Beton Zeki – Bir Adana Delaanlısı…Mehmet Özcan Yazdı

Beton Zeki – Bir Adana Delaanlısı…Mehmet Özcan Yazdı

Mehmet Özcan
Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı Teşvik Uzmanı

Yoksul ve de dul bir kadının oğluydu. Köyün dışında tek odalı, küçük hevkereli(1) kerpiçten bir ev ve her başı sıkıştığında satmaya kalkıştığı çelimsiz sarı inekten başka bir serveti yoktu.

Kaytan bıyıkları vardı. Elinden hiç düşürmediği siyah oltu tespihiyle, parmağında iri kaşlı altın yüzüğü vardı. Siyah şalvar üstüne giydiği beyaz mongol gömleğinin yaka cebinden, (içi boş olsa da) altmışlı yılların lüksü Yeni Harman sigara paketini eksik etmezdi.

Fındık burunlu, yumurta topuklu siyah kundurasının ökçesine basıp, sol omzunu da hafiften aşağı eğerek öyle heybetli yürürdü ki; Şimdiki Kasımpaşa! Külhanbeyi bile halt etmişti yanında…

-Emmoğlu niye sol tarafa yalpalayarak yürüyorsun dediğimde; “Emmoğlu dost var, düşman var… -Sol tarafında makine! (silah) var ki, onun ağırlığıyla sola devrik yürüyordur bu namussuz desinler diye”

Herhangi bir kavgasını, vukuatını gören, duyan olmadı ama kendi anlatımına göre kabadıyılıkta Asvalt Rıza, Garagatır Duran halt etmişti yanında… Ya kışın Köylü Memetağanın kahvesinde, ya da serin yaz gecelerinde, Akdeğirmen yolunda, sabaha yakın süren beton zeki mavralarının müdavimi idik. Necati Abi, Karakurt Yaşar, İmdat, Eyüp v.s… Kızıltahta Köyünün tüm gençleri saf olurduk çevresinde… İnanmasakta huşu içinde dinlerdik vaazlarını…Hep vurdulu kırdılı eski vukuatlarından bahsederdi. Kolundaki aşı izi, bacağında ki çizik, ya mermi ya da bıçak yarasıydı. Kavgalarında şahit gösterdikleri içinse;

“Allah rahmet eylesin yanımda falanca vardı” demeyi ihmal etmezdi…

Aç da olsa kuyruğu hep dikti: Aç kabadayıydı… Öğleye kadar evde yatar, ikindiye doğru köyün kahvehanesine salına salına gelirken de kürdanla dişini karıştırırdı.

-“Hayrola emmoğlu, gene kebap mı yedin de; eti dişinin kovuğunda kaldı?” dediğimde -“He valla gardaş… Millet öyle bilsin de çatlasınlar diye” derdi.

Şov yapmayı, gösterişi, düşman çatlatmayı çok severdi. Resmiyette köyün en yoksuluydu ama bonkörlükte hiçbir ağa oğlu onunla yarışamazdı. Pek çok köylü içtiği çayın parasını peşin ödeyemez yazdırırken, o bide üste bahşiş verirdi…Bazen de hızını alamaz tüm milletin hesabını öderdi…

Onsuz bir köy düğünü düşünülemezdi. Nerede bir davul zurna sesi var; Beton Zeki orada halay başıydı. Beyaz mendil elinde, döne döne, beyaz dişlerini göstere göstere, dilinde müziğin ritmine uygun ıs…ıs’ları ve de yere diz vuruşları… Lorkeyi, Adana üçayağını ve tüm halayları ondan daha iyi çeken bir halaybaşı yoktu Çukurova toprağında.

Belindeki çifte silahıyla en çok mermiyi o sıkar, oynayanlara en büyük paraları tomar tomar o saçardı. (Tabi sıktığı mermilerin de, saçtığı paraların da misliyle kendine geri döndüğünü, davulcuyla ortak olduğunu çok sonraları öğrendim). Kaşla göz arasında en az üç köylü kızla rabıta kurardı. O kızlarla mektuplaşmasında da iş hep bana düşerdi. Birini ötekinden ayırt etmez hepiciğine de aynı frekansta aşık olurdu Beton Zeki.

Ceyhan ırmağı çağıl çağıl akarken, heybetli Akdeğirmen’in gölgesinde oturur, Beton Zeki’nin aşkını anlatan mektupları ben yazardım Mine’ye, Emine’ye.

Beton Zekiye askerlikte de çok iyilik yapmıştım; El üstünde tutmuşlar komutanları Beton Zekiyi. Bazen Fatoş, bazen Ebru vs. takma isimli güya Beton Zeki’ye aşık hayali genç kızların adını kullanarak yazdığım duygusal mektuplarla… Bazen de; Ağaların zulmüne uğrayıp hakkı hukuku gasp edilen yoksul köylünün, Beton Zekiden yardım isteyen yakarışlarını dile getiren mektuplarımla… Onları okuyan komutanların üzerinde öyle bir Külhanbeyi intibaı yaratmışım ki; Beton Zeki özel izinle köye geldi. Boynuma sarılıp beni öptü. Komutanları tüm taburu toplayıp “İçinizde Çukurova’nın nam sahibi bir kabadayısı var. Lütfen bu arkadaşınıza dikkatli davranın, onun itibarını bozmayın.” diye tüm kıdemli çavuşları tembihlemişler…

… İşi gücü yoktu ama her hafta birkaç kez köyden şehre gidip gelmeyi alışkanlık haline getirmişti. Bunu da büyük adamlığın gerekliliğinden sayardı. Bu geliş gidişlerinde zinhar köy otobüsüne binmez, taksiyi tercih ederdi. Hem de otobüsle aynı saatlerde..şoförün ücretini de çok önceden verip köye geldiğinde şoförün kendine temenna (selam) durup kapı açmasından (bunu da köylülerin görmesinden) büyük zevk alırdı.

Köye böyle havalı gelmeyi bana da önerirdi; “-Zaten Adanaya fabrikaları denetlemeye geliyorsun.. Patronlardan emaneten bir Mercedes al, ikindiye doğru köye gel, köylüler o saatte kahvehane önünde oturup seyir halinde olurlar. Sen şoförü tembihle, aniden frene bassın. Çıkan toz bulutları köylünün üstünü kaplasın. Sen sakın arabadan inme, sadece camdan köylüleri elle selamla. Sana tezahürat yapıp, illaki çay içmeye buyur etseler de sakın inme! “Karataş’a gidiyorum; Kaymakam bey ve belediye başkanıyla toplantım var” diyip tekrar gaza bastır. Bu sefer hem toz, hem egzoz dumanı savur bunlara! O zaman kıymetli olursun” derdi.. Ben itiraz edince de, hep kızardı; “Emmioğlu senden siyasetçi olmaz. Duyduğuma göre sen her yanına gelenle ilgileniyormuşsun, Başbakanlıktaki odan, evin Adana dan gelenlerle dolup taşıyormuş. Herkesin önüne düşüp tek tek sorunlarıyla ilgileniyormuşsun, böyle yaparsan kıymetin bilinmez, bu millet kolay ulaştığı, zahmetsiz hizmet aldığı eşeğe değil, zor olan, ulaşamadığı gökteki turna kuşuna değer verir.

Ben cahilin tekiyim, ilimden irfandan anlamam ama halaydan, halk türkülerinden iyi anlarım. Bizim milletin karakteri türkülerinde, folklorunda gizlidir; Sevip benimsediği hayvanlara türkülerinde yer vererek ya da resmini halısına, klimine işleyerek teşekkür eder. Binlerce halk türküsü var; bize kolay hizmet veren eşek üzerine söylenmiş ne bir türkü var, ne de halı kilim deseni ama gökteki turna kuşu üzerine söylenmiş yüzlercesi var. Neden? Çünkü eşek yakın, turna uzak. Eşek gerçek, turna hayal. Eşek kolay, turna zor!

Sen de kolay olma zor ol.. Sana gelen insanlara “İMF ile toplantım var, Japonyadan heyet geldi de. Randevusuz gelenler tekrar Adanaya gidip bir daha Ankaraya gelsinler. Otobüste gö…’lerinin çanağı kırılsın!” derdi.

Tembeldi… Ömrü boyunca hiç çalışmadı. Hiç üretmedi…Hep yedi, içti, eğlendi…Kendine sorarsan çok muazzam işi ve geliri olduğunu; Yerken, içerken, oynarken bile para kazandığını, Karataş ovasında çalışan ve üreten herkesin kazancına ortak olduğunu ısrarla söyler ve buna da bıyık altından gülerdi.



Yoksulluğuna ve tembelliğine rağmen Karataş ovasının en varlıklı ağalarının bile gıptayla baktığı şatafatlı bir hayat yaşadı Beton Zeki…

Hep merak etmişimdir, bu çeşmenin suyu nereden geliyor diye. Köy düğünlerinde davulcuya giden bahşişlere ortak olduğunu biliyordum ama ovanın varlıklı ama utangaç ağalarının bar-pavyon kaçamaklarında Beton Zekiden aldıkları rehberlik hizmeti karşılığında ödedikleri kabarık hesaplardan yarısının Beton Zekiye gittiğini çok sonradan öğrendim.. Helal olsun Beton Zeki’ye… Nur içinde yatsın!

(1) Evin önündeki sebze bahçesi

Kaynak: Çukurovalılar Derneği

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın