DOLAR 8,63360.06%
EURO 10,15120.28%
ALTIN 495,520,69
BITCOIN 3808542,98%
Adana
25°

HAFİF YAĞMUR

05:19

İMSAK'A KALAN SÜRE

Üzeyir Lokman Çaycı

Üzeyir Lokman Çaycı

11 Mart 2016 Cuma

Harem konusu

Harem konusu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Emine Erdoğan neden içinden çıkamayacağı konularla uğraştırılıyor?

Fransa’da yayınlanan bir çok dergi ve gazetede, «harem konusu» sık sık ele alınır. Fransızların kendilerini çok yakından ilgilendiren bu konuyu ele almalarının da bir çok sebepleri vardır.

Osmanlı’yı yıkıma götüren süreç haremlerden geçmiştir. Yani harem eğitim yeri değil, bir yıkım, çürütme, nefsi hesapların yapıldığı «İslâm dışı, kadınları köleleştirme» yeridir.

Topkapı Sarayı’nın harem dairesini ele alan yazarlar Versailles Sarayı ile kıyaslama yaparak ikisinin arasındaki ciddi farkı ortaya koymaktadırlar. Topkapı Sarayı’nda bir kaç gün dahi yaşamanın mümkün olmadığı belirtilirken Versaille Sarayı’nın insanca yaşamaya daha uygun olduğu ifade edilmektedir.

Emine Erdoğan’ın tabiriyle harem nasıl eğitim yeri olabilir?

Harem Ağası, Kızlar ağası, selamlıkta görevli olan beyaz haremağaları ve kapı ağaları… Batıdan getirilen mavi, yeşil gözlü ve sarışın kızlar… Haremde bulunan bu türlerden 500 kadın… ya da 3000 kadın… Çoğu çocuk yaşta… Orada gönüllü durmuyorlar, analarından babalarından, kardeşlerinden koparılmış… Hatta padişahın diliyle bile konuşamıyorlar.

Nimet ARZIK’ın Osmanlı Sarayı’nda Yabancı Kadın Sultanlar isimli kitabının 33. sayfasında : «Harem güzel değildi. Bir çirkin masala katılmıştı Martinik’ten getirilen Eme. Sırmalar içinde bile olsalar, kadınların çoğu sufliydi. Düzensizdi harem. Pahalının güzel sanıldığı yerdi. (….) Bir erkek bir kadının yanında güzeldir.

Bir erkek iki kadının yanında daha az güzeldir. Bir erkek beş yüz kadının yanında gülünçtür. Bir arslanı beş yüz değil beş dişi arslanın yanında gözünüzün önüne getirin.

Eme (Mari Eme = Nakşedil Sultan), Martinik Adasından ayrıldıktan sonra saraya geldiğinde yirmi bir yaşındaydı, iyi ailedendi, iyi yetişmişti, kurtulamayacağını anlayınca, hattâ pek istemeyince, bir takım hesaplar yapmıştır. “Mademki burdan çıkmayacağım, beş yüz dişiden biri olmaksa, hileli birinci olmak daha iyi…“»

Haremin çıkar ve şehvet aracı yapılan kadınlarla doldurulduğu inkâr edilemeyecek bir gerçekti. Birçoğu küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, korsanların ellerine düşmüş, ezilmiş, kalbi yaralı kadınlardı.

Bir kere bu kadınlardan biçoğunun eğitilmeye ihtiyaçları yok… Haremde eğitim verecek bir kadro da yok, hatta orada görev yapanların eğitime ihtiyaçları var! Haremdeki kadınları bir takım hesaplara iten bir düzen söz konusu. Kurtuluş mümkün değil. Yani baskı altındalar. Haremin soğuk bir mezar gibi olduğu da ifade edilmektedir.

Emine Erdoğan bugüne kadar insanlara ters gelen tavırlarıyla, ifadeleriyle, hareketleriyle, sık sık çark etmeleriyle dile getirildi. Kendisini ön plana getirmek isteyenlerin bir hesaplarının olduğu da söyleniyor.

Harem konusu da böyle.

Bugün kadını dışlayanlar, eve kapamak isteyenler, kocaları tarafından hunharca öldürülürlerken seslerini çıkartmayanlar, kadın katillerine caydırıcı ceza verilmesini düşünmeyenler, neden haremin eğitim yeri olduğunu ifade etme ihtiyacını hissettiler? 21. asırda haremden bahsetmenin şimdi sırası mıydı? Neden Emine Erdoğan’a bu konuyu söylettiriyorlar gibi bir yığın soru zihinlerimizde dönüyor!

Haremdeki padişahla birlikte olan yani onunla seks hayatı yaşayan kadınlara «gözde» deniliyor, bunların hamile kalmaları halinde, çocuğun ana rahminde icabına bakılıyor… Ya da bilinmeden doğan çocukların bir lokmalık halleriyle ortadan kaldırılmalarından söz ediliyor.

Bir çok tarihçi, bir çok yazar haremin korkunç bir yer olduğunu, sürekli ihtilâfın bulunduğunu; kin, haset, hırs, histeri, cehalet gibi hastalıkların orada asla giderilemediğini ifade ediyorlar. Ceza korkusu olmasa, kadınların birbirlerini paramparça edebileceklerini, her hangi bir idarenin olmadığını, baskı ve sindirmenin sürekli olduğunu dile getiriyorlar.

Haremde, kalem, bilgi, irade, akıl değil; giyim, süs, entrika ve şehvet gösterilerinin söz sahibi olmak için birer silah gibi kullanıldığı da bilinenlerden.

Böyle bir durumda Emine Erdoğan’ın ortaya çıkıp haremin eğitim yuvası olduğunu söylemesi gerçeğin katledilmesi, tarihin inkâr edilmesi, yaşanılanların yalanlanması ve AKP’ye gündem olacak malzemeler arama girişimidir. Zaten çark ettiği bir konunun hafızalardaki yaralayıcı etkisi giderilmeden böyle bir konuyu ortaya atması tarihi, haremi, harem hayatını bilmediğini ortaya koymaktadır. Benim elimdeki bu konudaki belgeler, bilgiler, dergiler, kitaplar yukarıdaki anlattıklarımla sınırlı değil… Zamanla, inşallah daha geniş olarak bu konuyu sizlere sunacağım.

Paris, 10 Mart 2016

GEO DERGISI PAGE137 K TURQUIE OTTOMANE

Devamını Oku

Ordu ve siyaset

Ordu ve siyaset
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Baskılarla, şiddet veya adaletsizliklerle “savunma cesaretini ve gücünü yitirmiş bir millet“ haline dönüştürüldük

Değerli ordumuzun kahraman mensuplarını emperyalistler tarafından beslenen kirli siyasetin emellerine teslim ederek sivil mahkemelerde, dış güçlere bağlı hakim, savcı, polis gibi ünvanlara sahip karanlık çehreli insanlar tarafından heba edilmelerine, ya da aşağılanmalarına sebep olmak affedilecek suçlardan değildir. Yaptıkları tahribatlardan ya da işbirlikçiliklerinden veya anayasa ihlâllerinden sonra, «aldatıldık, yanıltıldık, aldandık» diyebilecek kadar basiretsiz siyasetin ülkemizin millî güvenliği için büyük bir tehdit olduğu da açığa çıkmıştır.

Geçmişi irdelemeden, yapılanları sorgulamadan, adaletsizlikleri yargılamadan geleceğimiz için çözümler üretemeyiz!

Ordumuz dış güçlerin uzun süreli hesaplarına hizmet amacıyla, iftiralarla, yargı bahane edilerek siyasete alet edilmiş, uzun süre siyasilerin karanlık emellerine hizmet edecek malzeme haline dönüştürülmüştür.

Silahlı Kuvvetlerimizin tümünü etkileyecek psikolojik bir savaş, emperyalist güçler tarafından ülkemiz içinde üretilen siyaset eliyle sürdürülmüş, kullanılan hakim, savcı ve polis unvanları taşıyan maşaların bir kısmı, yapılan hukuksuzluklardan sonra kurtuluşu kaçmakta bulmuşlardır.

Ordunun siyasete karışması, şaibeli siyasetçilerle ekranlarda sık sık görülmesi, ordunun aslî görevinin dışındaki yıpratıcı unsurlardır

Mustafa Kemal ATATÜRK : «Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete karışırsa birlikte hareket ve savaşma kabiliyetini kaybeder. Ve vatanının müdafaa gücünü hiçe indirir. Siyasete karışmış bir ordunun, karışmadan önceki disiplini ve savaşma kabiliyetini yeniden kazanabilmesi için çok zaman, ister.» demiştir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün arkadaşlarının birçoğunu ordudaki birliklerine sürüklediği ve orada acı acı dertlerini şu sözlerle döktüğü biliniyor : «Bir Subay, hattâ memleketini kurtaran veya meşrutiyetini kuran bir ihtilâlden sonra, bunlarla ilgisini kesin olarak kesmiş olsa, gene askerî evsafından (özelliğinden) birçok şey kaybeder. Birçok defalar, birçok subayın siyasetle münasebetlerini tamamıyla kesemediklerinden orduda karışıklık yarattıkları ve kaybedilen disiplinin uzun zaman düzelemediği ve ancak vatan tehlikeye düştüğü vakit cevherini kaybetmemiş ordunun güçlükle disiplinini yeniden kazandığı görülmüştür.» (1)

Siyasetçilerle sık sık görülmemek, onlara propaganda aracı olmamak her Türk subayının görevi olmalıdır.

Bor ilçemizde büyüyen Bedrettin Binyıldırım’ın 1937 yılında Harp okulundan mezun olmadan önce Türk subaylarına seslenişi

Türk Subayı

(Saygılarımla size)

Heyecana getirmek maksadıyla kalbinizi, anlatmak istiyorum size mesleğinizi… ilk sözde söylüyorum Türk’ün karşılığını: Türk, asker demektir, ateşlidir onun kanı. Asker olan bir ulusun çekirdeği subaydır, onun yalnız, biricik, tek düşüncesi vardır. O da her zaman yükselmek, yükseltmek fikridir. Kalbinde yanan, vatan ve millet ateşidir. Herkesin gözü var bu dinç subaylarımızda yanmıyor vatanın aşkı, çünkü kanlarında.

Cesaret, kahramanlık hep Türk subaylarında, bedeldir tek bir tanesi bütün cihana da. İsterseniz bir parça tarihe bakalım ulu önderimizi gözönüne alalım…. Çarpışırken düşmanla Çanakkale’de, bir mermi patladı kalbinin üzerinde. Bir feryat işitildi etrafdakilerden o heybetli vücudunu çevirerek arkadan : «Sus asker duymasın, bağırmayın her yandan» diyerek sakinledi heyecanlı kâlpleri… Ve uzatarak elini bağırıyordu «İleri!…»




Olur mu bundan büyük mertlik o soğukkanlılık, vatanın uğrunda budur, en yüksek canlılık!… Anlatayım ikinci bir misal size: İzmir’de Yunanlılar çıkmıştı önümüze, «Venizelos yaşasın eğildik size… » diye bağıtmak isterken

hain düşman bize… İşte Miralay Fethi Bey, «bağıramam» demişti. Bunu duyan Yunanlı yerinden sıçramıştı süngüsünü göğsüne, kalbine saplamıştı!… Onlar vatanın mert subaylarıdır. Atatürk, İnönü ön saftadır!… Anladınız mı Türk Subayının kıymetini, vatan uğrunda her an gösterir mertliğini…

Şimdi size bağırarak söylüyorum ben de Maltepe’den mezun olarak hem de olacağız ateşli Türk Subayı ilerde!…

Son sözümde söylüyorum, şunu unutmayın : Zafer Türk Subay ve askerindedir anlayın… Eğer anlatabildimse mevzuumu sizlere, Hürmetle eğıliyorum önünüzde yerlere! (2)

İstedikleri kadar kendilerine dünyada eşi görülmedik saraylar yaptırsınlar, istedikleri gibi altın kaplamalı koltuklara oturarak hava atsınlar, bunlar günah tüccarlarının, suç tacirlerinin kusurlarını örtmeye yetmeyecektir

Gunah işlenmeden, azap, ceza, belâ ve afet gelmez!

Bugün askerlerimizi ve polislerimizi sürekli bir şekilde şehadete sürükleyen AKP siyasetinin geçmişten itibaren izlediği yol, fiyaskolarla, kaoslarla, skandallarla ve hukuksuzluklarla doludur! Açılım safsataları, teröristlerle işbirliği, Türk Silahlı Kuvvetlerini etkisizleştirme girişimleri, siyasetteki seviyesizliklerle, bilgisizliklerle birleşerek ülkemizi ve bölgemizi kan gölü haline getirmiştir. Bu işlenen suçlar, gerek dünyevî gerekse uhrevî adaletle cezasız bırakılmayacaktır.

Bugün terörle mücadele görüntüsü içine giren AKP siyaseti hatalarını kendisine sermaye yapmış, kurumları işlemez hale getirmiş, eğıtimi, ahlakı yerle bir etmiş, hurriyeti, özgürlüğü, cumhuriyeti tamamen bitirmiş,hurafeleri diriltmiş bir parti olarak sona yaklaşırken, yüce Türk Milleti; şehitlerini geri getiremeyecek; AKP’nin tahrip ettiklerini düzeltebilmek, erittiklerini onarabilmek, moral gücünü, maddi zenginliklerini tekrar kazanabilmek için epey zorluk çekecektir!

Kendi nefislerine, tecavüzcülere, kan döken teröristlere, adaletsizlik yapan hakimlere, zulmeden siyasetçilere, yollarını sapıtanlara, halkın dertlerinden haberleri olmayan milletvekillerine ve yandaş gazetecilere «Eyyyyyy…..» diyemeyenler

Genç kızlarımızın ve kadınlarımızın gündüz dahi sokağa çıkamayacak hâle getirildiği bugünkü Türkiye’yi oluşturanlar hâla birilerine meydan okuyormuş görüntüleriyle kendilerinin güçlü olduklarını «Eyyyyyy…..» diye haykırarak ispat etmeye çalışıyorlar!

Güç ALLAH’ındır. Yetkili olma hakkı ise ALLAH’ın; sesleriyle, sözleriyle, özleriyle, kalpleriyle, bedenleriyle güç verdiği insanlarındır!

İftira ile tutuklanan subayların analarının, babalarının, eşlerinin hatta çocuklarının üzüntüden hayatlarını kaybetmelerine sebep olanlar mağdur ettikleri insanların ahları altında mutlaka ezileceklerdir.

AKP ile henüz dertler bitmedi ve bitmeyecek

Suriye’de 470 bin kişinın ölmesine, 4 milyon’dan fazla Suriyelinin ülkelerini terketmelerine, Suriye nüfusunun %11’inin ölmesine va yaralanmasına; Irak’ta 2 milyon Müslüman‘ın ölümüne kimler sebep oldular? Evet çalıyorlar ama çalışıyorlar diyen gafillerin savundukları AKP sebep oldu. Taşıyabilirseniz taşıyın bu günahları? Ama ne zamana kadar?!

Paris, 11.02.2016

¤ Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadeleyi hazırlayan sebepler ve Atatürk, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı :1, Sayfa 81, Şubat 1985) (1)

¤ Arzu edenlere, bu seslenişin el yazısıyla yazılmış orjinalini gönderebilirim (2)

Nerede yer aldı?

http://www.youscribe.com/tucora/

Devamını Oku

SEÇİMLER VE TÜRKİYEMİZ

SEÇİMLER VE TÜRKİYEMİZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sadi SOMUNCUOĞLU

Tarihimizde ilk defa içeride:

*  7 Haziran seçimlerinden sonra hükümet kurulamadı; seçim tekrarlandı.

*  Görülmemiş boyutlarda vurgun, soygun, yolsuzluk ve kara para operasyonu yapıldı, ama suçlananlar yargı kararlarına rağmen sorgulanamadı; yargı kararları çöpe atılarak sessiz bir darbe yapıldı.

*  Egemenliğimiz teröristlerle gizlice pazarlık konusu yapıldı, ülke bölünme noktasına sürüklendi.

*  Yönettiği milletin adını söyleyemeyenler, ülkenin kaderine el koydu; Türk Milletinin adı anayasadan çıkarılmaya çalışıldı; Millet etnik parçalara ayrıştırıldı, devlet bunlar arasında paylaşılmaya kalkışıldı; millî egemenliğimiz tehlikeye düştü.

*  Anayasa düzeni, hukukun üstünlüğü, Türk Milletinin kurucu felsefesi Türk Milliyetçiliği ayaklar altına alındı; Devletin kurumları, kuralları yok sayıldı ve kadroları birbirine düşürüldü; bağımsızlığımızın omurgası kahraman ordumuzun kadroları “kumpas”a düşürülüp, millî savunmamız zayıflatıldı; ülke tehlikeli bir karmaşaya sürüklendi.

Tarihimizde ilk defa, dışarıda:

*  Emperyalizmi arkasına alarak vatan toraklarımıza el koymaya kalkışan saldırganlar; doğuda Ermenistan, Ege’de Yunanistan ve Kıbrıs’ta Rumlar dost; tabii müttefiklerimiz Rusya, İran, Irak, Suriye, Mısır, Libya, Cezayir, Fas, Tunus, Yemen gibi ülkeler düşman yapıldı; buralara gidilemez oldu; ülkemiz kuşatıldı.

*  Kendisine, ABD’nin hazırladığı BOP’da Eş Başkanlık görevi verildiğini iftiharla açıklayan, “Eş Başkanlar olarak Türkiye, İtalya, Yemen üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışacağız… bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir [PKK başkent yaptığını ilan etti]. Bunu başarmamız lazım” diyen biri Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu; BOP hedefine Sudan, Libya, Irak, Suriye gibi fiilen bölünen ülkelerde ulaştı; Afganistan, Pakistan, Mısır, Fas, Tunus, Yemen iç çatışma yaşıyor; Türkiye BOP bataklığında çabalamakta.

Türk Milletinin ve Devletinin aleyhine işleyen bu yıkımdaki tutarlılık ve istikrara dikkat çekmeliyiz. Bu bir tesadüf eseri olabilir mi? Bu kadar karmaşık ve çok bilinmeyenli bir denklemi kurabilmek için, çok üstün bir planlamaya ihtiyaç vardır. Bugün varlığımızı yok etmeye yönelen bu gelişmeler elle tutulur, gözle görülür hale geldiğine göre, hâlâ “dur bakalım ne olacak” demeye, bezginlik ve gaflet içinde seyretmeye, kimsenin hakkı yoktur.



Seçim sonuçları

Yarın seçim yapılacak; oyların dağılımı, geleceğimizi belirleyecektir. Yine eski iktidara oy verilirse, “malum akıbet” de belli demektir. Bu durumda “ben bir kişiyim, ne yapabilirim” diyenlere seslenelim: Sen, vereceğin oy ile Devletimizin nasıl bir zihniyet tarafından yönetileceğini belirleyeceksin. Evet, bir kişisin, ama unutma, 57 milyon seçmen de bir kişilerden oluşuyor. Önce kutsal görevini bu inançla yap! Oyunu şehitlerimizin kanıyla sulanan vatanın bütünlüğünden, bu aziz Türk Milletinin birliğinden, bu mübarek devletin egemenliğinden yana kullan! Yine unutma ki, seni yok etmeye, köleleştirmeye, sömürmeye çalışanlar da bir kişilerden oluşuyor. Bir’in önemli olduğunu hep aklında tut ki, Hak galip gelsin!

Oy dağılımına gelince, araştırmalara göre, 7 Haziran tekrarlanacaktır. Bu durumda;

Birinci ihtimal, hükümet yine kurulamaz da, suça batmış olanlar, kendilerini kurtarmak üzere yine seçim derlerse, buna güçlerinin yetmesi çok zor. Çünkü, hükümeti kuracak sayısı olamayanlar, yeni bir seçim kararını alabilirler mi? Akla hayale gelmeyen zorlamalar yapabilirler, ama bu başta kendileri olmak üzere ülke için çıkmaz bir yol olabilir, sistem çökebilir. Böyle bir seçimi Türkiye kaldıramaz. İçerideki ve dışarıdaki şartların özetini yukarıda yaptık. İşler daha da kötüye gidebilir.

İkinci ihtimal, bir koalisyon hükümeti kurulabilir. Bu ihtimalde, AKP ile HDP mümkün görülmüyor, 7 Haziran’da sözü bile edilmedi. Zira suçüstü halini çağrıştırır ki, oyuncular göze alamaz.

Üçüncü ihtimal, CHP ile olabilir. Sözde “Kürt sorunu ve açılım” konusunda görüşleri örtüşüyor; ama yolsuzluklar, terör ve dış politikada bunu söylemek biraz zor. Buna rağmen yapılırsa, AKP, CHP ve HDP/DBP, el ele Türkiye’mizi bölebilirler.

Dördüncü ihtimal, MHP’nin 3 şartı var. Bunlar; bölücü terör etkisizleştirilmeli, egemenlik ve vatan bütünlüğü güçlendirilmeli, hukuk devleti tesis edilmelidir. AKP, bekamızla ilgili bu 3 şartı kabul ederse ortaklık olabilir.   MHP’nin avantajı ise, ne düşündüğünü açıkça söylemesidir. Diğer partilerimizin, maalesef özü ve sözü bir değil. Meselâ; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş esaslarında sıkıntıları var. AKP gibi Yeni CHP de, Türk Milletinin adını bile söylemekten, program ve seçim bildirgelerine koymaktan kaçınıyor. Bunun için hassas konularda, gerçekleri gizleyecek şekilde konuşuyor. Bölücülük bunlardan biridir.

Beşinci ihtimal, hükümeti az bir sandalye farkı ile AKP kurabilir. AKP’nin Türkiye’yi nasıl bir çıkmaza sürüklediği yukarıda anlatılmıştır. Bu tuzaktan çıkmak için niyetlerinin olmadığı anlaşılıyor. Zira karşımızda, Türkiye’yi paylaşım masasına yatıran ve bu konuda PKK/KCK ile mutabakata varabilen bir BOP Eş Başkanının zihniyeti vardır. Bunca kana ve çatışmaya rağmen hâlâ, vatanı ve devleti bölüşmenin adı olan “Barış süreci”nden vazgeçilmeyişin ısrarı vardır. Yetki verilirse, kaldıkları yerden devam edecekleri açıktır.

Kısaca, Milletçe bekamızı oyluyoruz

Devamını Oku

Tilki

Tilki
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Tilki arkadaşına dert yanıyordu : Bizim adımız kurnaza çıkmış bir kere. Maksatlı olarak bizim adımızla ulu orta örneklendirmeler yapıyorlar. İnsanlar kendi aşağılayıcı kurnazlıklarını bizim adımızı kullanarak gizlemeye çalışıyorlar! Onların bizi aşan kurnazlıklarını inceledikçe bizim doğal halimizi koruduğumuz anlaşılıyor.  Eğer yiyeceklerimize, içeceklerimize sinsice bir şeyler koyup genlerimize dokunmazlarsa biz yaratılışımızın gereği olarak, ALLAH’ın izniyle böyle kalacağız.

 

Ama insanların, kalleşlikte, inançsızlıkta, ahlâksızlıkta, döneklikte, sapıklıkta, bencillikte çok ileri gittiklerini görüyoruz. İnsanlar neyi kullanırlarsa kullansınlar, taktıkları maskeler de, kullandıkları terimler de onların yozlaşmalarını gizleyemeyecek.

Bir hafta önce şehrin dışındaki bir bağ evinde gördüklerimi sana anlatayım. İri bir sinek  atın kuyruğuna konmuştu. At kuyruğunu salladıkça o kalkıyor, tekrar konuyordu. Sinek ata huzur vermedi. Koskoca bir at, kendisine meydan okuyan küçük bir sineğin adeta oyuncağı olmuştu. Bu iri hayvandaki heybet, kas kuvveti, 4 çelik gibi ayak, uzun bir kuyruk küçük bir varlığın saldırısı karşısında yeterli değildi. Sadece kuyruk sallamak nafileydi!

 

Dün tilki milletinin aşağılanmasına sebep olanlar hakkında suç duyurusunda bulunarak dava açtım. Hakim başvurumu çok ciddi ve yerinde buldu. Hâkime : «Yaradılış sebeplerini görmezlikten gelen bazı insanların, hayvanlar ve bitkiler âlemini olumsuz yönde etkileyebilecek şekildeki yozlaşmaları neden ilmen araştırılmıyor?» diye sordum.

«Koltuk, saltanat, para, servet, unvan ve hırs tutkunları, sözlerini davranışlarını kontrol edemeyenler, gençleri aşağılayanlar, Müslüman katliamı yaptırtanlar içinde yaşadığımız, havasını soluduğumuz ülkeyi felâkete sürüklüyorlar. Burnumuzun dibinde, yani Irak’ta Amerikan işgali ve saldırılarıyla, işlenilen insanlık suçları yanında, imha edilen tarihi, nesli kurutulan böcekleri ya da bitkileri hiç sorgulayan, araştıran oldu mu? Hâkim Bey, eğer cüzdanınla vicdanın arasına sıkıştırılmadıysan bütün dünyada işlenilen suçlara karşı ALLAH’a (C.C.) kul olduğunu göster ve nerede bir insanlık suçu,  bir tahribat, bir işgal, bir tecavüz görüyorsan işlem yap, sesini duyur, insan kimliğini ortaya çıkart! Adaleti sağlamayan, hukuku aramayan, tarafsız ve adil olmayan bir kişi Müslüman da, hâkim de olamaz Hâkim Bey!

Hesapsız yapılanlar, hesap edilmeyen olumsuzlukları hazırlar.

Suçsuzu yargılayan, mazlumu mağdur eden, masumu cezalandıran, suçluyu onurlandıran, kusurları ödüllendiren, kötülüğü teşvik eden, insanî duyarlılıkları imha eden bir sistem adil olamaz! Biz bütün hayvanlar birbirlerimizle iletişim halindeyiz. İnsanların perdeli ve yozlaştırılmış durumları bizlerin sırlarını öğrenmeye engeldir. Örneğin biz, domuzlar da dahil her cuma günü bütün hayvanlar birbirimizi uyarırız : Komşu.. komşu bugün cuma, diye kıyametin cuma günü kopacağını hayvan dostlarımıza  hatırlatırız!», dedim.



cxMsoNormal”>Bu ifadelerimden sonra Hâkim Bey ayağa kalktı. Bana teşekkür etti ve önde oturan kadına hitaben, «yaz», dedi : “Gereği düşünüldü, dünya düzenini bozan, unsur, kişi, müdahale, savaş,  saldırı, terör,  cinayet, işgal,  imha hareketleri incelenecek ve hazırlanan raporların altına da «İnsanlar zalimleştikçe vicdansızlaşırlar, vicdansızlaştıkça da zalimleşirler», notu düşülerek dünya ülkelerine duyurulacaktır”, şeklinde  sözlerini kayda geçirdi.

Devamını Oku

Öfkenin Bir Ucu

Öfkenin Bir Ucu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üzeyir Lokman ÇAYCI

Pamuk aile fertlerimizden biriydi… Bize huzur veren, bizi neşelendiren görüntüsü vardı. Oldukça sevimliydi. Mahallemizde oynarken dahi zaman zaman yanımıza gelir miyavlayarak bize bir şeyler anlatırdı. Ona bir şey olmasından da oldukça korkardık. Yani onsuz yapamayacak kadar dosttuk onunla.

Akşamları bir günün yorgunluğunu atabilmek için bizim gibi oturma odamıza girer ve yaz günlerinde sehpamızın altında, kış günlerinde ise mangal altında uyuklamayı severdi.

Çiş yapmak istediği zaman ya pencereye doğru koşar ya da kapalı olan kapının koluna açmak için hoplardı… Bizim kapıyı açmamızla birlikte bahçemize iner, orada yumuşak toprağı ayaklarıyla açarak işeyeceği küçük bir çukur oluştururdu. İşedikten sonra da açtığı çukuru kapatırdı.

Akşamları oturma odamızdayken o bir yerlerden sarkan iplerin hareketlerinden ya da yuvarlanan yumak, makara ve  top gibi şeylerden  hoşlanırdı. Onlarla hoplayarak… zıplayarak ve yuvarlanarak oynardı… Biz de seyrederdik.

Adı Pamuk’du… Eğer yakınlarda ise, ismiyle  çağrıldığı zaman bizi bekletmeden gelirdi. Yani kendisine ikramda bulunulacağını ya da sevileceğini anlar ve bilirdi.

Üzgün anlarımızda önce bizim halimizi inceler sonra gelir kucağımıza oturarak hatta omuzlarımıza kadar çıkarak bizi neşelendirirdi.

Hayvan sevgisi ayrı bir şeydi bize göre… İç içe yaşadığımız, mandamız, eşeğimiz, kuzumuz ve kedimize en ufacık bir toz dahi kondurmazdık.

Komşumuz G.  Ağa nedense bizim kediyi hiç sevmezdi. Onu haylaz olarak görür  damlarından iniş ve çıkışlarından da nefret ederdi. Biz onun çığlıklarından kime bağırdığını tahmin ederdik.

G. Ağa’nın kendisine hizmet eden tek atını bile zaman zaman kırbaçlayarak korkuttuğunu görür ve tüylerimiz diken diken olurdu.

Onun küçük, lokantaya benzer, bakkal görüntüsünde bir dükkanı vardı. Sabahları sütle insanlar orada kahvaltı yaparlardı… Ayrıca tulum peyniri, yoğurt  ve helva gibi  şeylerden de satardı… Beni de zaman zaman dükkanımızın yakınında bulunan bu iş yerine babam helva ve peynir satın almak için gönderirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse o zamanlar ben G. Ağa’nın hiç gülümsediğini görmedim. Sekiz veya dokuz yaşımda iken kendi kendime  “herhalde bu adam bütün insanları kedi veya at gibi görüyor…“ diye düşünürdüm. Bu sebeple alacaklarımın isimleri ve miktarları hariç, ne girerken ne de çıkarken bir şey söylemeye cesaret edemezdim. Sabahları alışverişe gittiğim zamanlarda  diğer müşterilerin de benim gibi dut yemiş bülbül gibi sustuklarını görürdüm.



Sabah ezanı okunmadan önce o  sık sık damlarda gezinirdi. Genellikle kamışlardan veya hasırdan oluşturulmuş yer örtülerinin üzerilerine kurutmak, için kayısı, vişne ve  üzümlerden sererdi. Yani hayalet gibi sık sık bize  karanlıklarda görünürdü… Evin dışında bulunan balkonumuzdan helaya giderken  karanlıkta karşımızda bulunan damlar üzerinde dolaştığını görmek bu sebeple bizce hiç yadırganmazdı.

“Günaydın, hayırlı sabahlar, nasılsınız?“ gibi söylemler duymadık hiç onun ağzından. Yani bize küsmüş gibi tavırları vardı.

Bir gün bir çığlık… Bir feryat ortalığı çınlattı… G. Ağa avazı çıktığı kadar bağırıyordu :  “Domuz kedi ciğerimi çaldı… Ciğerimi kaçırdı… Ben sana göstereceğim…”  diye.

Bu feryadı ağza alınmayacak küfürlerle uzun süre sürdü.

Annem ve ben işittiğimiz bu feryat karşısında oldukça irkildik. Bizim kediye istenmeyen bir şeyler yapmasından da kuşkulanmaya başladık.

Ertesi gün kedimiz arka ayaklarını sürükleyerek balkonumuzdan geldi.  Pazar günüydü. Ben ağlayarak anneme, babama ve ablalarıma seslendim :  “Kedimizi yaralamışlar…  Pamuk yürüyemiyor!“ diye.  Hepimiz gözyaşlarımızı tutamıyorduk.  Babam kucağına almak için yaklaşmak istedi. O önce acı acı miyavladı. Sonra G. Ağa’nın evine doğru baktı. Zorla da olsa geriye dönerek önce balkondan bahçenin büyük kapısı  üzerindeki duvara atladı, oradan da kapı önüne indi. Arkasına dönmeden giden kedimize gözden kayboluncaya kadar baktık.

O günden sonra bir kez olsun kendisini göstermedi bize…  Aramadığımız yer kalmadı…

Çok geçmedi… Yaralı kedimizi en son gördüğümüz andan itibaren on beş gün sonra komşumuz  G. Ağa atıyla,  arabasıyla gittiği bağından dönmemişti. Eşi ve kızlarının telaş içerisinde konuşmalarını biz de duyuyorduk.

Eşi  R. Hanım iki kızına hitaben  :  “Babanıza bir şey olmasın? Oldukça gecikti… En iyisi haydi hazırlanın da birlikte karşılamaya gidelim.“

Balkonun aşağı mahalleye bakan ucundan da ben yola koyulduklarını gördüm. Bizim kedi de G. Ağa da  bir daha geri gelmedi.  Sonra G. Ağa’nın bağlarından ceseti getirildi. Biz her şeye rağmen hem ona hem de kedimize çok üzüldük! G. Ağa kendi haliyle, kedimiz de güzellikleriyle hayatımızın birer parçalarıydı.

 

Bor, 29.07.1979

 

http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi175700-Ofkenin_Bir_Ucu.html

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.