Azrail suratlı adam…

Azrail suratlı adam…

Azrail suratlı adam...

Azrail Aleyhisselâmı suçlayan, ona hücum eden, ona saldıran o kadar fazla sözler var ki, saymakla bitmez, yazmakla tükenmez.

Özellikle gazetelerde, TV haber bültenlerinde bir ölüm haberini verirken hemen suçlu bulunur ve Hz. Azrail’e hücuma geçilir.

İşte bu sözlerden ilk anda akla gelenlerden bazıları:
“Azrail’e kaptırmadı, Azrail fırsatı kaçırmadı, Azrail’in elinden ana kucağına döndü, Polis Azrail’e yol mu verdi, Aile arasına Azrail daldı, Azrail’e 9 kez çalım atan Tolgan’nın yeni unvanı, Azrail’i kandıran çocuk…”
Bunlar yetmezmiş gibi, bir de zalim, câni ve tehlikeli birisini tarif ederken yahut sevmediği bir adamı anlatırken yine Hz. Azrail’e benzetilir ve “Azrail suratlı adam, bakışın Azrail gibi” gibi cümleler söylenir.

“Azrail” kim? Nasıl bir varlık? Nasıl iş görür, verilen görevi yaparken nasıl hareket eder? Emir altında mı hareket eder, yoksa kendi başına buyruk mu çalışır?

“Azrail”in melek olmadığını bilmeyen var mı? Azrail Aleyhisselâm bir melek, hem de en büyük meleklerden birisi. Hamele-i Arş olarak bilinen Arş-ı Âlayı taşıyan dört meleğin arasında yer alıyor.

Melek kelimesi, insanın içini açar, gönlünü okşar, ruhumuza bir sevinç ve ferahlık verir.
Hani biz, sevimli, tatlı, şirin, güzel ve masum bir kız çocuğunu severken meleğe benzetir de, kısaca “melek” deriz ya!

Bir de herkesin yardımına koşan, hiçbir karşılık beklemeden insanlara iyilik yapan birisine “melek gibi insan” dediğimiz gibi…

Gün olur, kimseye zararı dokunmayan, sessiz sakin, kendi halinde, herkesle iyi geçinen, tatlı dilli, güler yüzlü bir tanığımızı anlatırken de meleğe benzetiriz.

Azrail de bir melek. Bütün melekler gibi nurdan bir varlık, nurdan yaratılmış görevli bir kul.

Melekler Allah’ın elçisidir, kendi başlarına iş yapmazlar, başlarına buyruk hareket etmezler, emir altında çalışırlar, Allah onlara hangi görevi vermişse onu yaparlar.

Kur’ân, melekleri anlatırken, onların hiçbir şekilde Allah’a isyan etmediklerini, verilen emri anında yerine getirdiklerini bildirir. (Tahrim Suresi, 66:6)
Hz. Azrail’i anlatırken de, “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği, canınızı alır, sonra da Rabbinize döndürülürsünüz.” (Secde Suresi, 32:11) şeklinde tarif ederek Azrail’in görevini tanımlar.

Yani işin Türkçesi, Hz. Azrail sadece kendine verilen görevi yapar. Allah adına çalışır, Onun namına iş görür.

Ne kadar benzer, örnek ne kadar yerine oturur, belki tartışma götürür, ancak misal vermek gerekirse, güvenlik güçleri devlet adına hareket eder, devletin ve kanunların kendine verdiği yetkiye göre davranır.

Polis bazı yerlere girmemize izin vermez, engellerse polisi suçlayabilir miyiz?
Toplumsal bir olayda bir anda suçlu suçsuz demeden herkesi toplar götürür. Daha sonra suçsuzları serbest bırakır, suçluları nezarete alır. Kendi adına iş yapmadığı, sadece aldığı emri yerine getirdiği için kimse karşı çıkmaz, herkes sonucu bekler.

Güvenlik güçlerine karşı gelemiyor, polisi suçlayamıyor, onu kötü göstermeye, gözden düşürmeye çalışamıyorsak; aynı şekilde, bütün melekler gibi Allah’tan aldığı görevi yerine getiren Hz. Azrail’i de kötü göstermeye, çirkin tanıtmaya, görevinden dolayı suçlamaya hiç mi, hiç hakkımız yoktur.

Bir kere Azrail’i böyle olur olmaz, yerli yersiz sözlerle hücuma geçmek imana da aykırı bir davranıştır. Çünkü bir Müslüman olarak inanmamız gereken, inanılması farz olan altı iman şartlarından biri de meleklere imandır.

Bir Müslüman inandığı şeyleri hiç kötüler mi, ona hakaret eder mi, aleyhinde konuşur mu, dil uzatır mı?

Mesela, Allah’a, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe dil uzatmak insanı imandan uzaklaştırır, imanını kaybettirir.

“Hayır efendim, bizim meleklere bir şey dediğimiz yok. Rahmet meleklerine ne diyebiliriz? Fakat Azrail bizi öldürüyor, en çok sevdiğim insanların canını alıyor. Canımız acıdığı için ondan korkuyoruz, onu sevemiyoruz” demek ne kadar doğrudur?

Her şeyden önce, iman edilmesi gereken diğer meselelerde olduğu gibi, meleklere imanda da bir ayırım yapamayız, birini diğerinden ayırt edemeyiz; hepsini aynı şekilde görürüz, severiz, hepsine aynı şekilde iman ederiz. Çünkü iman bir bütündür, birbirinden ayrılmaz, parçalanmaz.

Bakara Suresinin son âyetlerinde, “Biz peygamberler arasında bir ayırım gözetmeyiz” dendiği gibi, yani Hz. Muhammed’e (a.s.m.) inandığımız gibi, Hz. İsa’ya, Hz. Musa’ya, Hz. Davud’a ve bütün peygamberlere aynı şekilde inanırız.
Bunun gibi, dört büyük meleklerden Hz. Cebrail’e, Mikail’e ve İsrafil’e ne kadar iman ediyor, inanıyorsak, Hz. Azrail’e de aynı şekilde inanırız. Yaptıklarından, ettiklerinden, üstlendiği görevlerden dolayı onları suçlayamayız.
Mesela, dünyanın sonu olan Kıyametin kopmasında sûra ilk üfleyecek olan Hz. İsrafil’dir. Şimdi, İsrafil bu görevi yapıyor, dünyanın sonunu hazırlıyor diye onu zulümle, haksızlıkla mı suçlayalım?
Söz buraya gelmişken, Azrail bir melekse, nurdan yaratılmış bir varlıksa, görevini yapıyorsa, ona kızmak değil, onu suçlamak değil, onu sevmek, onunla dost olmak lazım.

Şuâlar’da bu konuya açıklık getirirken Bediüzzaman der ki:

“Bir gün bir duada, ‘Yâ Rabbi! Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin (insanların) şerlerinden muhafaza eyle!’ meâlindeki duayı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı ve tesellidâr (teselli veren) ve sevimli bir hâlet hissettim, Elhamdülillâh dedim, Azrail’i cidden sevmeye başladım.
Çünkü “İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyi olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim.”

Yani hiç kimseye emanet edemeyeceğimiz, teslim etmeye yanaşmadığımız ve devamlı üzerinde titrediğimiz ruhumuzu bir melek olan Hz. Azrail gibi Allah’ın çok emin ve güvenilir bir elçisinden başkasına teslim edemeyiz.

Ölüm vakti gelmediği, eceli sona ermediği için ölmeyenlerin “Azrail’i atlattı”, “çelme taktı”, “Azrail’i atlattı” gibi sözlerin hiçbir anlamı ve kıymeti yoktur. Bu sözler çok yanlış ve gereksiz bir sözdür.
Azrail’in gelip de geri döndüğü, üstlendiği görevi yapmadan çekip gittiği hiçbir zaman vaki değildir ve olmamıştır.
Allah’a en yakın ve Allah’ın birer elçisi olan peygamberlerde bile böyle bir istisna söz konusu değildir.
Peygamberimiz son anlarını yaşıyordu. Bu esnada Hz. Cebrail, Azrail ile birlikte geldi. Efendimizin halini hatırını sordu. Sonra da:

“Ölüm meleği içeri girmek için izninizi ister” dedi.
Peygamberimiz müsaade edince Azrail içeri girdi, Efendimizin önüne oturdu.
“Ey Allah’ın Resulü!” dedi, “Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım, istersen sana bırakacağım.”
Peygamberimiz, Hz. Cebrail’e baktı. O da:

“Ey Allah’ın Resulü, Mele-i Âlâ sizi beklemektedir” dedi.
Bunun üzerine Peygamberimiz:
“Yâ Azrail gel, görevini yerine getir” dedi ve ruhunu teslim etti.
Demek ki, Azrail görevi aldığı anda, karşısındaki Allah’ın en çok sevdiği ve en mükemmel insan olan Peygamberimiz bile olsa geri dönmüyor. Oysa Yüce Allah, kararı Peygamberimize bırakmıştı.

Peygamberler için böyle bir şey söz konusu değilse, başka birisi için olması mümkün mü?
Âyetin ifadesiyle, “Onların ecelleri geldiğinde, onu ne bir an geri bırakabilirler, ne de öne alabilirler.” (Nahl Suresi, 16:61)

Çünkü ölüm tesadüfe bağlı bir olay değil, kendiliğinden gerçekleşen bir mesele hiç değildir. Onun vaktini, zamanını doğrudan doğruya Allah belirler. Çünkü hayatı da O vermiştir, ölümü de O verecektir. Onun bir ismi “Hayy”dir, hayatı verendir. Bir ismi de “Mümît”, ölümü yaratandır.

Bu zamana kadar hiçbir kimse ölümden yakasını kurtaramamış, ölümden kaçamamış ve ölümü yenememiştir, dünyada alacağı nefesi tükenince o büyük hakikate teslim olmuştur.

Ayrıca ölüm bir yokluk, bir hiçlik, bir kayboluş değil ki, ondan korkalım ve ürkelim…
Her şeyden önce ölüm çok çirkin, çok kötü, çok korkunç ve dehşetli bir olay da değildir.
Ölüm, bir geçiştir, fani hayattan sonsuz hayata bir geçiş…

Sonsuz yaşamak isteyen herkesin aralaması gereken bir tül perdedir.
Yaratılışı gereği sonsuzluğu, ebediyeti ve ölümsüzlüğü isteyen her insanın içinde var olan bir olgudur.

Ama ölüm ne zaman, nerede, kaç yaşında? Bu konuda hiç kimsenin bilgisi yok. Böyle bir bilgi kimseye verilmemiş. Hâdise, ölümü yaratan tarafından gizli tutulmuştur.
Çünkü ölüm, her yaşta, her başta, her an ve her zaman yüz yüze gelebileceğimiz bir gerçektir. Hatta hayattan daha açık ve büyük bir gerçektir.
Cahit Sıtkı’nın dediği gibi,
“Kim bilir, nerede, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak/Taht misâli o mûsâlla taşında.”
Necip Fazıl da der ki:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Ölüm bir yok oluş, bir hiçlik, bir kayboluş, bir bitiş ve tükeniş değil. Bir daha dönmemek üzere ayrılık, hiçbir şekilde buluşmamak ve görüşmemek üzere bir gidiş ve çıkış hiç değildir.
Ölüm ötesine inanan bir insan için ölüm, yeni ve taze, bâki ve ebedi bir âleme varıştır.

 

“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,

 

 

Azrail’e ‘Hoş geldin’ diyebilmekte hüner.”

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın