DOLAR 18,6452 0.01%
EURO 19,6449 0.07%
ALTIN 1.076,83-0,31
BITCOIN 3173560,16%
Adana
22°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Üzeyir Lokman Çaycı

Üzeyir Lokman Çaycı

12 Ocak 2022 Çarşamba

ANA YÜREĞİ

ANA YÜREĞİ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

​​​​​​​“insan denen bir saray“

​​​​​​​Üzeyir Lokman ÇAYCI

Padişah Gökhan, ayağa kalkamayacak şekilde hastalanmıştı. Ülkenin bir çok bölgelerinden doktorlar çağrıldı. Her birisi, değişik zamanlarda onu muayene ettiler. Kimi bitkilerden ilaçlar hazırladı… Kimi tohumları kaynatarak çay gibi içirdi. Boş verin iyileşmeyi… bel bel bakar hale geldi. Yani bir kelime dahi konuşamıyordu. Bir müddet sonra, ünü bir çok ülkede duyulan Baki isimli bir doktor saraya çağrıldı… Doktor Baki, Padişah’ı ayaklarına kadar muayene etti. Sonra Padişah’ın yakınlarına :
– Karadeniz’de kız başlı bir balık var. Bu balığı getirirseniz Padişah hazretlerinin tedavisi mümkün olabilir. Bu balığın yüreğiyle yapacağım ilaçların hastalığına çare olacağına inanıyorum.

Padişah Gökhan’ın oğlu da içlerinde olmak üzere, yüzlerce kişi kayıklarıyla Karadeniz’de kız başlı balığı aramaya koyuldular. Aramanın üçüncü günüydü. Padişah’ın oğlu, attığı oltaya büyük bir şeyin takıldığını hissetti. Yukarıya kaldırdığı an, karşısına kız başlı balık çıktı… Heyecanlanarak bağırdı :
– Balığı ben buldum! Babam yakında iyileşecek!
Bu esnada bir çok kişi Padişah’a müjde vermek için saraya koşuştular. Hep bir ağızdan : “Oğlunuz, Şehzade Mahmut, kız başlı balığı buldu…Gözleriniz aydınlık içinde olsun Padişah’ım“ dediler.
Padişah’ın oğlu kız başlı balığın ağzındaki oltanın çengelini fazla incitmeden çıkardı. Kucağına aldığı balığın ağzında kan, gözlerinde yaşlar vardı. Narin hali ve gözyaşları karşısında duygusuz kalamadı ve onu tekrar denize bıraktı. Kız başlı balığın kurtulma sevinciyle denize dalışı, unutulacak gibi değildi.
Şehzade Mahmut’un yakaladığı balığı denize bırakmasından sonra bir çok kişi, bu kez Padişah’a kötü haberi ulaştırmak için saraya koşuştular. Hep bir ağızdan : “Oğlunuz Şehzade Mahmut, kız başlı balığı denize bıraktı… Çok üzgünüz Padişah’ım“ dediler.

Padişah Gökhan : “Oğlumun yaptığı hareket, benim hayatıma kasdetme anlamına gelmektedir. Bu sebeple oğlum Mahmut’u, şu andan itibaren evlatlıktan reddediyorum. Ayrıca yirmi bir gün sonra da idam ettireceğim.

Şehzade Mahmut, babası Padişah Gökhan’ın emriyle, daha kayığından karaya çıkmadan, yanına gelen muhafızlar tarafından apar topar götürülerek zindana atıldı. Şehzade Mahmut için zor günler başlamıştı.

– Annesi Ayla Sultan, ertesi sabah oğlunu zindanın kapılarını açtırarak ziyaret etti. Elinde bir elbise sepeti ve yiyecekler vardı… Ona :
– “Oğlum Olanları ben de duydum. Baban yirmi bir gün sonra seni idam ettirecek… Keşke bulduğun balığı denize atmasaydın? Ben gece hiç uyuyamadım. Senin için bir at ve yol azığı hazırlayacağım… Bir yolunu bulup, yarın gece yarısı, muhafızlar uykuda iken, sarayda bulunan yedek anahtarlarla kapıları açarak, senin yanına geleceğim. Sen, şu an getirdiğim elbiseleri, ben gelmeden önce giyin. Buradan çıkar çıkmaz sarayın arkasındaki Altın Çeşme’nin yanına bağlıyacağım ata bin ve bu bölgeden süratle uzaklaş… Yönün daima doğu yolunda olsun… Şehrin doğu kapısından da çıkmayı unutma… Ben, sen buradan ayrıldıktan sonra, hâlâ buradaymışsın gibi, senin gittiğini farkettirmemek için her gün zindana geleceğim… Sakın ha sakın, tanımadığın insanlarla dost olma! Adamın iyisi yemek başında belli olur… Kendini tanıtırken de, ne başına gelenlerden bahset, ne de Padişah çocuğu olduğunu söyle! Bir halk çocuğu gibi görün… Konuşmadan önce düşün! Bak tekrar ediyorum : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ bu sözümü aklından hiç çıkarma!“
Oğlunu üzmemek için adeta gözyaşlarını içine akıtıyordu. Sözlerini sürdürdü : “Belki gece yarısı fırsat bulamayağız… Şimdiden vedalaşalım… Hiç üzülme ALLAH senin yanında olacak! Yolun açık olsun oğlum… Bir başka ülkede de olsan senin hayatta olman benim için bir ışık olacak! Güle güle git oğlum. “

Ayla Sultan, zindanın kapılarını kilitleyerek oradan ayrıldı… Şehzade Mahmut, annesinin dediklerini yaptı. Hiç uyumadan hazır bir vaziyette annesini bekledi. Bir müddet sonra zindanın kapılarının birer birer açıldığını hissetti. İçerde öylesine bir sessizlik vardı ki, annesinin nefes alışı bile uzaktan hissedilebiliyordu. Zindanın kapısı açıldı… Annesi elindeki çırayla içeriye girdi… Adeta fısıltı halinde konuşarak : “Haydi oğlum, dediklerimi yap. Vakit kaybetme!“
Ayla Sultan’ın, oğlu Şehzade Mahmut’a fısıltı halinde söylediği son sözler : “Adamın iyisi yemek başında belli olur… Bu sözümü unutma! Yolun açık olsun oğlum!“ oldu.
Zindandan çıkmadan önce elindeki çırayı söndürdü. Sonra elindeki anahtarlarla sarayın kapılarını açarak, hiç kimseye farkettirmeden içeriye girdi.

O annesinin hazırladığı atı, sarayın arkasındaki Altın Çeşme’nin yanından aldı. Vakit kaybetmeden ata binerek şehrin doğu kapısından çıkmak üzere yola koyuldu. Oldukça heyecanlıydı… İçi adeta titriyordu. Şehirden çıkmıştı. Doğu yolunu takip ediyordu… Bir kavşağa geldiğinde sarı atlı bir kişiyle karşılaştı. Hemen hemen kendi yaşındaydı. Atının üzerindeki örtü ve heybe işlemeliydi. Şımarık bir hali vardı… Kendisini tanıttı :
– Adım Yusuf … Gül Şehri’nden geliyorum. İba ülkesine gitmek üzere yola koyuldum… Orada ipek ticareti yapmayı düşünüyorum. Babamı küçük yaşta kaybettim. Gül Şehri’nin zenginlerindenmiş… Ama yıllar geçtikçe varlığımızı kaybettik. Kala kala bir at, bir ipek örtü ve altın iple dokunmuş bir heybe kaldı. Bunları da annem bana verdi… Başka kardeşim de yok. Annem halı ve kilim dokuyarak geçimini sağlıyor. Bu sebeple bir kaç yıl para kazandıktan sonra annemin yanına dönmeyi düşünüyorum. Eğer kabul edersen birlikte çalışabiliriz?
Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :
– Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. Ülkemizdeki bazı şehirlere de uğramak zorundayım.
Orman kenarına geldikleri zaman dinlenmeye karar verdiler… Kuş sesleri, adeta sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Yusuf ise, kendi heybesine hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyecekleri birer ikişer yutmaya başladı. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ sözü aklına geldi. Yemek sonrası, ben bu kişiyle arkadaş olamam, diyerek onunla vedalaştı… Doğu yolu üzerinde, atıyla tek başına ilerliyordu. Bir müddet sonra dört yolu birleştiren bir kavşakta bir kişi göründü. Onunla selamlaştı :
– Merhaba! Nereye gidiyorsunuz?
Siyah atlı genç :
– Adım Kenan… Dere Kent’ten geliyorum. Ben okuldayken evimiz yandı. Annem, babam ve küçük kardeşim yanarak öldüler. Dayım ve yengem benimle ilgilendiler. Şu an her ikisi de yaşlandı… Kendileriyle bile ilgilenemez hale geldiler. Bu sebeple bana zar zor bir at satın alıp : “Git uzaklarda para kazan, hem bizi kurtar hem de kendini…” dediler. Bu sebeple yola çıktım. İba ülkesine gidiyorum. Eğer kabul edersen birlikte çalışabiliriz?
Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :
– Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. Ülkemizdeki bazı şehirlere uğramak zorundayım.
Göl kenarına geldikleri zaman dinlenmeye karar verdiler… Çevreyi mis gibi kokan ağaçlar kuşatmıştı. Kuş sesleri sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Kenan ise kendi heybesine hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyecekleri birer ikişer yutmaya başladı. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ sözü aklına geldi. Yemek sonrası ben bu kişiyle arkadaş olamam, diyerek onunla da vedalaştı…
Doğu yolu üzerinde atıyla tek başına ilerliyordu. Bir müddet sonra, ilerde dört yolu birleştiren bir başka kavşakta da bir kişi göründü. Onunla selamlaştı :
– Merhaba! Nereye gidiyorsunuz?
Beyaz atlı genç :
– Adım Koray… İba ülkesine gidiyorum. Çevremde fakir insanlar çok. Para kazanıp onlarla ilgilenmeyi düşünüyorum. Eğer uygun görürsen birlikte çalışabiliriz?
Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :
– Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım.
Ülke çıkışına yakın bir yerde bulunan nehir kenarına geldikleri zaman dinlenmeye karar verdiler… Çevreyi, mis gibi kokan ağaçlar ve çiçekler kuşatmıştı. Kuş sesleri sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Koray ise kendi heybesinden çıkardığı yiyeceklerle sofrayı donattı. Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyeceklere hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’a kendi yiyeceklerinden yedirmeye çalışıyordu. Yemek yerken hiç acele etmiyor… Lokmasını çiğnerken dahi ağzını kapıyordu. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ sözü aklına geldi. Yemek sonrası, “benim aradığım, annemin de tarif ettiği kişi bu“ diyerek onunla arkadaş olmaya karar verdi. Bu fikrini de Koray’a bildirdi.
Koray :
– Madem ki birlikte çalışacağız, İba ülkesinden ayrıldığımız zaman, birlikte ne elde ettiysek, ne kazandıysak yarı yarıya paylaşacağız! Kabul ediyor musun?
Şehzade Mahmut, Koray’ın bu fikrini beğenmişti. Ve ona kabul ettiğini söyledi. Birbirleriyle iyice dost oldular. Ve çok geçmeden İba’ya girdiler.

İba Ülkesi bir krallıktı. Başkent Almana’da kendilerine bir odalı ev tuttular. Odayı bir perdeyle tam ortasından ikiye böldüler. Evin dışındaki bir odaya da atlarını bağladılar.
İş bulmak da zor olmadı onlar için. Çok geçmeden çil çil altınlara sahip oldular.
Bir pazar günü gezmek için gittikleri Almana Park’ında Şehzade Mahmut güzel bir kızla göz göze geldi. Beline kadar inen sarı saçları ve mavi gözleriyle dikkatini çekti. Kız ona gülümsedi. Koray da bunu görmesine rağmen, bu konu hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmediler.

Bir hafta sonra yine aynı parkta Şehzade Mahmut aynı kızla göz göze geldi. Kız ona yine gülümsedi. Sonra koşar adımlarla oradan uzaklaştı… Koray da olanları görmesine rağmen bu konu hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmediler.
Ertesi pazar yine aynı parktaydılar. Şehzade Mahmut kıza iyice aşık olmuştu. Arkadaşı Koray’a da duyduğu hisleri anlattı. Çok geçmeden Şehzade Mahmut aynı kızla tekrar göz göze geldi. Kız ona yine gülümsedi. Sonra koşar adımlarla oradan uzaklaşırken Koray ve Şehzade Mahmut onu takip ettiler. Onlar da koşar adımlarla kızın girdiği binaya kadar geldiler. Sonra binanın, kralın şatosu, kızın da kralın kızı olduğunu öğrendiler.

Gönül kral mı tanır hiç? Şehzade Mahmut ve Koray hafta arası bir akşam üstü Kral’dan kız istemeye gittiler. Kral Mar onları çok iyi bir şekilde karşıladı. Her şey konuşuldu, anlatıldı. Sofralar kuruldu. Yediler… içtiler. Kral Mar :
– Her şey iyi ve güzel… Ama kızım Prenses Romi kimle evlendiyse, karı koca olmadan evlendiği kişi, sabaha ölü bulundu… Eğer bu haliyle kızımı kabul ederseniz, memnuniyetle Mahmut Bey’e veriyorum… Zannedersem kızım da bu kararımdan mutluluk duyacaktır.
Şehzade Mahmut ve Koray uzun uzun düşündüler… Ve Kabul ettiler. Şehzade Mahmut ve Prenses Romi’nin düğünü kırk gün sürdü. Kral Mar, Şehzade Mahmut ve Koray’a bir çok hediyelerle beraber birer altın saplı kılıç hediye etti. Kral Mar şatoda kalabilecekleri bir yer göstermesine de rağmen onlar gelini tek odalı evlerine götürmeye karar verdiler. Kral Mar’ın adamları Şehzade Mahmut ve Prenses Romi ve arkadaşı Koray için evlerinde altından karyola, kuştüyü yatak ve yorgan hazırladılar. Şehzade Mahmut ve eşi perde arkasında yatarken Koray da odanın diğer bölümünde yatmak üzereydiler. Gaz lambaları söndürülmüştü. Pencereden gelen ay ışığı her iki bölümü de aydınlatıyordu. Çok geçmeden Koray bir hışırtı duydu. Şehzade Mahmut zor durumdaydı. Hemen kılıcıyla içeriye girdi. Prenses Romi’nin ağzından çıkan ve Şehzade Mahmut’a uzanmakta olan bir yılanın başını bir hamleyle kopardı. Gövdesini de Prenses Romi’nin ağzından eliyle çekerek çıkardı. Prenses Romi baygın haldeydi. Koray onun burnundan nefes aldığını hissetti. Şehzade Mahmut tir tir titriyordu. İkisi birden Prenses Romi’yi soğuk suyla ayılttılar. Prenses Romi’nin hiç bir şeyden haberi yoktu. Sonra dünyasını alt üst eden yılanın kopuk başını ve çırpınan gövdesini gördü.
Ertesi sabah Kral Mar’ı, Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray bir torbaya koydukları yılanla ziyarete gittiler. Olup bitenleri anlattıktan sonra yılanın ölüsünü gösterdiler. Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara mutluluktan gözyaşlarını tutamadılar. Israrla onları başka bir şatoya yerleştirdiler. Hepsi mutluydular. Dünyaları değişmişti…

Beş yıl sonra Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray, ülkelerine dönmek üzere, İba ülkesinden ayrılmaya karar verdiler. Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara, kızları Prenses Romi ve damatları Şehzade Mahmut’un mutlulukları sebebiyle, geri dönüş kararlarına saygı gösterdiler. Yol için yiyecekler, içecekler konuldu. Vedalaşma sofrası kuruldu. Yediler… içtiler. Sonra dört atla yola koyuldular. Atın birinde Altın ve gümüş malzemeler ve bir çok hediyeler vardı. Ülkenin çıkışına kadar uğurlamak için, onlarla gittiler. Ayrılma esnasında Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray’la birlikte Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara hüngür hüngür ağlıyorlardı. Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray gözden kayboluncaya kadar, Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara arkalarından mendil salladılar.

Bir müddet sonra, dört yolu birleştiren ve Koray’la ilk karşılaştıkları kavşağa gelmişlerdi. Koray :
– Sevgili arkadaşım seninle beş yıl once burada karşılaşmıştık… Ülke çıkışına yakın bir yerde bulunan nehir kenarına geldiğimiz zaman da birbirimize söz vermiştik : “Ne kazanırsak yarı yarıya paylaşacağız” demiştik. Şimdi ayrılma ve paylaşma zamanı geldi.
Şehzade Mahmut, önce Koray’ı kucakladı. Ona :
– Sen iyi bir dost ve eşi bulunmayan bir arkadaşsın… Elbette paylaşacağız.
Şehzade Mahmut, iki atı, arkadaşına verdikten sonra eşit bir şekilde, birlikte kazandıklarını ve hediyeleri paylaştırdı. Eşyaları yükledikten sonra Prenses Sara’yı ata bindirmek üzereyken Koray :
– Sevgili Mahmut, her şey yarı yarıya demiştik. Tek bir şey kaldı!
Şehzade Mahmut :
– Söyle onu da paylaşalım ?
Koray :
– Prenses Sara…
Şehzade Mahmut :
– Nasıl olur ? Onu paylaşmaya kalkışırsak o ölür…
Koray :
– Ben onu bunu bilmem… Verdiğin sözde dur! Ne demiştik? “Her şey yarı yarıya…”
Prenses Sara :
– Sevgilim, sen ve ben hayatımızı Koray’a borçluyuz. Bunu sen de, ben de, kabul etmeliyiz. Ben senin mutluluğun için ölümü göze alıyorum. Bırak arkadaşın dilediğini yapsın !
Şehzade Mahmut :
– Pekiyi kardeşim o halde çek kılıcını !
Koray attan inen Prenses Sara’nın karşısına geçti. Kral Mar’ın kendisine hediye ettiği ve yılanın başını da koparan keskin kılıcını çekti. Öğleye doğru yaz güneşiyle pırıl pırıl parlayan kılıcını eliyle sağa sola hareket ettirdi. Hırlayarak bütün kuvvetiyle kılıcını yukarıya kaldırdı Prenses Sara’nın başına doğru vuruyormuş gibi yaptı. Prenses Sara, korkudan midesindekilerini boşalttı. Ağzından yılan yumurtaları ve yavruları da tümüyle çıkmıştı.
Koray :
– Sevgili Sara, düşmanlarından böylece kurtuldun. Beş yıldır çocuk sahibi olmamanıza da bunlar sebep oluyordu. Senin kocan da bir Şehzade’dir. O hepimizden bunu gizledi. Onun pırıl pırıl kalbi var… Çok merhametlidir. Hayat boyu her ikinize de mutluluk diliyorum. Padişah olan babası da tedavi oldu. Annesi, dört gözle onu bekliyor. Benim ne paraya, ne altına, ne de atlara ihtiyacım var… İkiniz dört atla güle güle gidin. Yolunuz açık olsun. Her iyiliğin, her güzelliğin bir karşılığı var. Beni ziyarete gelirseniz Karadeniz’deyim.
Şehzade Mahmut :
– O halde sen… benim denize bıraktığım kız başlı balıksın?…
Koray :
– Evet sevgili Şehzade’m… Ben oyum! Yani senin acıyarak denize bıraktığın kız başlı balığım…
Koray bu sözlerden sonra gözden kaybolmuştu. Şehzade Mahmut ve Prenses Sara oldukça heyecanlanmışlardı. mutluluk gözyaşlarıyla birbirlerine sarıldılar… Sonra dört atla Saray kenti Mira’ya gitmek üzere tekrar yola koyuldular.

İstanbul, 09.01.1990

Devamını Oku

ACILAR KARLA KAPLANIRKEN

ACILAR KARLA KAPLANIRKEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

1964 yılında bir kış sabahı Sabiha ders çalışmak için erken kalkmıştı. Hafifçe odasının perdelerini açarak dışarıya baktı. Her taraf karla kaplıydı. Ders çalışmaktan vazgeçerek kışlık giysilerini giydikten sonra sessizce dışarı çıktı. Annesi ve babasını uyandırmadan damları üzerindeki karları kürüyecekti. Tehlikeli de olmasına rağmen kırık bir merdivenle bir eline aldığı kar küreğiyle damlarının üzerine çıktı. 13 yaşındaki bu kız çocuğu soğuk rüzgarlar altında karları kürürken ağzının içinde mırıldanarak derslerini tekrarlıyordu. Cıvıl cıvıl haliyle hayata bağlılığı, her ne kadar kendi elinde olmasa da, onun geleceğinin bir göstergesiydi.
Annesi Gülsüm uyanır uyanmaz kocasına : “ Bak bey! Sabiha’m yine dama çıkmış… Her kar yağdığın da bizi uyandırmadan damlarımızdaki karları temizlemek için çırpınır… Yatağını da toplamış… Biricik kızım kırık merdivenle nasıl çıktı ki yukarıya?” dedi . Ve evlerinin giriş kısmının önünden bağırarak:
“- Kızım okula gideceksin biraz sonra… Yorulma sen! Gel önce karnını doyur… Sonra çıkar ben karları temizlerim!” dedi. Sabiha :
“-Anneciğim uyandınız mı? Siz beni düşünmeyin… Ben ne kadar da dikkat etmiştim; sizi uyandırmadan şu işleri bitirmek için…” Gülsüm hanım :
“-Dama çıktığını daha önce fark etmiştim ! Kürek seslerinden… Kızım, biraz önce sesini de duydum… Konuşuyordun… Benden bir şeyler mi istiyordun yoksa?”

“- Yok anne biraz yüksek sesle derslerimin tekrarını yapıyordum…”
“- Sabahın bu kör saatinde dam başından kızımın ayakları kayar da düşer diye, bir türlü uyuyamadım… Çıkayım da bir bakayım dedim kendi kendime… Babanın bir erkek çocuk istemesi de işte bu yüzdendi. Sana kıyamıyoruz kızım… İşini çabuk bitir de in aşağıya …”
Tam kapıyı açıp içeriye gireceği sırada annesi aşağıdan tekrar seslendi :
“- Kızım az kalsın unutuyordum… İneceğin zaman bana haber ver yüksek sesle de, merdiveni tutayım… Biliyorsun merdivenimiz çok sağlam değil…”
Sabiha üşüdüğünü fazla belli etmeden :
“- Tamam anneciğim sen hiç merak etme… Güneş doğmadan ben buraları temizlemek istiyorum… Değilse su altında kalırız.Git biraz uyu…” dedi.
Bu sözlerinden sonra, bir an için gözleri daldı… uzaklara bakarak.“Annem neden erkek evladı istediklerini bana anlatıyor… Sanki erkek çocuğuyla kız çocuğunun bir farkı varmış gibi…Halbuki her ikisi de evlat… her ikisi de can taşıyor?..Ben bir mana veremiyorum?” diye zihninde annesinin sözleriyle ilgili yorumlar yaptı.
Sabiha annesi ve babasının yorulmalarını istemediği için, zor da olsa bu işleri seve seve yapıyordu. Bir taraftan derslerine çalışması diğer taraftan da bu şekilde ev işleri yapması ona mutluluk veriyordu.
Nisan ayının ilk haftasında, şehir merkezine 4 km uzaklıktaki bağ evlerine taşındılar. Orada hem meyveleri hırsızlara karşı koruyacaklar… Hem de bağ işlerini yakından takip edeceklerdi!
Her gün oradan okula gidip gelmek güç olsa da buna katlanmak zorundaydı…
Günlerden bir gün, okul sonrası yaya olarak elindeki ders kitaplarıyla dolu çantasıyla bağ evlerine gidiyordu. Yollar ıssızdı. Arada sırada bekçi düdüklerinin yankılanan sesleriyle çevredeki çekirgelerin sesleri birbirlerine karışıyordu ! Bir ara, arkasından bir kişinin koşarak kendisine doğru yaklaştığını fark etti ! Birden korkarak irkildi! Geriye baktı. Bir okul arkadaşıydı! Titrek adımlarla gelen bu kişi Sabiha’ya :
“- Sabiha… Sabiha ben Ahmet… Çoktan beri seninle konuşmak istiyordum.
Şehirdeki evinizde otururken cesaret bulamamıştım! Ben seni çok seviyorum! Bunun için peşinden geldim!” dedi
Sabiha :
“- Ama ben seni hiç sevmiyorum ki ! Sen sevgini kendine sakla! Sonra peşimden gelmeyi de bırak! Bir gören olursa seni değil, beni suçlarlar…”
Ahmet :
“ – Ama… “
“ – Aması maması yok… Beni rahatsız etme! “ diye karşılık verdi Sabiha.

Tam bu sırada bağ bekçilerinden biri yandaki bağın yıkık duvarlarının üzerinden atlayarak önlerine çıkmıştı! Sabiha ve ailesini tanıyan biriydi…
Her ikisi de donakalmışlardı… Bekçi :
“ – Kız Sabiha… Kim bu peşindeki kırık?” (*)
Sabiha kıpkırmızı olmuştu. Sıkılgan bir şekilde :
“- Benim haberim yok… sınıf arkadaşım peşime takılmış… Ben de…”
Bekçi :
“ – Kes sesini! Sen fırsat vermezsen bu adam senin peşine takılmaya cesaret bulabilir mi? Bana maval okuma!”
Ahmet’e döndü sonra :
“ – Utanmıyor musun ulan tek başına gelen bir kızın peşine takılmaya? Şunlara bak okuyacaklar da adam olacaklar şu vaziyetleriyle! Söyle bakayım sen kimin çocuğusun?”
Tekrar Sabiha’ya döndü:
“ – Biraz sonra babanı göreceğim… Anlatacağım olup bitenleri. Kızınız bağ yollarından arkasında bir kırıkla buraya geliyor diyeceğim! Namussuz seni! Bir de utanmadan konuşuyorsun benim karşımda! “ dedi.
Ahmet konuşmalar devam ederken koşar adımlarla oradan uzaklaştı… Tek bir cevap dahi verememişti. Bekçinin sözleri onu da oldukça etkilemişti?
Sabiha bekçinin söyledikleriyle endişeye kapılmıştı. Zihninden geçen bir yığın soruya cevap arıyordu! İşin içinden nasıl çıkacaktı? Bekçi gerçekleri çarpıttığı gibi, kendisine konuşma fırsatı dahi vermemişti! Aksine bir suçlamayla karşı karşıya kalmıştı! “Bor gibi küçük bir ilçede bekçi kendi kafasındaki suçlamaları aleyhimde birkaç kişiye anlatsa benim hayatımı karartmaya yeter…” diyordu içinden!
Bağ evine gelmişti. Kapıya bir kaç kez vurdu… Sonra :
“- Anne!.. Anne!..” diye bağırdı.
Ses gelmeyince yandaki iri bir taşın altına baktı. Dış kapının anahtarı oradaydı…
İçinden “ İyi ki annemler daha gelmemişler…” dedi. Kapıyı açtı ve arkasına bir taş koydu.
Sonra bağ evinin anahtarını da her zaman koydukları yerden aldı. Kapıyı açtı! İçeriye girdi.
Karşısındaki raf üzerinde bulunan “folidol” isimli elma kurdu zehiri birden dikkatini çekmişti!
Çantasını bir kenara attı. Zehir kutusunu eline aldı. Çantasından bir kağıt çıkararak bir şeyler yazdı. Sonra zehir kutusunun kapağını açarak birkaç yudum içti! Çok geçmeden olduğu yere yığıla kalmıştı
Çekirge sesleri her zaman olduğu gibi çevreyi kuşatmaya devam ediyordu…
Bir saat sonra dış kapı vuruluyordu. Annesi ve babası gelmişlerdi. Annesi :
“ Sabiha’mız gelmiş…” dedi kocasına! Biraz beklediler kapının açılmasını. Ses gelmeyince babası öfkeli bir biçimde biraz daha kuvvetli yumruklamaya başladı kapıyı :
“- Sabiha… Sabiha! Neredesin… aç kapıyı? “
Tahammül güçleri kalmamıştı… Kapıyı zorlayarak ittiler arkadaki taşla birlikte… Eşekleriyle içeriye girdiler… Kedileri acı acı miyavlıyordu… İç kapı açıktı ve Sabiha ortada yatıyordu. Ağzında köpükler vardı… Kenarda ağzı açık duran bir elma kurdu zehiri… Önünde defter, yanında kalem bulunan bir kağıt parçası vardı. Üzerinde ise şunlar yazılıydı :
“-Çok kıymetli anneciğim ve babacığım, Hayatım boyunca korkuyla yaşadım… Sizi su ana kadar üzdüysem beni affedin! Arkamdan herhangi bir suçlama olursa inanmayın! Ben suçsuzum! Öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı çok seviyorum… Bir kişi hariç. O ise, benim hayatımı kararttı!
Annesi ve babası gözyaşlarını tutamadılar! Belki ölmemiştir diye eşeklerinin üzerine onu yüzükoyun yatırarak şehir merkezine götürdüler! Feryatları dayanılacak gibi değildi!.
Babası :
“İnşallah kızımız ölmemiştir…” diyordu hanımına.
…………
Hastanede acil serviste kontrolden geçirildi! Doktorlar :
Sabiha için “ iki saat önce ölmüş …” dediler.
Çevrede bilinmeyen sınıf arkadaşının aşkı, gizli kalan bekçinin suçlamaları ve ortaokul ikinci sınıf öğrencisi Sabiha’nın sona eren hayatı yönünde yorumlar yapıldı! Arkasından okunan yüksek notları arkadaşlarına ve öğretmenlerine hüzünlü anlar yaşatırken, sınıfında boş kalan yeri asla doldurulamadı.
Çekirge seslerinin yankılandığı sokaklardaki acı hatıralar gibi mevsimlerin ibresi kışları gösterirken damlarını örten beyaz hüzünler yine onların önlerine serilecekti.
Acılar karla kaplanırken sadece damlar, kar küreği ve kırık bir merdiven olmayacaktı Sabiha’yı anlatan…

(*) Kırık : Bölge halkınca “züppe” anlamında kullanılmaktadır.

Bor, 1965

Devamını Oku

Valiz

Valiz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Mahmut Efendi Fransa’dan getirdiği valizini bir türlü açamadı. Sokağa çıktı ve ilk gördüğü bir kişiye durumu anlattı. Onunla evine girdi. Adam önce valizi inceledi. Sonra Ahmet Efendi’den pense, çekiç ve tornavida istedi. Ahmet Efendi pense, çekiç ve tornavida getirmek için alet odasına girdi. Adama getirdiklerini vermek için salona girdiği zaman adamın ve valizinin yerlerinde yeller estini gördü. Askıdaki cebinde para dolu cüzdanı olan çeketinin de valizle birlikte götürüldüğünü gören Mahmut Efendi sokağa fırladı. Karşı binanın üçüncü kat penceresinden bakan Aliye Hanım ona seslendi : «Nedir bu telaşın… Mahmut Efendi bir şey mi oldu?»

Mahmut Efendi : «Biraz evvel dışarıdan çağırdığım adam, valizimi ve çeketimi yürüttü!

Aliye Hanım : «Hay Allah! Ben de kendi kendime Mahmut efendi çok cömert… Adam eli boş girdi, çeket ve valizle çıktı, dedim. Koş koş şu 17 numaralı binaya girdi. Sen kapıda bekle, ben polis çağırayım, adam çıkmadan yakalatalım…»

Çok geçmeden polisler oraya geldiler. 17 numaralı binanın çevresinde adeta kuş uçurtmuyorlardı. Dört katlı binanın bütün dairelerini aradılar. Aliye Hanım polislerin hırsızı bulamayacaklarını düşünerek oraya geldi. Polislerden birine : « Bak evlâdım bu binaların hepsinin giriş kısmından girilen birer mahzen var. Şu kapağı açın mutlaka içerdedir. İki yıl önce bir hırsız çaldıkları eşyalarla 21 numaralı binanın mahzeninde yakalandı. Aman tedbirli olun, bunlar silahsız gezmezler.

Bir müddet sonra çelik yelekli polisler silahlarıyla mahzene indiler. Dip taraftan gelen nefes alış verişini andıran hışırtılı sese doğru yavaş yavaş yürüdüler. Sonra bir silah sesi duyuldu. Polislerin hepsi aniden yere kapandılar. Sürüne sürüne silah sesiyle aydınlanan yere kavisler çizerek ilerlediler. Polislerden biri usulca : «Bir adam yerde yatıyor… Yanında valiz ve bir şeyler var… Gördünüz mü?»
Diğerleri hep bir ağzdan : «Evet… Evet!»
Aynı polis : «intihar etmediyse bu adam ölmüş gibi numara da yapabilir… Dikkatlice farklı yönlere dağılarak ona yaklaşalım… Dikkat edin yerde insan pislikleri de var !»

Hepsi yatan adama iyice yaklaştıkları zaman adamın kendi başına kurşun sıktığı ve öldüğü anlaşıldı. Valiz, ceket ve adamın ceseti incelenmek üzere karakola götürüldü. Sonra Mahmut Efendi’ye, ceketi ve açılmamış valizi teslim edildi.

Ölen adamın cebinden çıkan küçük bir deftere yazılanlar ise okuyanları hüzüne boğdu : «Ben bir öğretmendim. Yüzlerce genç yetiştirdim. Kriz bizi teğet geçmedi. Önce benim çektiğim sıkıntılara dayanamayarak hasta olan eşimi kaybettim. Sonra kredisini ödeyemediğim evimi…. Üç çocuğumla sokağa atıldım. Çocuklarımı okutabilmek için düzen beni hırsızlık yapmaya itti. Kendimden, devletimden, bizi yönetenlerden utanıyorum!

Ankara, 22.06.2011

Devamını Oku

FIRSAT TACİRİ

FIRSAT TACİRİ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Bor’da şehrin giriş kısmında bekleyen uyanıklar, pazar öncesi köylülerin mallarını ucuz fiyatla alıp, onları köylerine geri gönderiyorlardı. Ucuz fiyata aldıkları malları da yüksek fiyatla pazarda satıyorlardı.
Necmi Efendi, seksen yaşındaydı, bembeyaz sakalı vardı. İnsanları kâlbiyle izler, hata yapanları da sık sık uyarırdı…

Salı günü o, pazar yerindeki bir tezgahın önünde durdu. Tezgâh sahibinin gözlerinin içerisine baktı. Fırsat taciri bu anlamlı bakışın altında henüz kendisine bir şey söylenmeden iyice ezilmişti.

Necmi Efendi ona «Sen hiç utanmıyor musun» dedi.
Adam önce hiçbir şey anlamadı. Yüzü kıpkırmızı, kesilmişti… Sert bakışlarla bu suçlamanın gerisinin gelmesini bekledi.
Onun çok pişkin bir şekilde anlamamış görünmesine aldırmadan Necmi Efendi sözünü sürdürdü : «Bana bak… Kainat sahipsiz değil… Para ve dünya için alçalarak elde edilenler insana, kazanç değil, ancak dert getirir. Haramların, kusurların, günahların altında ezilirsin, kazandığın paralar seni kurtaramaz! Köylünün mallarını sabah erkenden şehrin dışında ucuza al, burada pahalıya sat… Yaptığın bu işe biz «irtikap» diyoruz. Bu hareketin ahlâka uygun mu? Senin hiç insafın yok mu?
Fırsat taciri cevap veremedi.

Ertesi hafta salı pazarı öncesi, erken saatlerde yine şehrin giriş kısmında köylüleri karşıladı. At arabasına satın aldıklarını yükledi ve Bor pazarına getirdi.

Necmi Efendi yine fırsat tacirini uyardı. Ona : « Sen de hiç insaf yok mu? Fakir insanları sömürerek, emeklerini hiçe sayarak kazandığın paraların sana ne gibi çaresizlikler yükleyeceğini aklından bile geçirmiyorsun! Merhameti olmayanın dini olmaz. Söz dinlemeyen yolunu kaybeder… Haramla yuvandakileri besleme gafletinden ne zaman vazgeçeceksin?»

O kıpkırmızı kesilmişti. Yine cevap veremedi.

Fırsat taciri salı öncesi yatağa düştü. Ağır hastaydı. Karısına ve çocuklarına : «Gidin Necmi Efendi’yi çağırın. Bana dua etsin, dua etsin ki iyileşeyim…» dedi.

Karısı Dudu Hanım gece yarısı Necmi Efendi’nin evinin kapısını çaldı.
Necmi Efendi : «Ne o hayır ola! Derdiniz ne?
Dudu Hanım : Necmi Efendi Kocam ağır hasta, bana git, Necmi Efendi’yi çağır, çağır da bana bir dua etsin. Belki hastalığıma çare olur, dedi.

Necmi Efendi : Bilir bilmez onun bunun arkasından konuşanlara, annelerini ve babalarını kapılarının dışlarına koyanlara, milletin mallarını şehrin girişlerinde ucuza kapatanlara, ucuza aldıkları malları fahiş fiyata satanlara, halka, millete ve insanlığa zulmedenlere dua yapılmaz. Eğer gaflete düşüp böyle bir dua yapılır ise bu kötülük sahiplerinin kötülüklerini sürdürmelerine katkıda bulunulmuş olur. Bu ise başka bir zulümdür. Aksine Müslümanlara zarar verenlere beddua etmek Kur’an-ı Kerim’in emridir… Ben kocanı ilk kez uyardığım zaman hiç aldırmadı. Hatasını sürdürdü… Eğer yaşıyorsa şimdi git… sen ona “hakikati inançsızlık yok eder; sağlık ve huzur haram para ile elde edilmez, kötülük yapan zulüm sahibi dirilmez… Haksızlığın karşılığı gelir aheste aheste… günahkârların evlerine dua etmek için girilmez” de.

Çok geçmeden mahallede ağıt sesleri ve fırsat tacirinin öldüğü duyuldu…
İmam cenaze namazını kıldırırken cemaate fırsat taciri için «merhumu nasıl bilirsiniz?» diye sordu. Cemaat birlikte «iyi biliriz» yanıtını verdi.

Cenaze gittikten sonra Necmi Efendi imama yaklaştı : Hoca efendi, tanımadığın günahkâr bir adam için senin sorduğun soru da, cemaatten aldığın cevap da gerçeği ifade etmedi… Yani hepiniz günaha girdiniz. Yarın sen teneşirde iken böyle bir soruyu senin için de sorsalar, senin gibi, cemaat de, cenaze namazını kıldıran imam da yalana alet olmuş olacaklar! Yapacağın tövbe dahi seni kurtaramayacak…Çünkü ok yaydan çıktı!

İmam da renkten renge girmişti. Necmi Efendi’ye güzel okuma haricinde Kur’an-ı Kerim’in anlam bakımından inceliklerini bilmediğini ve sık sık büyük hatalar yaptığını itiraf ederek istifa etti ve Bor’u terketti.

Bor, 11 Haziran 1966

Devamını Oku

KARAR VERİCİLERİN TÜKETİRKEN TÜKENİŞLERİ

KARAR VERİCİLERİN TÜKETİRKEN TÜKENİŞLERİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Emperyalistlerin destekleriyle yetkilendirilen kibirli başlar (Egemen sınıf), toplumdan ve insanlarda uzaklaşarak kendilerine hak etmedikleri makamlarda yer bulurlar.

Gerçeklerin belirginleştirilmesi düşünen insanların görevidir

Karar vericilerin kararlarına dair kusurlarının açığa çıkartılarak, tahribatlarının teşhir edilmesi temiz toplumları ferahlatabilir.
Böyle bir zamanda filozoflar, egemen sınıfa rağmen ortaya çıkabilir, gerçeklerle ve bilgiyle kendilerini göstererek aydınlanma hareketi başlatabilirler.

Ahlâksal bir formül ve ahlak üstü görüntü vererek yani bu kişilerin bilgi ve tecrübeleriyle kendilerini aşmalarıyla oynanan oyunlara ve gizlenilen gerçeklere ulaşmaları mümkündür.

Emperyalist güdümlü karar vericilerin etkisi altında kalan çıkarcı, yozlaşmış kişiler gerileme düşüncesine, düşmeye, devrilmeye, yoksullaştırmaya ve çökertmeye sebep oldukları ya da destek verdikleri halde kendilerini kınamazlar.

Hastalıkları, ahlaksızlıkları, suçları, fuhuşu ve sefaleti geliştirenlerin utanç verici hallerini sorgulamayı da düşünemezler.
Bir toplum genç kalma, yıpranmama , uyanık olma, aldanmama bakımından «özgür» yani hür değildir. Toplumu ve bireyleri yaşlandıran ya da yıpratan olaylar, baskılar, ekonomik zorluklar, hastalıklar, felaketler, kirli propagandalar ve kötü yönetimler bakımından kişiler güvenli değillerdir.

Yönetme kabiliyetleri, enerjileri, bilgileri, tecrübeleri olmadığı halde önemli görevler üstlenen güdümlü karar vericilerin, olumsuz kararlarla toplumu, devleti yıprattıkları ve insanları incittikleri açık açık görülmektedir.

Bu tür kibirli başların cahil, bilgisiz ve tecrübesiz olmaları bu görevi onlara verenlerin yani emperyalist güçlerin işlerini kolaylaştırmakta, onlara işlettikleri suç ve kusurlarla i kurtarıcı bir kimlik gibi göstererek kendilerine bağımlı hale getirmektedirler.

Ucube yaratıklar yetiştiren, bunları yetkilendiren, suç işlettiren, topluma ve insanlara zarar verdiren, onların topluma yaşattıkları olumsuzlukların sorgulanmalarına fırsat vermeyen bir tezgâh kurulur.

Bu iğreti düzende hastalıklar veya ahlâksızlıklar gelişir ve önlenemeyecek hâl alır. Bu durumda kibirli başlar tarafından ortaya fos reçetelerle ve sahte kurtarıcılar çıkartılarak kendilerini bir umut ışığı gibi gösterirler.

Bu kişilere insanlara hayal kırıklığı yaşatma görevi mi verildi?

Valiler milletin Cumhuriyet Bayramını, işçilerin yürüyüş ve gösteri haklarını dayanaksız gerekçelerle yasaklarken, tecavüze uğrayan çocuklardan, şiddet mağduru kadınlardan, iş kazasında ölen insanlardan, yobazlığı yaygınlaştıranlardan, yoksulluk içinde bocalayanlardan en ufak bir söz dahi edilmez.

Bağışlanmayacak tavırlar içinde bulunanların, hoş görülemeyecek kararlarına rağmen görevlerini bırakmadıklarını ve halktan kopukluklarını da bir inatla sürdürdüklerini görürüz.

Bu tür görevliler biliyoruz ki bahsedilen iğreti düzeni çok açık bir şekilde beslemektedirler. Bu düzeydeki millete ters düşmeler, daha başka ataklar için bir dayanak ya da model olarak diğer görevlileri de cesaretlendirmektedir. Bu şekilde «millete ve değerlere kötülük yap, ödülünü al» mesajı verilerek kötülük dalgası genişletilmektedir.

Zayıf kişilikler üreten sistemin, hizmetle, psikolojiyle, sosyolojiyle, bilimle, kalkınmayla ve inanç değerleriyle en ufacık ilişkileri ve ilgileri yoktur. Merkezinde haysiyet kırıcılık, haksızlık, yolsuzluk ve para hırsı yer almaktadır.

Her kötülük sahiplerini teşhir ediyor

Azınlıkta olmalarına rağmen bir tarafta kendi güçlerine güvenen kibirli başlar; bunların yanlarında yer alan yandaşlar ve çıkarcılar… Diğer tarafta bunların mağdur ettiği ve hedef haline getirdiği mağdur edilen ya da hırpalanan çoğunluk var.
Üçüncü kesimin bir tarafında tiksinme, diğer tarafında da acıma duygusu gelişiyor

Üçüncü kesimde ise yerlerini belli etmemiş fakat kibirli başları ve sergiledikleri olumsuzlukları tasvip etmeyenler var. Bu kesimin merhamet duygusu ile ikinci kesimin kibirli başlara olan nefretinin yer yer birleştiğini görüyoruz. Projesi olmayan, haktan kopuk ve kibirli başlarla yönetilen bir topluluğun gittikçe eridiğini, ortaya attığı dinî söylemlerin fos olduğunu, Türkiye ve komşu ülkeler için felaket pompaladıklarını bütün dünya insanlığı da görüyor.

Kişiler ve makamlar kutsallaştırıldıkça Tanrı’dan uzaklaşmalar ortaya çıkıyor!

Çökertilen kişilikler, ortaya çıkan tükenişler hırs ve çıkar tezgahlarının etrafında çöreklenenlerin hiç umurlarında değil… Menfaat karşılığında kendilerini satanlar ve geleceklerini bir kenara atanlar ülkenin karanlığa ya da uçuruma itilişine dair her hangi bir endişe duymaları söz konusu olmuyor.

Ellerine taş ver, dilediğin yere atsınlar… Gönder onları, sevmediğin kişilerin üzerlerine çullansınlar.
Hastalığı, ahlaksızlığı, suçu, fuhuşu ve sefaleti geliştirenlerden ya da geçiştirenlerden bahsetmiştik ya… İşte farkedilmeyen hastalıklara, ahlâksızlıklara ve suçlara bir örnek bu…

Onlar tarafından hissedilmese bile sonun başlangıcına dair bir çok ibret verici görüntülere de şahit oluyoruz. Biz çok iyi biliyoruz ki gelecekte hiçbir şey sorgulamasız ve cevapsız kalmayacak!

Paris, 29 Ekim 2019

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.