durumda benimle birlikte tutuklanan 7 Uygur öğrencimin de mahkûm edildiklerini tahmin edebiliyorum.

Vefakâr eşim ve sevgili yavrularım, sizleri çok seviyorum. Güçlü ve metin olunuz… Sizleri Allah’a emanet ediyorum.”

Evet, işte, İlham Tohti’nin mektubu böyle biter, ancak Doğu Türkistan’da zulüm bitmez. Bu duruma İskoçyalı müzisyen isyan eder de bizimkiler tınmaz. Bu nasıl gaflettir, anlaşılmaz!

Adam sadece diliyle değil yüreğiyle de “Sen dönünceye Kadar” derken çırpınıp durur ve

Sevgi varsa/ Işık da vardır/ Kandilimiz yanacak, lambalar sönmeyecek / Sen dönünceye kadar./ Gökyüzüne adını yazacağız/ Ve orada parlayacak o yazı/ Sen dönünceye kadar.

der de, bizim memleketin müzisyenleri, ozanları niçin susar bir türlü bilinmez!

Pekâlâ, zalim Çinlinin vahşetini tadan sadece İlham Tohti mi? Elbette hayır!  Sayısını tam bilemediğimiz nice Uygur Türk’ü çok farklı bahanelerle, çeşitli cezalara ve cefalara çarptırılmış ve çarptırılmaktadır. Mesela, Halk Bilimci Prof. Dr. Rahile Davut, Tıp Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halmurat Gafur, Urumçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Taşpolat Tiyip, gibi birçok aydın ve din adamı, avukat, , esnaf hatta sporcular, sanatçılar da cezaevlerinde ve toplama kamplarında tutsak bulunmaktalar. Mesela dünyaca meşhur “Dutar kralı” namı ile tanınmış Abdürrehim Heyt de tutuklananların arasındadır.

İster istemez yine merak ediyorum ve soruyorum acaba bizim sanatçılarımızın bu vahşete dur demek için ortaya koydukları bir tepki var mıdır? Yurt içinde veya dışında sahneledikleri en azından bir iki oyun, bir iki film,  bir iki resim veya fotoğraf sergisi yahut bir müzik eseri var mıdır? Niçin bu kadar ilgisiziz anlamak mümkün değil.

Yine anlamakta zorlanacağımız bir başka konu da Milli Eğitim Bakanlığımızın tavrı. Dün sosyal medyada dolaşan bir habere dikkatinizi çekmek istiyorum. Öyle uydurma filan değil,  okudukça eyvah eyvah diyeceğiniz, düpedüz resmî bir belgeden söz ediyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı 30. 04. 2021 tarihli yazısı ile ülkemizdeki tüm resmî / özel ortaöğretim kurumlarında öğrenim gören öğrencileri bir resim yarışmasına davet etmiş. Ne var bunda diyecekseniz acele etmeyin, biraz daha ayrıntıya girelim.

Bu yarışma 2016 yılından beri memleketimizde Uluslararası Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı ile MEB’in işbirliğiyle düzenlenmekteymiş. Tema  “Hayalimdeki Çin” miş. Amacı Ortaöğretim kurumları öğrencilerinin hayal güçlerini geliştirmek ve aynı zamanda öğrencilerin Çin’i daha iyi tanımalarını sağlamakmış. Bunun için bir de Çin’e gezi düzenlemişler. Çin gezisine katılan öğrenciler, Türkiye’ye döndükten sonra, “Gördüğüm Çin” adını taşıyan bir resim yapmakla yükümlülermiş.

Bu proje de Bir Kuşak Bir Yol projesi gibi bize bu kadar şirin, bu kadar sevimli ve cana yakın gösterilirken belanın büyüğünü fark etmek pek de kolay olmayacak gibi. Baksanıza yıllardır Doğu Türkistan’da soydaşlarımıza bunca zulüm yapılırken biz yetenekli gençlerimizi olup bitenlerden habersiz bir şekilde bir canavara birtakım yarışmalar adı altında teslim ediyoruz. Bu olacak iş mi Allah aşkına!

Hani nerede kaldı Mehmet Akif’in mısralarıyla coşup taşan yürekler? Hani  “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;” diyenler, hani “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!” diyenler?

Bu, Çinli için gökte ararken yerde bulduğu muhteşem bir fırsat değil mi? Asırlardır zaten böyle yaşayan bir devletten, bir milletten bahsediyoruz. 14 asır önce Bilge Kağan’ın Orhun Abideleri’nde söylediklerini gelin kısaca bir hatırlayalım:

“Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş… Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!”

Geleneksel bir anlayışla geliştirdiği birtakım hileleri dünden bugüne taşıyan Çinlinin ikiyüzlü siyasetini Ferhat Kurban Tanrıdağlı’nın Küresel Güç Olma Sevdası- Çin Rüyası ve Bir Kuşak Bir Yol[2] adlı kitaplarında ayrıntılı bir biçimde görebilirsiniz.

Dün Göktürklere uyguladıkları hileleri, bugün bütün dünya Türklüğüne uygulayan Çinlinin oyununa Türk gençliğini alet etmemek için Mehmet Emin Yurdakul gibi “Ey Türk Uyan!” diyoruz.

[1]  Hapisteki Lider İlham Tohti, Yolum ve Gayem, Uygur Türkleri, Şira Yay. İst. 1915

[2] Ferhat Kurban Tanrıdağlı, “Bir Kuşak Bir Yol” Gerçeği ve Türk Dünyası, Doğu Kütüphanesi Yay. İst.2020

Ferhat Kurban Tanrıdağlı, Küresel Güç Olma Sevdası Çin Rüyası, Çınaraltı Yay. İst. 2019

Devamını Oku

SIR KÂTİBİ İDRİS SABİH BEY

SIR KÂTİBİ İDRİS SABİH BEY
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Hayati ÖZKAYA

Senaryosunu İngiliz Lavrens’in yazdığı hainlik oyununda başrol alan Mekke Şerifi Hüseyin’in 1916’da başlattığı isyan bizi epeyce yorsa da 30 Ekim 1918’de imzalamak zorunda kaldığımız Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra  400 yıl hüküm sürdüğümüz topraklardan çekilmek zorunda kaldık.

Peygamberimizin yurdu, Hicaz- Mekke ve Medine’yi İngiliz kuvvetlerine ve yandaşları Şerif Hüseyinlere bırakmamak ve bu mübarek mekânlardan ay yıldızlı al bayrağı indirmemek için direnen Fahrettin Türkkan Paşa’nın ve kahraman Mehmetçiğin o meşhur direnişine rağmen 10 Ocak 1919’da Medine’yi teslim ettik.

Bu direniş tarihimizde Gazi Osman Paşa’nın Plevne savunması kadar şanlıdır. Her ne kadar Plevne marşı gibi adına bir marş yazılmamışsa da bir şiir vardır ki okuyanı da dinleyeni de derinden sarsar.

Şiir, Fahrettin Paşa’nın sır kâtibi olan yedek subay İdris Sabih Gezmen’e aittir. Aynı zamanda şair olan İdris Sabih, İngilizler tarafından Mısır’a, esir kampına gönderilmeden önce “Dünya ve Ahiret Efendimize” diyerek edebiyatımızda bir mersiye yahut bir naat örneği sayılabilecek olan bu güzel şiiri yazar:

Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın.
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize!

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur.
Şımardık müjde-i sahabetinle!..
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur.
Doyarız bir lokma şefaatinle!

Suları tükendi gülâbdanların
Dinmedi gözümüz yaşı… Merhamet!
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet!

 

Nedense kimseler dinlemez eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi,

Bir ümmi isen de ya Resulullah
Ancak sen okursun yüreğimizi…

 

Gelmemiş Türkçe’de Kays ü Hassan’ın

Yok bizde ne Bürde ne Muallaka

Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın

Lâl ile yazdığı tarihten başka…

 

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir canânı veremez Türkler
Ebedi hâdimü’l-harameyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler!

 

1 Şubat 1919’da İdris Sabih Bey, Medine’den gönderilen diğer Türk askerleriyle birlikte Mısır’daki Esir Kamplarından birinde ikamet ederken Fahrettin Paşa İngiliz ordusuna ait Nil Kışlasında tutuklu bulundurulur ve bir süre sonra da Malta ’ya sürgün edilir.

Bu kamplarda askerlerimize yapılan insanlık dışı muameleyi tarih, bir vahşet, bir felaket olarak yazar.  İngiliz ve Ermeni doktorlar tarafından esirlerin kasten kör edildiği haberleri üzerine Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafıyla bu durum, Konya’da 23 Ocak 1920’de yapılan bir mitingle lanetlenir.

İşte o günlerde Kahire yakınlarındaki Tura, Seydibeşir, İskenderiye gibi esir kamplarında yaşayan askerlerimizden eli kalem tutan şairler ve yazarlar askerlerimizin moralini yükseltmek için taş baskı usulüyle çoğaltılan teknik bakımından çok zayıf 2-8 sayfalık dergi ve gazeteler çıkarırlar.  Bu yayınlar arasında özellikle Kafes ve Nilüfer adlı dergiler hemen hemen her şeyiyle İdris Sabih’in eseridir.

Kamplarda İngilizlerin yaptığı baskı ve sansüre rağmen, dergilerde ve gazetelerde Türkiye ile ilgili haberler de yayımlanmakta, İstiklâl mücadelemiz yakından takip edilmektedir. İşte böyle bir atmosferde Işık gazetesinde 20 Ağustos 1919’da İdris Sabih, Türkiye’nin Âtisi” adlı yazısında, I.Dünya Savaşı’nın memleketimizin üzerindeki karanlık tablosunu ortadan kaldıracak, Türk millî birliğini kuracak “Türklerin Müncisi”nin yani kurtarıcısının doğmak üzere olduğunu söylemekte; ismini vermese de Mustafa Kemal Atatürk’ü müjdelemektedir:

“…Amerikan’ın Washington’u, İtalya’nın Garibaldi’si, Almanya’nın Bismarc’ı gibi Türklerin de müncisi doğmak üzeredir; bu dakikayı müjdeler ve kutlularım! Asya-yı Suğra’ya (Küçük Asya’ya) çıkan düşmanlarımız bizi hâl-i ihtizarda (can çekişmede) farz ederek nabzımızı yoklamakta ve Anadolu’da bir eser-i hayat göremeyeceklerini zannetmekteler.”

İdris Sabih’in hayatından ve edebi dünyasından ilk kez bir kitapta bahseden Nüzhet Haşim Sinanoğlu’dur. Tahmin ediyorum ki bu soyadı size hiç de yabancı gelmemiştir. Hatta bir çırpıda Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu ve kız kardeşi Esin Afşar’ı hatırlayıvermişsinizdir. Evet, Nüzhet Haşim Sinanoğlu, bu iki değerli insanımızın sevgili babalarıdır ve 1918’de yayımladığı Millî Edebiyata Doğru adlı kitabında bize İdris Sabih Gezmen’i tanıtmaktadır. Mesela, onun şairliği hakkında şöyle diyor:

“Hassas bir şairdir. Kardeşi için yazdığı bir mersiye, kendisine gençler arasında kıymetli bir mevki ayırtmıştır… Cepheden, şiir âlemimize çok kıymetli manzumelerle dönmesi ümidi, bu genç şairin şimdilik devam eden sükûnetinin bir tesellisidir. “

İdris Sabih, Hicaz Cephesinde bulunduğu sırada Çanakkale-Anafartalar’da 2 Haziran 1915 tarihinde yaralanan kardeşi Ahmet Tevfik Efendi’nin 10 Ağustos 1915 ‘te (Ramazan ayının 29. günü) Çanakkale Askeri Hastanesinde şehit düştüğünü öğrenince, o yürek yangınıyla yedi dörtlükten meydana gelen  “Kardeşime adlı şiirini yazar ve ilk dörtlükte şöyle der

O kadar yandı mı bağrın ey çocuk?

Ecelin sunduğu şerbeti içtin!

Sırayı saygıyı unuttun çabuk,

Sebep ne ağandan ileri geçtin.

 

Bu şiirin başka dörtlüğünde ise:

 

Yurduna son damla kanını verdin,

Ah cömert kardeşim sana pek yazık!

El fitre verdi, sen canın verdin

Ne acı bir şeker bayramı yaptık.

 

Der ve şiire devam eder.

1914’te cepheye gitmek üzere yurdundan ayrılan İdris Sabih Gezmen ancak altı yıl sonra 3 Mayıs 1920’de vatanına dönebilir.  Sonra yeniden Fahrettin Türkkan Paşa’yla buluşur. Bu sefer buluşma noktası, Afganistan’ın başkenti Kâbil’dir.  9 Kasım 1922’de TBMM tarafından Kâbil Büyükelçiliğine tayin edilen Fahrettin Türkkan Paşa, İdris Sabih Bey’i Elçilik Kâtibi unvanıyla yanına alır. Bu görevle birlikte İdris Sabih Bey’in hariciyede 27 yıl sürecek olan memuriyet hayatı başlar ve 18 Mart 1950’ye kadar devam eder.

Çanakkale’de şehit olan kardeşi için yazdığı şiirle edebiyat dünyamızda isminden söz ettiren şair İdris Sabih Bey ne ilginçtir ki bu zaferin 35. yıldönümünde bu âleme veda eder.

İşte İdris Sabih Gezmen’in bu şartlar içerisinde yazdıklarına ve hayatıyla ilgili daha geniş bilgilere ulaşmak isteyenler, Nâzım H. Polat Hoca’mızın bir arkeolog gibi  “otuz yıllık derin kazı çalışmasıyla gün yüzüne çıkarttığı” Karakum Yayınları tarafından yayımlanan “İdris Sabih Gezmen, Ebedi Hâdimimü’l- Harameyn” adlı bu muhteşem esere müracaat edebilirler. Sağlıcakla kalın…

Devamını Oku

BÛTİMAR KUŞU

BÛTİMAR KUŞU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Hayati ÖZKAYA

Sevgili okuyucu, bu yazıya Mevlana’dan bir hikâye ile başlayacaktım. Geçtim bilgisayarın başına. Anlatacaklarım dilimin ucunda. Tam anlatmaya başlıyordum ki aklıma birden Butimar kuşu takılıverdi.

Bûtîmâr kuşu’nu bilmem, bilir misiniz?  Ben de eczacı Osman Kalın’dan öğrendim.

Çok zaman su kenarlarında bulunan ve balıkçıl denilen, sorguçlu, kırmızı gagalı bir kuşmuş. Pers-İran mitolojisinde adı geçen efsanevi bir kuş.

Bu kuş efsanelerde, tatlı su içmeyen, deniz suyu içen ama deniz suyu içerken de denizin bir gün kuruyacağından korkup  su içmekten tamamen vazgeçen ve sonunda  susuzluktan ölen bir kuş olarak anlatılmakta.

Bûtîmâr kuşu hakkında biraz malumat sahibi olunca, eyvah dedim,  bu kuş; tavrıyla, düşünceleriyle sanki biraz bize benziyor. Baksanıza kuş, kuş olmaktan çıkıp boş yere tasa ve keder içine düşen, yok yere hüzne boğulan bir zavallıyı canlandırıyor sanki.

Vallahi tıpkı bizim gibi…

Biz de bugünlerde gereksiz bir kaygıyla, korkuyla ha bire söylenip durmuyor muyuz?  Aşı ne oldu aşı?  Vaka sayısı artışta. Virüs almış başını gidiyor. Ekonomi perişan. İşsizlik zirvede. Yok Montrö, yok Lozan, yok Türk’süz türkü toplulukları…

Bırakın Allah aşkına! Bu kadar telaşa ne gerek var? Hâlbuki yıllardır denizi seyreden Bûtîmâr kuşu gibi bu memlekette olup bitenleri gayet mutlu, mesut seyretmiyor muyuz, seyretmeye de devam etmiyor muyuz?

Şu son beş on yılda ülkemizde olup bitenleri sıralamaya kalksam bir Kıbrıs türküsü dinler gibi oluruz.

Ağaçlar kalem olsa

Yaprağı kâğıt olsa

Yazılmaz benim derdim

Deniz mürekkep olsa.

 

Daha dün okullarımızda “Andımız” tamamen yasaklanmadı mı?

Atatürk kabartması devlet madalyalarından çıkartılmadı mı?

Atatürk’e ve büstlerine saldırılar devam etmiyor mu?

Şimdi gelmiş, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kültür Bakanlığına ait bazı korolardan “Türk” isminin kaldırılmasını kınıyoruz.

Doğrusu bu durumda ne desem bilmiyorum.  Devir, garip bir devir!  Ortada ne Hüseyin Nihal Atsız gibi cesur bir kalem var devrin Başbakanına açık mektup yazacak ne de TBMM’de yaptığı konuşmada  “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız.” diyen bir Başbakan var.

Neyse, ben size Mevlana’dan bir hikâye anlatacaktım değil mi? Bu sefer ertelemeden anlatayım:

“Kulübesi delik deşik hâle gelmiş olan bir budala, her sabah evinden çıkarken taşlara tembihlerde bulunur ve şöyle der: Sakın, bana haber vermeden yıkılmayın ha! Sonra çoluk çocuk altında kalırız da mahvoluruz…

Yıllar ve yıllar bu ihtarlarla geçer. Nihayet bir gün kulübesinin yanına geldiğinde onun yıkıldığını görür. Gözyaşları içinde, kulübesinin enkazına döner ve ona , “Senelerce sana yalvarıp durdum: aman haber vermeden yıkılma diye, tembihlerde bulundum. Sen de bu sözlerimi dinler gibi göründün. Meğer bütün bunlar beni aldatmak içinmiş. Bu kadar yıllık hukuka riayet sence bu mudur? Yazıklar olsun sana!” demiş.

Hışımla söylenen bu laflar karşısında taşlar dile gelivermiş: “Haber vermeden mi yıkıldık, diyorsun be aptal? Her gün hâl diliyle sana yıkılacağız deyip duruyorduk ama bu sözlere kulak asıyor muydun sanki? Yaptığın iş, bizi susturmak için deliklere çamur atmaktan başka bir şey değildi. Şimdi ne cesaretle karşımıza gelip serzenişte bulunmaya kalkıyorsun?”

İşte anlatacağım hikâye buydu. Görüyorsunuz değil mi, budala adamın budalalıkları, sonunda taşları bile konuşturmuş. Nasıl, beğendiniz mi?

Aslında dünden bugüne yaşadıklarımız artısıyla eksisiyle tarihin hikâye antolojisinde çoktan yerini almıştır. Bize düşen o hikâyelerden ders çıkarmak. Sizce bu hikâyeden bir ders, yani kıssadan hisse çıkarılır mı? Gerçi, kıssadan hisse çıkarmak akıllı insanın kârıdır.  Yani, biz git gide Bûtîmâr kuşuna benzemeye başladığımızdan, uğrunda can verecek kadar sevdiğimiz devletimizin, kuruluşunun yüzüncü yılına yaklaşırken sarsıldığının farkına bile bir türlü varamıyoruz.

Yalnız ve yalnız semerini beğenmeyen eşekler gibi her gün semercinin ölmesi için dua ediyoruz da eşeklikten kurtulmak için hiçbir çaba sarf etmiyoruz.  İçeriye vah vah, dışarıya eyvallah diyoruz.

Hâlbuki bir dal, kökünü inkâr ederek meyve veremez ki… Biz, “kökü mazide olan âtiyiz” diyerek geleceğe doğru yürürken asırlardır yeryüzünde var olan Türk milletinin bir ferdi olmaktan övünç duymalıyız.

Devamını Oku

ASHAB-I KEHF

ASHAB-I KEHF
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. Hayati ÖZKAYA

Padişah II. Abdülhamit döneminin Maliye bakanı Agop Kazasyan (1832-1891) bir köpeğin ürküttüğü atından düşerek öldüğü zaman Şair Eşref şöyle demiş:

“Bir kelbi, bir kelp ile mahveyledi Allah

Lâ havle vela kuvvete illa billah”

Halk arasında bu söz genellikle şöyle söylenir:

“Lâ havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim”  Yani,Kuvvet ve güç sadece büyük ve yüce olan Allah’ın yardımı ile olur.”

Bu söz kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de ise Kehf Suresi 39. ayetinde “Lâ Kuvvete İllâ Billâh“, şeklinde geçmektedir, yani “Kuvvet yalnız Allah’ındır!”

Amenna ve saddakna, “inandık ve tasdik ettik”

İmdi isterseniz Kehf suresi hakkında küçük bir malumat vereyim: 110 âyettir. Sûre, adını; ilk defa dokuzuncu âyette olmak üzere, birkaç yerde geçen “kehf”  kelimesinden almıştır. Kehf, mağara demektir. Yüce Allah, kıyametin kopacağını ve ahirette ölülerin diriltileceğini insanların daha kolay kavrayabilmeleri için Kehf Suresinin 9-26. ayetlerinde ibret verici bir olaya, “Ashab-ı Kehf” kıssasına yer vermektedir…

“Ashab-ı Kehf” mağara arkadaşları demektir.

Olay kısaca şöyledir: Putperest bir kavmin içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç, bu inançlarını dile getirip putperestliğe karşı çıkmış, onların zulüm ve baskılarından korunmak için bir mağaraya sığınmışlar; yanlarındaki köpekleriyle birlikte mağarada derin bir uykuya dalan bu gençler muhtemelen 309 yıl sonra uyanmışlardır. Burada bir gün veya daha kısa bir süre uyuduklarını sanan gençler, içlerinden birini yiyecek almak üzere şehre gönderdiklerinde, onların durumunu öğrenen insanlar Allah’ın vaadinin hak olduğuna ve kıyametin mutlaka geleceğine inanmışlardır.

İşte kıyamet kopmadan uyanmak, hakikati görmek, mutlaka sorgu sual edileceğine inanmak, aklı başında her inanan insan için en büyük sorumluluktur.

Bundan tam 102 yıl önce bir başka Ashab-ı Kehf’de, Ömer Seyfettin’in hikâye kahramanı Hoca Bâli Efendi de “Osmanlı Kaynaşma Kulübünde” şu müthiş fikri ortaya atıyordu:

“İslamlık;  Musevîliğin, İsevîliğin, Saibîliğin cem’inden hâsıl olmuş bir dindir. Biraz değiştirerek yeni bir din anlayışı ortaya çıkarmalıyız… Çünkü din nedir? Saibîlik, Musevîlik, İsevîlik, İslamlık değil mi? Biz bunların hepsini birleştirip aslına irca edecek, Din-i İbrahimî’yi meydana çıkaracağız. Din-i İbrahîmi milletlerle dinler arasında fark görmeyeceğiz… Böylece dinler arası diyalog, medeniyetler arası barış ve dostluk kurulacak…” 

Gördünüz mü Hoca Bâli Efendiyi? Söyledikleri bize çok tanıdık geliyor değil mi? Adam sanki dinlerarası diyalogu oluşturmak için salya sümük ağlayarak çırpınan Fethullah Gülen’in ya da birkaç gün önce Irak’ı ziyaret eden Papa Francesko’nun akıl hocası gibi devletin bekası için fikirler üretmiş. Üretmiş de ne olmuş?

Sonuçta Osmanlı dağılmış, memleketimiz işgal edilmiş ve biz yüz yıl önce bu vatanı yaban ellere teslim etmemek için Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 19 Mayıs 1919’da başlayan dillere destan bir istiklâl mücadelesi vermişiz. Bu mücadele aynı zamanda bütün mazlum milletlerin kurtuluş reçetesi olmuştur. Bu reçetenin sonucunu daha somut bir ifadeyle Suat İlhan şöyle tespit etmiştir:

Atatürk devriminden, yani 1920’den önce bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüş. İslam dünyası ise 1920’de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”

İşte yüz yıl önceden yüz yıl sonrasını gören Ömer Seyfettin de bütün bu oyunları fark ederek Ashab-ı Kehfimiz’i yazmış. Fakat ne yazık ki biz onu okumamışız veya okusak da anlamamışız ki milliyeti inkâr eden hatta milliyetçiliği dinsizlik olarak kabul eden bu zihniyet yıllar sonra pervasızca tekrar karşımıza çıkmayı başarmıştır.

Hatırlayalım, 1998’de Fethullah Gülen, Vatikan’da Papa 6. Paul Cenaplarına Dinlerarası Diyalog Konseyi’nin bir parçası olmak arzusunda olduklarını, bu misyona hizmet etmek için ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını, üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hz. İbrahim’in doğum yeri Harran’da bir ilahiyat okulu kurabileceklerini vs. vs. söylemişti.

Ne yazık ki Papalıkla el ele veren bu güruh “barış, kardeşlik, insanlık”  gibi değerlerin arkasına gizlenerek Büyük Orta Doğu Projesini gerçekleştirmek için 15 Temmuz 2016’da kendi gök kubbemizden yağdırdıkları mermilerle bizi can evimizden vurdular.

Bu darbe girişimini sıkıntılı da olsa alt etmeyi bilen Türk milleti, bunların sahte maskelerini indirerek büyük bir aldatmacadan kurtulurken bir bakıyoruz bu günlerde yeni bir oyunla bizleri selamlıyorlar.

2013’ten beri Katoliklerin Papalık makamında oturan Papa Francesco, nerden aklına geldiyse, hem de bu virüslü günlerde, birden bire Irak’ı ziyaret etti.  5 Mart 2021’de indiği havalimanına ve karşılayanlarına baktığımızda bu ziyaretin bizim için pek de hayra yorulacak bir şey olmadığı görünüyor. Çünkü Papa Françesko da Pensilvanya’da saklanan adam gibi hatta bir hikâye kahramanı olan Hoca Bâli Efendi gibi konuşmakta, Dinlerarası Diyalog’tan, barıştan, kardeşlikten dem vurmakta…

“Hepiniz kardeşsiniz” sloganı ile Irak’ta büyük alkışlarla dolaşan Papa Francesco, IŞID’ın yaktığı, yıktığı kiliselerin enkazı önünde konuşurken “Silahları teröristlere kim sattı? Bugün başka yerlerde, örneğin Afrika’da katliam yapan teröristlere silah satan kim? Bu, birinin cevaplamasını istediğim bir soru.” diyerek sanki bu silahların “Made in Amerikan” olduğunu bilmiyormuşçasına, söz sanatlarından tecahülüarif sanatını, ustaca kullanarak resmen bizimle dalga geçmekte…

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ise bu ziyareti bir hatıra pulla taçlandırmak sevdasıyla hazırladıkları pulun üzerine Papa Francesco’nun gölgesinde bir harita oturtup Sivas’tan Kars’a, Hatay’dan Hakkâri’ye kadar olan bölgeyi “Kürdistan toprağı” olarak ilan etmekteyken Lâ havle vela kuvvete illa billah, demenin tam zamanı değil midir?

Ne dersiniz, bizim Ashab-ı Kehf’dekiler uyanıp Atatürk’ün çizdiği yolda yürüyecekler midir?

Atatürk şöyle diyor: “Bizim yolumuzu çizen içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir. Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk topluluğudur.”

Devamını Oku

AY

AY
0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘Gökyüzüne bak, ‘ay‘ı gör!’

‘Gökyüzüne bak, ‘ay‘ı gör!’

Uzaydan gelen bir ses veya 8’lik hece ölçüsüyle yazılan bir şiirden kopup gelen bir mısra gibi bir anda hoş bir seda olup yankılandı bu gök kubbede… Sonra Boğaziçi’nin sularında yıkanıp durulandı yavaş yavaş dağılıverdi yeryüzüne…

Yeryüzünün evlatları birden bire bütün işi gücü bırakıp bu oldukça etkileyici, heyecan verici sesle kendilerinden geçerek bir başka âleme doğru yolculuğa çıktı.  Zaten şair de öyle diyorduAy Işığı Sonatı” nda

Uçuyoruz dolunaya doğru
Yel yepelek yelken kürek
Uçuyoruz, ağaçlar evler duvarlar
Uçuyoruz peribacaları
Allaha emanet kula selamet

Uçuyoruz mehtapta
Acemaşiran faslı okumaya dolunayda.

Gerçi bu fasıllar, zevk ve eğlence gecelerimiz virüs belasından olsa gerek, çoktandır toplumun tamamına yayılmasa da belki eski alışkanlıklarını devam ettirerek yalılarda, köşklerde, saraylarda yaşamaya devam ediyordur. Tıpkı kulaklarımızda ve hafızalarımızda çınlayan şu şarkı gibi:

“Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık, mehtaba çıkardık.

Sandallarımız neşe dolar, zevke dalardık, zevke dalardık.”

 

Sahi o zevk ve eğlenceye dalan “biz” kimdik? O biz, biz miydik, hani sıkıntılarını bir bir ortadan kaldıran,  ekonomik krizler yaşamayan,  yaşadığı ülkeden hoşnut olan biz mi, yoksa başka bir gezegende ikamet edip ikide bir bizim dünyamıza gelip eğlenip giden uzayoğulları filan mıydı? Bir türlü çözemedik.

Neyse şurda iki kuruşluk bir zevkimiz varken garip garip konuşup her şeyi bir güneş gibi bütün çıplaklığıyla ortaya sermenin âlemi yok!  Bir yay gibi kurulup bir ok gibi ileri atılacağımıza en güzeli biraz sakin olalım ve ince belli bir bardak çayla, kendimizi ay ışığının insanı mest eden o esrarlı atmosferine bırakalım. Bakın Ahmet Haşim “Ay” derken ne diyor:

“…Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: …Etrafımızda, gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücud bulmuştu. Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer murassâ (süslü) hayal olmuşlardı. Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin kumları üzerinde ziyadan bir mâyi (sıvı) sallanıp bir şarkı söylüyordu. Dünyanın güzelliğinden korkmaya başlamıştık. Zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu.

Ay! Ay! Yalancı ay! Zekâdan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!”

İşte aradığımız bu,  yalancı bir ayın ışığında biraz nefes almak, biraz rahatlamak, biraz dünyanın telaşından kurtulup biraz dinlenmek hepsi bu kadar. Ne demişler dünya malı, dünyada kalır. Öyleyse ne diye marketlerden, pazarlardan, dövizlerden bahsedip durmaktayız, bir türlü anlayamıyorum.

Yok, efendim ekonomi konulu bir çalıştay düzenleyelim, her detayı orada konuşalım, herkese gelir dağılımından eşit paylar dağıtalım vs. vs… olur, hayhay!  

Bırakın yahu şu çalıştayı, kurultayı birazcık doğru düşünüp doğru karar vermeyi öğrenin. Hemen her şeyden bir olay çıkarıp bir alay insan yüzünden milletin huzurunu bozmayın.

Bir de şu aşı meselesi ile yüz yüze eğitim meselesini sık sık gündeme taşımayın. Her ay sırası geldikçe vatandaşlarımız aşılanacak ve bu zor gibi görülen mesele de çok kolay aşılacak. Yüz yüze eğitime gelince laf aramızda, maalesef eğitimimiz zaten yıllardır yerlerde sürünmekte. Biz şimdi bu salgın döneminde bu işi hemen halledeceğiz ve yatay durumdaki eğitimimizi dikey duruma getireceğiz dersek Allah korusun, bu aziz millete yalan söylemiş olmaz mıyız?

Vay be ne müthiş bir tespit!

Şeffaf, gerçekçi, samimi… Öyle…

O zaman biraz tebessüm diyelim mi bayım?

Hoca’ya sormuşlar,

-Yeni ay çıktığında eski ayı ne yaparlar?

Hoca gülümsemiş ve:

-Bunu bilmeyecek ne var ki! Kırpar kırpar yıldız yaparlar, demiş…

Bir halk türküsünde de şöyle demişler:

Aya bak yıldıza bak
Suya giden kıza bak
Kız Allah’ın seversen
Dön de biraz bize bak 

Kız bu, bakar mı bakmaz mı belli olmaz, en iyisi siz gökyüzüne bakın ve  ‘ay‘ı görün!

M. Hayati ÖZKAYA

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.