Dar alanda uzun hesaplaşmalar

Dar alanda uzun hesaplaşmalar

“Bir sene sonra öğretmen olacağım, inşallah.” diye müjdeliyor varlığını zamane. Ama “ama”sı var Erva’nın, “Sizin gibi rahat bakamıyorum hayata.” diyor. Sonra, iki büyük soruyu yuvarlıyor kalbimin eteklerine.

“Demişsiniz ki ‘O kadar da karışık değil işler sevgili zamane…’ Hayır, Senai Abi, işler çok karışık! Çünkü dediğiniz gibi bir tarafa elimde olanları koydum, yani sahip olduklarımı. Diğer tarafa elimde olmayanları, yani sahip olamadıklarımı. Ama aklıma bir soru takıldı: “Ya sahip olmak isteyip de sahip olamadıklarımı nereye koyacağım?”

Zor bir soru bu! Hazır bir cevabım da yok.

Zaten bu soruya hazır cevabı olanlardan olmamaya ve onlardan uzak durmaya çağırıyorum seni. Bu evrensel bir sorudur ve bütün evrensel soruların cevabı yereldir. Sözgelimi, “Annem beni anlamıyor” diye yakınan bir delikanlı/genç kız evrensel bir sorunu dillendirir. Bu sorunun cevabı ise yereldir. Çözümü annelerin ve delikanlı/genç kızların sayısı kadar değişkendir. Senin sorun da böyle.

Ancak evrensel bir cevap bulamadığım bu soruyu duymaktan yine de mutlu olduğumu bilmeni isterim. Çünkü, sana bir iyilik yaptığımı fark ettim. Nasıl mı? İçinde kıvranıp duran, adını koyamadığın, bir türlü kuyruğunu yakalayamadığın kedi gibi kovaladığın o soruyu çıkarıp avuçlarına koyabilmişsin, bak! Bu sorunun kendisini bulmak, sorunun yanıtını bulmaktan zordur. Karın ağrılarının çoğu, can sıkıntılarının hemen hepsi bu soruyu soramamaktan kaynaklanıyor. Sevdiğim bir dua vardır: “Allah’ım, bana yapabileceklerimi yapacak cesaret ver; yapamayacaklarımı kabullenecek sabır ver…” Yani, cesaretini yapabileceklerinin önüne koyacaksın, itebildiğin kadar iteceksin onları. Sabrını ise yapamayacaklarının gölgesinde bekleteceksin; duracaksın orada. Peki ya cesaretini yapamayacaklarının önünde boş yere tüketmişsen? Peki ya cesaretini yapamayacaklarının önünde tükettiğin için yapabileceklerini de yerinden kıpırdatamaz bir korkaklığa bürünmüşsen? Bu yüzden bir şey daha isteriz Rabb’imizden: “Bana yapabileceklerim ile yapamayacaklarımı birbirinden ayıracak bilgelik de ver!”




“Elinle hayatı ikiye böl…” derken, “yapabileceklerin ile yapamayacaklarını birbirinden ayır!” demek istiyorum sana. Sahip olamayacaklarının ardı sıra koşturman seni ne kadar yorarsa, sahip olduklarının tadına varamaman da o kadar mutsuzluk verir sana. Bu ikisini birbirinden ayırabildiğinde rahatlarsın.

Sözüm ona sana mutluluk sunma makamında duranlar, eline ihtiyacın olan şeyleri koyuyor değiller. Aksine elini sürekli boş bırakacak, elini dilenci gibi açık tutacak şehvet ve hevesler sunuyorlar sana. Sahip olmak istediklerini çoğaltıyorlar; sahip olduğunda hissedeceğin doymuşluk duygusunu köreltiyorlar, azaltıyorlar, yok ediyorlar. Böylece, seni bir ömür boyu sahip olmak istediklerinin peşine düşürüyorlar. Bir işi başardığında yeni bir başarı yokuşunun dibinde buluyorsun kendini. Hep zirvenin dibinde bekliyorsun. Cesaretini, ümidini, huzurunu, mutluluğunu harcayan, tüketen, yağmalayan derin bir uçurumun dibinde çırpınıp duruyorsun.

Yine soruyor zamane: “Elimle ikiye bölemiyorum her sahneyi, her zamanı. Çünkü benim hayat sahnemde rol almak isteyen bir sürü insan var. Bu durumda bana sadece kendi oyunumu uzaktan izlemek kalıyor. Bu o kadar acı ki. Çünkü istedikleri gibi oynuyorlar rollerini. ‘Ama bu benim hayatım’ diyemiyorum. Bırakayım da senaryoyu da onlar yazsınlar, başrolde de onlar mı oynasınlar acaba? Ben izlemeye devam mı edeyim?”

Haklısın. Bazen yılları ve yolları başkalarının plağını çalmakla geçiririz. Onlara göre biz şeffaf bir elbise gibiyiz. İzin versek, bizi üzerlerine giyinip bedenimizin içinde kendi ruhlarını koşturacaklar. Hayatta, kendimiz olduğumuz yerler pek az ve pek dar. Ama elimizden gelmeyenler için hayıflanmakla o kadar daraltıyoruz ki varlığımızı, elimizden gelenleri yapmaya sıra geldiğinde mecalimiz kalmıyor. Elimizden gelenleri yaptıkça, elimizden gelmeyenleri elimizden gelenler tarafına alabiliriz. Ama elimizden gelmeyenler için ağlayıp sızladıkça, elimizden gelenler de elimizden gidecek. Hafif hafif zorla kozanın duvarlarını; imkansızı mümkün, mümkünün kolay, kolayın da zarif ve zevkli hale gelebildiğini göreceksin.

Haklı mıyım?

Senai Demirci
www.senaidemirci.net

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN