DOLAR 9,62801.56%
EURO 11,17931.35%
ALTIN 556,611,60
BITCOIN 5879994,34%
Adana
20°

PARÇALI BULUTLU

15:45

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Selma Erdal

Selma Erdal

08 Mart 2020 Pazar

8 Mart’ın Anlamı

8 Mart’ın Anlamı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeniden, yeniden gündeme getirmek, bilmeyenlere neyin ne olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmak gereklidir diyorum şu 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün anlamını ya da nereden çıktığını…

Çünkü bazıları pırlantaların armağan edilebileceği bir gün olarak, tüketim toplumunun çarkları arasında kadının emeğini hiç ediyor, bazıları da ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ ile kazanılan kadın
hak ve özgürlüklerini, toplumsal bellekden silip, onun yerine “dış mihraklı” bugünü ikame etmeye kalkışıyor.

Baylar ve bayanlar; sizin hak ve özgürlükleriniz ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’nin tanıdığı SİYASAL HAKLAR bağlamında ANAYASAMIZ ve MEDENİ HUKUK (YURTTAŞLAR YASASI) kapsamında güvence altındadır.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ile ne bağlantılıdır, ne de o günün size getirisidir.

Üstelik bugün 1975 yılından beri gündemdedir. Siz Türk kadınları olarak; 1975 yılından öncesinde haklarınızdan yoksun ya da kısıtlı mıydınız?… Sizin için; 29 Ekim 1923’de kurulan YENİ TÜRKİYE
CUMHURİYETİ DEVLETİ’nin ve Kuruluş İlke ve Devrimleri’nin hiç mi anlamı yoktur?… O hakların güvencesinde; erkeğe eş ve eşit olmadınız mı?… Genel ve yerel seçimlerde; seçme ve seçilme hakkınız için (üstelik de pek çok Avrupa ülkesinden bile öncesinde)
oy kullanmadınız mı?… 1475 Sayılı İş Kanunu çerçevesinde “eşit işe, eşit ücret” ilkesiyle iş yaşamında yer almadınız mı?…

Tarladan, TBMM’ye; her alanda görev yapmadınız mı?…




Bütün bu gerçekleri yok sayarcasına, nedir bu böyle 8 Mart gününde var olduğunuzu sanmak ya da varoluşunuzu bugünle ilişkilendirmek?… Atatürk İlke ve Devrimleri’nin aydınlamasında; birinci
sınıf yurttaş kimliğini edinmiş Türk Kadınları’na yakışıyor mu böylesi bir umut arayışı?…

Ey Türk Kadını!…

Varlığın için, yurttaş kimliğin için, çağdaş yaşamda her alanda yer alabilmek için ve çok daha güçlü olabilmek için…

Üstelik de unuttuğun ya da sana unutturulmak istenen gerçekler varsa, onları 8 Mart günlerinde değil; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’nde ara!…

Ve bir kez daha…

Bıkmadan, usanmadan anlatmak istiyorum bir daha şu 8 Mart gününü değerli okurlarıma…

Amerikan’ın Salem köyünde, cadılık suçlaması gerekçesiyle 1692’de genç kızları yakmış yobaz Amerikalılar…

Ve 1857 yılında; daha iyi koşullarda çalışmak isteyen dokuma işçisi 129 kadın üstüne kapılar kitlenerek yakılmışlar diri, diri sömürgenlerin katillerinin eliyle…

Cenazelerin kaldırıldığı gün onbinden çok sayıda kişi katılmış bu saygı törenine…

Daha sonrasında Alman Sosyal Demokrat Partili Clara Zetgin’in önerisiyle 8 Mart Kadınlar Günü olarak anılmaya başlamış dünya genelinde…

Ve 1975 yılında, elbette ki Feminist Duygu Asena’nın da katkılarıyla, anma gününden çok, kadınların feministçe başkaldırılarının ve giderek de amacından bütünüyle saptırılarak yiyip, içip,
göbek atmalarının günü oldu ülkemizde…

Üstelik bu gün yakılarak öldürülen 129 kadın işçicinin anılması ve kadın emeğinin öneminin vurgulanması gereken bir gün olacağına, yozlaştırıldı, kadınlar çiçekdir, hakları için sokaklarda
dans edecekdir kutlamalarına dönüştürüldü.

Ey kadınlar!…

Hiç sordunuz mu kendinize; acaba bu gün ne tür haklar tanıdı size?..

Seçme mi, seçilme mi?… Eğitim mi?… İstihdamda öncelik mi?…

Ne tür haklar; söyler misiniz bize?…

Size her türlü haklarınızı tanıyan,siyasal, sosyal, hukuksal tüm haklarınızı tepeden inme ve altın tabakda sunan; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’dir. Artık bunu öğrensenize!…

8 Mart mı?…Yalnızca bir anma günüdür; yakılarak öldürülen 129 kadın emekçiyi anma günüdür, bir farkındalık günüdür.

Ve sizler için de sömürgenlere, vahşi kapitalizmin acımasız efendilerine karşın; emek gücünüzle direnme, karşı koyma, güçlenme ve bilinçlenme günüdür.

Bugünün anlam ve önemini gerdan kırıp, kalça titretmeye indirgeyenlere karşı; bilinçlenin!…

Sizi çıtkırıldım, duygusal, güçsüz, korunası varlıklar olarak görmek ve evlerinize göndermek için çabalayan güçlere karşı gelin!…

İşliklerinizi, atelyelerinizi,fabrikalarınızı; terk etmeyin!…

Emeğinizle, alın terinizle kazanın!…

Daha sonrasında eğlenmek için göbek de atarsınız, gerdan da kırarsınız, ama sizi yanlış yönlere çekmeğe çalışanlara kanmayın, yenilmeyin!…

Haklarınız; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’nde…




8 Mart günlerindeyse; vahşi kapitalizmin sömürgenlerine karşı emeğinizin gücüyle kadınca dayanışma ile dik başlı olmanın günü olmalıdır.

Son söz olarak da derim ki…

Ben bir kadın olarak saygıyı, kişilik ve yurttaşlık haklarımı; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ ile kazandım.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; acılı bir anma günüdür, bana haklarımı veren bir gün değildir. Dolayısıyla kendiniz için de bir durum değerlendirmesi yaparsanız; yararı olacaktır geleceğinize…

Hoşgörünüzle sunarım bilginize!…

Selma Erdal; 8 Mart 2020

Devamını Oku

Havanda Su Dövmekteyiz

Havanda Su Dövmekteyiz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

*Biliyoruz 1 Ocak 2020 günü ile birlikte her şeyi sil başta alacağız.

Önce 14 Şubat’da; hepimiz çok aşk ve 8 Mart’da feminist olacağız ve de 18 Mart’da Çanakkale’den kimseyi geçirtmeyiz.

23 Nisan’da bizler için en önemli olgu; “sözde ve de anılarda kalsa da” ulusal egemenlik !…19 Mayıs’da saçlarımıza ak düşse de hepimiz Atatürkçü gençlik…

5 Haziran’da tüm dünya halklarıyla birlikte çevreciyiz ve 1 Temmuz’da “yol geçen hanına dönse de” denizlerimizden hiç kimseye izinsiz dolaşım hakkı vermeyiz.

30 Ağustos’da zafer için “ordumuzu Fetö’ya kaptırdığımızı o gün için unutarak” her birimiz Atatürkün askerleriyiz.

29 Ekim’de ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’nin temelinde kurulan Cumhuriyetimiz’in bekçileriyiz.

10 Kasım’da ATAMIZ’ın manevi varlığı yüreklerimizde, sonsuza dek O’nun aydınlığını geleceğe taşıyan NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ilkesi doğrultusunda yaşayan Türk Halkıyız biz. Üstelik olsa da pek
çok hatamız; her 10 Kasım’da “riyakar duygularla” çokdur karşısına çıkanlarımız.

Ve 25 Kasım’da 82 milyon her birimiz kadına şiddete karşıyız ama kadınları kamusal alandan soyutlamak için her türlü yozluğu “özel ve tüzel kişilikler aracılığıyla” yaparız.

5 Aralık’da kadının seçme ve seçilme hakkı var bu ülkede diyerek avazımız çıktığı kadar bağırır; sonuçta onlara hangi tarikatın türbanına girecklerine, hangi yöntemlerle ölümlerine kurban edileceklerine
ilişkin seçenekler sunarız.

Kuşkusuz 2020’nin sonu geldiğinde; bu yıl da bir kez daha yenildiğimizi anlayıp, “bir önceki yıla göre daha da azalan” umutlarımızla, beklentilerimizi 2021 yılına bırakırız.

Ne olmuş a canlar?… Dünya döndükçe; tükenir mi hiç yıllar?…




Bu arada bir anımsatma yapalım Atamız’dan “böyle sanatın içine tükürenlerin de kulaklarını çınlatarakdan” ve tez günde Ankara’da Hitit Güneşi’nin yeniden yerini alacağı günün geleceğini umarakdan…

Bu bağlamda ne demiş ATAMIZ?

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuş demektir.”

Sanatla beyninize kan pompalayınız sağlıklı yaşamak için…

Yalnızca kitap okumakla yetinmeyiniz;sinemaya, tiyatroya, konsere, bale gösterisine, operaya, resim ve heykel sergilerine gidiniz. İçinizi karartmayı amaç edinenlere karşı; tinselliğinizi de
güçlendiriniz.

*Cumhuriyet’in ilk yılları…

Naşide Saffet Hanım; 1931 yılında Türkiye Güzeli seçilmiş, Nice’de yapılan yarışmada Avrupa Göz Güzeli seçilmiş.

Sonra ne mi olmuş?…

Naşide Saffet Hanım; bir öğretmen olduğu için, gelen tepkiler nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı’nca görevinden alınmış.

Oysa günümüzde; öğretmenler diledikleri gibi giyiniyorlar, örneğin külotlu çorap benzeri pantolonlarla okula geliyorlar. İstedikleri yarışmalara katılıp; televizyonlarda şarkılar söylüyolar.
Hiç kimseler onların davranışlarını; memur disiplinine ya da öğretmenlik mesleğine aykırı bulmuyor. Öğretmenler de bu göstermelik davranışları “özgürlük” sanıyor.

Ne yazık ki “balık baştan kokar” örneği; Devlet düzenindeki bozulmayı, tozumayı, erozyonu tetiklemek için yapılan kasıtlı tutum ve davranışlardır bunlar. Öğretmenlerin davranışları bozuldukça,
nasıl örnek alsın onları yetişme çağındaki çocuklar?… Ve o çocuklara “ulan” diye sokak ağzıyla konuşan, bilgi dağarcığı boş, ayak takımından farksız öğretmenler; evet yükselen bu nesil sizin eseriniz, başarısız, bilgisiz, donanımsız ve yetersiz. Ve ne yazık
ki yerlerinizi de teker, teker alıyor Suriye’den getirilenler… Acaba ne olacak sizin de geleceğiniz?…

*Yeni yetme “çevreci internet entelleri” paylaşıyorlar; Avrupa’nın çöplerini satın alıyormuş bizimkiler diye…

Biz yazıyoruz sürekli; naylon torbayı parayla satarak çevre kurtulsaydı, ülkemiz çoktan geçerdi azgelişmişlikten öteye…

Bilenlerin, çok iyi bildiği gibi…

Özal döneminde başladı; Avrupa çöplerini satın alma uygulamaları, hem tıbbi atık ve hem de nükleer atık, bir anımsayınız Sinop dolaylarını… Üstelik usumuz erdiğince, elimiz yazdığınca; sık,
sık sorardık “Mavi Tuna niye karardı?” sorusunu çevre sorunlarına değindiğimiz yazılarımızda… Avrupa’nın kanalizasyon ağına dönüşen “geçmişte adına valsler bestelenen” Mavi Tuna’nın kararan suları Karadeniz’e zehirlerini akıttıkça…

O günlerde dönüştürülmeye başlamıştı ülkemiz Avrupa’nın çöp tenekesine… Çöp tenekesi olduğu yetmezmiş gibi, son yıllarda da Ortadoğu arındırılsın diye, ulusal yapımız da kirletiliyor, dönüştürülüyor
insan çöplüğüne…




İşin gerçeği yalnızca öğretmenlerin ya da öğrencilerin değil, kim bilir ne olacak bu ulusun geleceği?…

*Ne yazık ki havanda su dövmekle geçiyor bu ömür…

Soma’da Termik Sanrallar’da yakılıyor doğayı kirleten kömür…

Oylar istenirken köprü başında; atıp, tutmak kolay… Köprünün sonuna gelindiğinde; Somalı zehirleniyormuş, kime gam?…

Oysa doğa alıyor ona saldıranlardan intikam!…

Bilindiği gibi; Somada Belediye AKP’de…

Oyları almışlar, karşılığında ne vermişler?…

Termik Santrallardan zehirli dumanları…

Kaygılanan, kızan üzülen kim?…

Ben, sen, biz hepimiz, tüm doğa dostları, tüm çevreye duyarlı yurttaşlar…

Somalı kendini zehirleyenleri seviyorsa…

Bu durumda;

Ne oluyorsa bize?…

Fransız politik düşünür Montesquieu’dan esinlenip; her halk layık olduğu yöneticiyi bulurmuş diyerek, bakalım mı kendi işimize?…

Keşke bakabilsek, ah keşke!…

Selma Erdal; Didim, 4 Ocak 2019

Devamını Oku

Dedik de Ne Oldu?

Dedik de Ne Oldu?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Herşey çok güzel olacak dedik…

Yetmedi Boşnakça SVE ÇE BİTİ VEOMA LEPO da dedik.

Dedik de ne oldu?…

Öncelikle Doğu’dan başladılar KAYYUM atamaya ve alıştıra, alıştıra sıra gelecek Batı’ya… Daha doğrusu Batı’daki CHP’li Belediyeler’e…

Ve Boşnakça demişken…

Cumhurbaşkanlığı seçim çalışmaları nedeniyle Avrupa’daki Türkler’le buluşmak isteyen AKP’li Başkan, sokulmayınca Almanya’ya, Hollanda’ya; nerede buluştu oydaşlarıyla?…

Bosna’da, Boşnaklar’ın özyurdunda…

Ve yine seçim öncesinde Rasim Ozan Kütahyalı adlı zat-ı şahanelerinin kadrolu yandaşı ağza alınmayacak sözler edince Boşnaklar hakkında… Hemen televizyon programından alındı, bir süreliğine kızağa çekildi,dolayısıyla o günlerde
Boşnaklar üzülmemeliydi, Boşnaklar’a yağ çekilmeliydi. Çünkü yalnızca Boşnaklar’ın ülkesi izin veriyordu topraklarında; AKP’li Başkan ile Avrupa’da yaşayan yandaşlarının buluşmasına… Bu durumda ROK; göz boyamak, Boşnaklar’ın afinetini almak için vitrinden
indirilmeliydi.

Ne zamana kadar?…

Seçimler kazanılıp, AKP’li Başkan sarayındaki koltuğuna oturuncaya kadar…

O günlerde köprüden geçene kadar; Boşnaklar’a dayca/dayko diyenler…

Sonunda dediler ki;

– Şimdi harç bitti, yapı paydos… Boşnaklar’a olmaz bizden dost… ROK; bizim için çok daha değerli, yağlı bir fok… Açsın ağzını, yumsun gözünü; söylesin küfürdar makamında sözünü… Boşnaklar’a da…ve AKP’li Başkan’a karşı
çıkan her kim varsa… Külliyen her birine…

Ve…

Ne diyorlardı son günlerde?…

– Suriyeliler’in duası sayesinde bu memleket ayakta…

Ve bir de ne diyorlar?…

– Qatar ve Türkiye; İki devlet, tek millet…

Bizler…

Azerbaycan’ı kardeş bildik, KKTC’yi de yavru vatan belledik. Amma ve lakin; Şu Qatar’la “tek millet” olma durumunu pek anlayamadık.



Ey Türk Ulusu; “e-devlet” sayfasında arayıp durma ceddini, git DNA testi yaptır, bak bakalım var mı kanında Qatarlı’nın ırkından bir iz?…

Yoksa Qatarlı’dan gelen petro-dolarlar pek semiz ve de bizim öz kaynaklarımızın iyeliğiyle takas edildikçe… Pek yakında devlet tapumuz da çıkarılacak mı yoksa onların üzerine?…

HDP’li belediyelere “kayyum” atanmasıyla başlayan el değiştirme girişimleri; yoksa yayılacak mı ülke sathına, bittabii ki Qatar’ın lehine?…

Bir şeyler hızla değişiyor. Bunca orman yangını, bunca madencilik aşkı… Olacak mıdır acep hayırlara vesile?… Çölleşen topraklarımız eşliğinde; bu ulusu mu edecekler Qatarlı’ya köle?…

Selma Erdal; Didim, 20 Ağustos 2019

Devamını Oku

Ankara Garı

Ankara Garı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Aradan bunca yıl geçmesine karşın, 10 Ekim 2015 günü Ankara Garı’nda patlayan bombanın etkisi yalnızca ölenlerle sınırlı kalmayacak demiştim o günlerde ve kalmadı da…

Çünkü Ankara Garı bugünlerde bir kez daha gündemde, üstelik de İstanbul’da iyi bilinen, halk arasında FETÖ’ye yakın olduğu düşünülen ve şimdi de Ankara’da da varlığını sürdüren özel bir üniversiteye altın tabakta sunulmuş.
Üstelik de tüm girişimler yapılmış, imzalar atılmış; hem de tam 2 yıl öncesinde ya da Ankara Garı’nda patlayan bombanın 2 yıl sonrasında işlem tamamlanmış. Ama tartışmaları 2019 yılının Temmuz aylarına bırakılmış; “atı alan, Üsküdar’ı geçtikten sonra” konu kamusal alana taşınmış.

O günlerde düşünmüştük ve demiştik ki kendi, kendimize…

Elbette ki ölüm acı ve kendi değerleri, dünya görüşleri için yola düşenlerin de düşüncelerini dışa vurmak en demokratik hakları…Gerçekten de demokrasi yürüyüşü sırasında; insanların ölmesi çok acı… Ülke 3 günlüğüne yas’da…Ama
yıllardır askeri, polisi düşerken toprağa; nedense yas ilan etmek gelmedi ülkeyi yönetenlerin aklına…O şehidler için yalnızca anaları, babaları , eşleri, çocukları ağladı, karalar bağladı…

Üstelik o Ankara Garı… Ve o gardaki müze…Kardaki ayak izi değil, Gazi Mustafa Kemal’in gardaki en anlamlı, en önemli izi… Ki o gar; Hasta Osmanlı’nın küllerinden, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ve de yedi düvelin
paylaşımından, işgalinden kurtuluş planlarının yapıldığı çok önemli bir yer…Bir bakıma o gar; Kurtuluş Savaşı’nın en değerli simgelerinden biri, belki de en önde gelen kalıtı ve de kanıtı…

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ilk karargahı…O’nu taparcasına seven kadın Fikriye Hanım’la birlikte; yokluk içinde, yanındaki az sayıdaki askeriyle yurt savunması için ilk hazırlıklarını yaptığı merkez…

O bombanın patlamasıyla, az kaldı bir tarih yok olacaktı.

Ve yıllar sonra; o bombanın yok edemediği tarih, o önemli geçmiş ne yazık ki çok değersiz bir malmış gibi, sanki çöpe atılırcasına ve hoyratça kullanılsın diye verilmiş bir özel üniversiteye.

Bu nasıl bir iştir ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluş Tarihi’nin en önemli anıtı, Türk ulusunun toplusal belleğinde önemli bir yer tutan bir yapı nasıl oluyor da bir ticarethane üniversiteye tepe, tepe kullansın diye
veriliyor?…



Türk halkının belleğine kazınmış olan ANKARA GARI ve MÜZESİ, GAZİ MUSTAFA KEMAL ve KURTULUŞ SAVAŞI kavramlarının yerine özel bir üniversitenin konuşlandırılması; ne kadar doğrudur?…

Bu uygulama; Kurtuluş ve Kuruluş Tarihimiz’e yapılan büyük bir saygısızlık değil midir?…

Ankara’da bu “oldu- bitti” eylemlerinin sonu gelmiyor ne yazık ki!…

Atatürk Orman Çiftliği’ne yönelik talanlar… ODTÜ ormanlarının yok edilmesi… Ve şimdi de Ankara Garı ve Müzesi’nin özel bir üniversiteye verilmesi…

IŞİD’ın Asurlular’dan kalan Tarihi Yapıtları yok etmesi gibi… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluş Tarihi de acımasızca yok ediliyor.

Tarihin yok edilişinin yanı sıra; yedi düvele peşkeş çekilen yurt topraklarında “siyanürle altın arama” amacıyla ormanların yok edilişi ve toprakların zehirlenişi, topraklardaki siyanürün sulara karışmasıyla da içme sularının
kirleneceği gerçeği…

Bütün bunlar neden?…

Bu ülkeye, bu ulusa yapılan bu haksızlık, bu saldırganlık, bu düşmanlık, bu hıyanet neden?…

Yok edilen doğa, ağaçlar, tarım toprakları ve son olarak da ANKARA GARI…

Bütün bu saldırılar nedendir, niçin yapılmaktadır; kimlerin vardır bu yanlış işlerden karı?…

İşte bu hassas konular; Türk halkına açıklanmalı, Türk halkı gerçekleri öğrenmeli…

Selma Erdal; Didim, 29 Temmuz 2019

Devamını Oku

Güne Düşenler

Güne Düşenler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

*Japonya dönüşü Çin Halk Cumhuriyeti Devleti’ne de uğramış muhteşem zevat, elbette ki yalnızca ithal edilecek zerzevat konusunda hasbıhal eylemek için değil… Çin Halk Cumhuriyeti topraklarında “sözde / sözüm ona” özerk bölgelerde yaşayan Uygur Türkler’i için… Onların aman da ne cici koşullarda, pek de mutlu ve dahi geleceklerinden umutlu yaşadıklarına ilişkin Kızıl Çin tarzı sunulan gösterileri izlemeğe…

Oysa yayılan duyumlar tam tersi yönde… Çoğunluğu Müslüman olan Uygur Türkleri’ni budizme yönlendirme girişimleri… Uygur kızlarını kısırlaştırma işlemleri… Her yaştan erkeği toplama kamplarına yerleştirme uygulamaları…

Ne yazık ki burada var bir muamma, var bir bilinmezler resmi geçidi. Acaba Kızıl Çin resmi İdeolojisi’nin sunduğu Mutlu Uygur Türkleri gösterisi mi gerçek, yoksa bu söylenceler mi?… Bunun altını üstünü araştıracak; doğruyu, gerçeği bulup, Uygur Türkleri’nin haklarını savunacak ve onların kimliklerini koruyabilmeleri için onlardan yana tavır koyacak koskocaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti nerede?…

Sunni Suriyeli’nin yanında olmaktan; Uygur Türkleri ya da Kıbrıs Türkleri gibi gerçekten ilgilenilmesi gereken soydaşlarımız, yoldaşlarımız, kardeşlerimizle ilgilenmeye, onların haklarını savunmaya acaba kaldı mı hali ve dahi mecali?…

Anımsıyorum da yıllar öncesini… Çinli sanıp da Güney Koreli gezginleri döven salakları…

2015 yılının Temmuz günlerinde yolda gördükleri Asyalılar’ı dövenler, masa başında ÇİN bayrağını yakıp, Doğu Türkistanlılar’a destek verdiklerini söyleyenler…Hani 1980 öncesinde bir takım salon sosyalistleri vardı ya bizim gençliğimizde; meyhane masalarında devrim yaparlardı her gece …İşte bu vukuatlarda yer alanlar; tıpkısının aynısı o salon sosyalistlerinin günümüz versiyonu olarak yer almışlardı belleğimde…



Ve düşünmüştüm ki onlar için mangalda kül bırakmamaları konusunda; vallahi 80 öncesinin ülkücülerine on basardı bu tosuncuklar…Tıpkısının aynısı beyaz yatak çarşaflarıyla ortalıkta dolaşıp kefen giydik pozundaki ak-tekelere benzerlikleriyle…
Bir de öngörüde bulunmuştum o günlerde ya koalisyon yaparlarsa; tosunlarla, tekeler…Bozulur dünya çapında cümle fiyakalar; mazlum kimsecikler kalmaz bunlar bir araya geldiğinde… Geldiler de… Ama Uygur Türkleri’nin ızdırabı ne yazık ki henüz dinmedi. Çünkü Suriyeli Araplar’a ilgi, sevgi, şefkat ve para akışından, onlara hiç sıra gelmedi… Mursi’ye yandıkları gibi,ne yazık ki hiç yanmadılar ve de kaygılanmadılar Uygur Türkleri için… Soyları tükenince belki ağıt yakarlar. Kim bilir?…

* Tapu Kanunu’nda yapılan değişikliklere göre;

“İmar Kanunu’na eklenen maddeyle, tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda belirtilen izinler alınmadan; bitkisel üretim amacı dışında kullanılamayacak, planlanamayacak, köy veya mezraların yerleşik alanı ve civarı veya yerleşik alan olarak tespit edilemeyecek.” demiş büyüklerimiz.

İyi okudunuz mu küçüklerim?…

İnanalım mı acaba bu duyuma ortancalarım?…

Ne diyorsunuz tarımsal üretimin geliştirilmesinden yana olan yandaşlarım?…

Tez günde TARIMSAL SEFERBERLİK BAŞLATILSIN diyen ben; bir inanabilsem tarım topraklarının yalnızca tarımsal üretim yapmak amacıyla kullanılacağına öylesine mutlu olurum ki ülkem ve ulusum adına!…

*Şu AZGIN AZINLIK sorunsalı…

Efendim; yalnızca onlar biliyorlar… Yalnızca onlar ahkam kesecekler…

Onların dışında kalanlar; koyun kaval dinler gibi, yalnızca onları dinleyecekler!…

Olur, olmaz yorumlarını, akıl dışı yargılarını, ipe sapa gelmez algılarını; herkes copy paste/kopyala yapıştır uygulamasıyla birlikte ve de adlarını kaynak göstererek papağan gibi onların sözlerini yineleyecek!…

Aman efendim; emrinize paldır, küldür!…

Kim mi onlar?…

Televizyon programlarında toplumsal kirlenmeye sonsuz katkılarıyla; magazin programlarının yorumcuları… Ayaktopu alanında doktora yapmış edasında; spor yorumcuları… Elbette ki yandaş medyanın siyaset yazar ve yorumcuları…
Ama her nedense işte onların; son yıllarda bir türlü dinmiyor sancıları…

Neden?…

Sosyal medyada ya da benim kullandığım tanımlamayla sanal kamusal alanda; fikir beyan eden ( Türkçe söyleyişle; düşüncelerini açıklayan), üstelik de bu yorumculardan çok daha bilgili, eğitimli, öngörülü ve de siyaset satrancını oynama yeteneğine ulaşmış düşünen, yorumlayan,sorgulayan , doğal olarak da yargılayan halk yüzünden…

Ulus Devlet’in yıkılışını amaçlayan KÜRESEL DEVLET kurma heveslisi efendilerinin yıllardır borazanlığını yapan bir kesim “yandaş” ulusal medya köşe yastıkları; küreselleşme kuramının “think locally, act globally” ilkesi doğrultusunda (ki Türkçesi küresel düşün, yerel davran) ve de küresel iletişim ağı internet marifetiyle… Yerelden yükselen ses ve de küresel ağ üzerinden sıradan halk aldıkça nefes…. Özgün, ayrıcalıklı, üstün, ulaşılmaz olduklarına ilişkin konumu; sanal kamusal alanda düşünceleriyle var olanlar yüzünden yitirdiklerinden beri, işte bu sosyal medyada yer alanlara karşı kin, nefret yüklü olmaya başladılar. Onların çeşitli sanal ortamlardan paylaştıkları düşünceleri, eleştirileri karşısında görsel ve yazılı yayın organlarından öfkelerini saçtılar, neredeyse bir tek halkın ana, avrat sülalesini sinemaya götürmedikleri kaldı…

Ve sanal kamusal alanda düşüncelerini paylaşanlara; “klavye şövalyeleri” demeye başladılar, bu da onlara yetmedi sonunda onlara AZGIN AZINLIK ünvanını verdiler.

Sonrasında da sokak dilini (ki argo da denir bu dile) kullanmaya pek hevesli ve de eğilimli günümüz egemenleri de bu tanımı pek çok sevdi; kendine karşıt düşüncede olanlara AZGIN AZINLIK payesini 23 Haziran 2019 seçimleri sürecinde verdi. Mübarek olsun; halkımıza, ulusumuza!…



Ama şöyle bir döner bakarsak; temel soruna, elbette ki halkın değil de, halkın düşüncelerini doğrudan açıklamasına bozulanların sorunlarına odaklanırsak…

Nasıl da bir kısır döngü ama?…

Yıllardır şiddetle savundukları “ulus devlet karşıtı” şu küreselleşme kuramının yarattığı, “küresel medya” denen olgu, onların nasıl da AZRAİL’i ki bir başka deyişle ÖLÜM MELEĞİ oldu!…

Hayırlara vesile!…

Demokrasi için, aydınlık yarınlar için; haydi AZGIN AZINLIK!… Başlayın tez günde; daha da çok yanlışları eleştirmeye, doğruları söylemeye, demokratik hak ve özgürlükler için ve “kalem kılıçtan keskindir” düşüncesiyle daha güçlü dokunun klavyelere !…

Selma Erdal; Didim, 5 Temmuz 2019

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.