DOLAR 15,5402 0.39%
EURO 16,2317 0.67%
ALTIN 906,270,51
BITCOIN 454910-2,82%
Adana
24°

AZ BULUTLU

20:21

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Darwin ve Evrim Teorisi

Darwin ve Evrim Teorisi

ABONE OL
18 Aralık 2014 07:56
Darwin ve Evrim Teorisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Darwin ve Evrim Teorisi

Sual: Evrim teorisi hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP

Darwin, materyalistlerin iddia ettiği gibi, insanların maymundan

türediğini veya bir hayvandan başka bir hayvan geleceğini

söylememiştir. Darwin böyle bir şey söylese bile bu sözün ilmi bir

kıymeti olmaz.

İnsan ile hayvanlar arasındaki en büyük fark, insanın ruhudur.

İnsanlarda ruh vardır. İnsanlık şerefi bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh,

ilk olarak Hazret-i Âdem’e verildi. İnsanlara mahsus olan bu ruh

hayvanlarda yoktur. Maddecilerin bu ruhtan haberleri olmadığı için,

insanı maymuna yakın sananları çıkıyor. İlk insanların şekli, yapısı,

maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü ruhu vardır. Maymun

ise hayvandır, insana mahsus olan ruhtan ve bu ruhun sağladığı

üstünlüklerden mahrumdur. İnsan ile hayvan, tamamen ayrıdır.

Aralarında, hiçbir zaman bir geçit olamaz.

Darwin’i kullandılar

Materyalistler, fen adamı rolüne girip, (İnsanların maymundan

türediğini Darwin söyledi) diyorlar. Halbuki Darwin böyle bir şey

söylemedi. Canlılar arasında hayat mücadelesini anlattı. (Türlerin

Kökeni) ismindeki kitabında, canlıların çevreye uyduklarını, bunun

için, ufak değişikliklere uğradıklarını yazdı. (Bir tür, başka türe

döner) demedi. İngiliz İlim Birliğinin 1980’de Salford’daki

toplantısında konuşan Prof. John Durant diyor ki:

(Darwin’in insanın kökeni ile ilgili görüşleri, modern bir efsane

olup çıktı. Bu efsane, ilmi ve sosyal gelişmemize zarardan başka bir

şey vermedi. Evrim masalları, ilmi araştırmaları tahrip etti. Şimdi

Darwin’in teorisi dikiş yerlerinden patlamış, geriye perişan ve bozuk

bir düşünce yığını bırakmıştır.)

Evrimcilere göre, Neandertalar, ilk insandır, önce dört ayak

üzerinde yürümüş, daha sonra da bugünkü hâle gelmiştir. Bu kadar

ilkel olan bir mahlûkun bugünkü mükemmelliğe ulaşması mümkün

değildir. Bütün din kitapları, ilk insanın homo sapien [iki ayak

üzerinde yürüyen ve düşünebilen bir mahlûk] olduğunu

bildirmektedir. Dört ayakla yürüyen hayvanın bugünkü insana

dönüşebileceğini hiç kimse iddia etmemiştir. Paleontoloji

mütehassısları, bir canlının başka türe dönmediğini, canlılardaki

değişmelerin, kendi türleri arasında olduğunu bildirirler.

Bütün din kitapları, ilk insan olan Hazret-i Âdem’in, buğday

ektiğini, ev yaptığını ve kendisine on forma kitap verildiğini

bildirmektedir. Görüldüğü gibi ilk insanın, dünyanın oldukça tekamül

ettiği bir zamanda yaratılmış olduğu, dört ayağı üzerinde yürüyen,

mağaralarda yaşayan mahlûklarla hiçbir ilgisinin olmadığı apaçıktır.

[Zaten bütün din kitapları, Hazret-i Âdem’in, Hazret-i Havva ile

Cennette yaşadığını, sonra dünyaya indirildiklerini bildirmektedir.

Cennetten gelenlerin başka ilkel mahlûklarla ne alakası olabilir?]

Üçüncü zaman sonunda yaşayan “Antropoit” dedikleri maymun

iskeleti bulununca, evrimciler tarafından, (İnsanın ceddi olan

maymunun kemiği bulundu. İnsanın maymundan geldiği kesinleşti)

gibi yalanlar yazılıp, hayali resimler yapıldı.

1912’de İngiltere’de C. Dawson bir fosil bulduğunu söyledi.

Sonradan (Piltdown adamı) denilen bu fosil, maymunla insan

arasında bulunan fosiller içinde en güvenilir olarak meşhur oldu. Bu

fosilin kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun

çene kemiğine benziyordu. Böylece ilk insanın maymun insan arası

bir mahlûk olduğu yazılıp çizildi. Din ile alay edildi. Bu fosilin şüpheli

taraflarının bulunduğunu, bu bakımdan yeniden incelenmesini

isteyen bilim adamlarına izin verilmedi. Ama son yıllarda bir Alman

heyeti, bu fosili inceler, şüpheli yerler bulur. Neticede Dawson’un,

hile yaparak, insan kafatasına maymunun çene kemiğini

yerleştirdiği, çeneye de insan dişlerini koyduğu açığa çıktı.

1922’de Pliosen devrine ait bir azı dişi bulundu. Hemen

evrimciler, bunun ilkel bir insan olduğunu söylediler. Bir azı dişinden

esinlenerek, (Nebraska adamı eşiyle beraber) diye hayali resimler

çizdiler. Amerika ve İngiliz basınında günlerce makaleler yazıldı.

Neticede bu dişin, bir domuza ait olduğu tespit edildi.

Yarım kafatası, uyluk kemiği ile üç azı dişi ayrı ayrı yerlerde

bulunmuş, bunların hepsi bir kafa kabul edilmiş ve adına Java

adamı denilmiştir. Prof. Gish bu hususta diyor ki:

(Java adamı denilen varlık bir maymundur. Maymun kafatası ile

insan uyluğu birleştirilmiş, adına Java adamı denilmiştir.)

Bu kemikleri bulan ve Java adamı adını veren Mr. Dubois,

ölmeden önce, gerçeği itiraf etmiştir. (Java adamı dediğim kemikler,

gerçekte bir gibbon maymunudur) demiştir.

Madem böyle şu adam, bu adam yaşamış da, niye bir tane de,

binlerce değildir? Bu husus da bunların uydurma olduğunun başka

bir delilidir.

Evrimciler ne kadar uğraşırsa uğraşsın güneş balçıkla

sıvanmaz. Maymundan geldiğini söyleyenler olduğu gibi, ayıdan

geldiklerini söyleyenleri de vardır. Bir İtalyan profesörü, insanın

maymundan değil, ayıdan geldiğine dair üç delil ortaya atmıştır:

1- Ayı, yavrusunu döverken insan gibi tokatlar, maymun ise

ısırır.

2- Ayı, dişisi ile, yavrularının görmediği bir yerde çiftleşir.

Halbuki maymunda böyle bir şey yoktur. Yavrularının yanında da

çiftleşir.

3- Oyuncak dükkânına giden bebekler, ayı oyuncaklarını tercih

ederler. Bu deliller insanların ayıdan geldiğini gösterir.

Maymun teorisi gibi ayı teorisi de, ilim adına uydurulmuş bir

rezalettir.

Evrim ve tesadüfler

Prof. Dr. Cevat Babuna konuşmasına şöyle devam etti:

İnançsız evrimcilere göre, bir organizma veya bunun temsilcisi

olan hücreler, bir işi yapa yapa öğrenirler ve sonunda ona göre

uyum sağlarlar. Mesela zürafanın boynu yüksek dallardan gıda

temin etmeye çalışa çalışa uzamıştır. Parmaklarımız sert cisimlere

vura vura koruyucu olan tırnağı geliştirmiştir. Türler ve hücreler

arasında bir hayat savaşı vardır. Bu savaşta kuvvetli olan zayıfı

tasfiye eder.

Sadece hayatın başlama noktası, bütün bu iddiaların ne kadar

geçersiz ve saçma olduğunu ortaya koymaktadır.

Dünya kurulalı beri hiçbir sperma hücresi, dölleme görevini

yaptıktan sonra tekrar geri dönmek ve ana hücrelerine yaptığı işler

hakkında bilgi vermek imkânını bulamamıştır.

Mademki, sperma ana hücresinin ve spermanın, kendisini ne

gibi görevler beklediğini önceden bilmesine imkân yoktur. O zaman

kendisine özel yapıyı veren ve bir sürü tedbirler aldıran nedir?

Spermanın başına koruyucu zırhı yerleştiren, birtakım hücreleri

yok edecek eritici silahları taşıtan hangi kuvvettir?

Bilim dünyasının bile ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında

öğrenebildiği insan hücresinin kromozom sayısının 46 olduğunu

sperma nereden biliyor?

46’dan daha fazla kromozomlu bir insanın sakat olacağını, hatta

öleceğini ve bu sebepten kromozom sayısını yarıya indirmesi

gerektiğini nasıl öğrenmiştir? Yola çıkmadan önce görevinin başka

bir hücreyle birleşmek olduğunu da bilmeden, üstelik bu işlemi 20.

asırda değil, onbinlerce yıldan beri kusursuz olarak yerine

getirmektedir.

Bu bilgileri ne kendisini yapan ana hücreden, ne de dünyadaki

antropologlardan veya jinekolog doktorlardan alması mümkün

değildir. O halde bu tedbirler ve ince mühendislik hesapları hangi

kuvvetin eseridir?

Kromozomlarını indirgeyen sperma hücresi, taşıdığı yüzbinlerce

genin kontrolünü hangi bilgisayarlarla yapmakta ve bunların yeterli

olmadığını görerek yarıştan niçin çekilmektedir?

Çocuğun cinsiyetini verecek kromozomlar X ve Y harfleriyle

adlandırılır. Yumurtacıkta daima X kromozomu vardır. Sperma ise

yarısı X, yarısı Y kromozomlarından oluşan bir kombinasyona

sahiptir. Yumurtacık, X kromozomu taşıyan bir sperma tarafından

döllenirse, döllenmiş hücrede XX kromozomları olur ve çocuk dişi

olur. Y kromozomu taşıyan bir sperma döllerse, çocuk XY

kromozomlu olur, yani erkek olur. Buradan da anlaşılabileceği gibi,

cinsiyeti tayin edecek spermadır, yani babadır.

Bu bilgilere göre, doğacak çocukların % 50’sinin erkek ve %

50’sinin kız olması gerekir. Hâlbuki gerçekte bu böyle olmamaktadır.

Normal hayatta dış şartlara kadınlar erkeklere göre daha

dayanıklıdır. Mesela düşük kilolu bebeklerin kuvözlerde erkek

çocukların yaşama şansı, kız çocuklara oranla daha azdır.

Aynı şekilde büyüklerde de, çeşitli sebeplerle erkekler

kadınlardan daha çok ölmektedir. Harpler, trafik kazaları vs. ele

alındığında, dünya üzerindeki erkek sayısının gittikçe azalan bir

çizgi izlemesi gerekirdi.

Bu şekilde, sonunda sadece kadınlardan ibaret bir dünya ortaya

çıkardı. Hâlbuki herkes biliyor ki, dünyada kadın erkek sayısında

belirli bir denge vardır ve bu denge değişmemektedir.

Bütün bunlara rağmen, aklı başında olmak kaydıyla, her şeyin

tesadüfen meydana geldiğini söyleyebilecek bir kişi çıkabilir mi?

Evrim ideolojisi

Bilim Araştırma Vakfı’nın davetlisi olarak ülkemize gelen

Paleontolog Prof. Dr. Duane Gish, konferansta özetle dedi ki:

Canlıların kökenini araştırmak için başvurulabilecek en somut

deliller, fosil kayıtlarıdır. Yani yaratılış veya evrimden, hangisinin

doğru olduğunu saptayabilmek için, fosil kayıtlarının, hangisini

desteklediğini incelemek gereklidir. Evrimciler, “Tesadüflerle,

ilkelden gelişmişe doğru bir ilerleme kaydederek bugüne gelindi”

diyorlar. Evrim gerçek olsaydı, evrimcilerin iddia ettikleri yüz

milyonlarca yıl boyunca gerçekleşen evrim sürecinde, yüz

milyonlarca canlı, kendinden önceki bir türden bir sonraki türe doğru

gelişecekti. Bu ise, kaçınılmaz olarak yüz milyonlarca “ara-geçiş

formu”nun varlığını gerektirirdi. Oysa böyle bir durum söz konusu

değildir.

Fosil kayıtlarının evrimi desteklemediği ortadadır. Kediler hep

kedi, maymunlar hep maymun ve insanlar hep insan kalmışlardır.

Evrimciler çarpık değerlendirmeler yapıyor. Kendi teorilerine

uydurmaya çalıştıkları zamanlama metotlarını sık sık değiştirerek,

yeni ortaya çıkan bilgilerin ışığında evrimi geçerli kılmaya

çalışıyorlarsa da, bu çabaların faydasız olduğunu da biliyorlar.

Başlangıçta umduğu fosillerin bir türlü bulunamadığı görülünce,

fosil kayıtları ve teorisinin birbirleriyle tutarsızlığını açıklamak için,

Darwin’in bulduğu çözüm, yani fosil kayıtlarının çok eksik olduğu

iddiası ileri sürüldü. Oysa şu anda Darwin’in döneminden beri 120

yıl geçti ve fosil kayıtları çok miktarda arttı. Bugün 250 bin farklı

türün fosili mevcut. Ancak durum başlangıçtan farklı değil. Hâlâ

Darwin’in bulunmasını umduğu fosillerden iz yoktur.

Karmaşık canlıların gelişmeleri için gereken milyonlarca yılda

bırakmaları gereken fosillerin hiçbirinin mevcut olmayışı, bu teoriyi

herhangi bir dayanaktan yoksun bırakır. Bu karmaşık canlıların

birdenbire ve evrim açısından “dramatik” biçimde ortaya çıkışlarını

açıklamak amacıyla girişilen jeolojik, iklimsel, atmosferik ve

kimyasal çabaların hepsi çökmüştür. Bu kadar şüphe götürmez

delillere rağmen, eğer bir kimse bu karmaşık canlıların hiçbir iz

bırakmadan evrimleştiğine inandığını söylerse, elbette bu modern

bilime zıttır. Bu kişi, evrime, bilimsel gerçekler ışığında değil,

bilimsel gerçeklere rağmen inandığını kabul ediyor demektir.

Nitekim evrimi savunan çevrelerin, içinde bulunduğu durum da

budur. Bu ise, evrimi bilimsellikten uzaklaştırarak bir ideoloji haline

sokmuştur.

Evrimciler insanın maymundan evrimleştiği düşüncesinde idiler.

Ancak bu evrim süreci ve fosil kayıtları da yine en çok evrimciler

tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Evrimcilerin, “Maymunla insan

arası” olarak açıkladıkları Australapithecus aferensis, insan gibi iki

ayağı üzerinde yürümüyordu. Bazı hareketler [mesela bir daldan

meyve koparmak] için kısa süreli olarak dikilmesi, onun insan

olduğu anlamına gelmiyordu. Günümüz paleontoloji araştırmaları

ise, bunun artık soyu tükenmiş bir maymun cinsi olduğunu

söylüyorlar.

Eugene Dubois, insanın maymundan evrimleşerek geldiğini

söylemişti. 1891’de önce bir kafatası ve bundan 15 m. uzakta bir

uyluk kemiği buldu. Ardından buluntulara 3 adet diş eklendi. Dubois

bunların tek bir canlıya ait olduğunu iddia etmekle kalmadı, 900 cc

olarak hesapladığı kafatasından hareketle ilkel bir maymun ve uyluk

kemiğinden hareketle de dik yürüyen bir insan türü olduğunu ortaya

attı. Buna Homo erectus [Dik yürüyen maymun] adını verdi. Bu

yanlış iddia, evrimcilerce sevinçle karşılandı.

Ne var ki, Dubois bile, bir süre sonra kendisinin de ikna

olmadığını ve bunun bir maymuna ait olduğunu düşündüğünü itiraf

etti. Birçok bilim adamı da bunun Pithecantropus türü bir maymuna

ait bir kafatası olduğu konusunda birleştiler.

İkinci örnek Pekin Adamı da bundan farklı değildir. Evrimciler

hiçbir tutarlı iddia ortaya koyamadılar, iddialarını destekleyen hiçbir

fosil kaydı bulunamadı ve evrimin, bilimsellikten uzak “İdeolojik bir

çalışma” olduğu anlaşılmış oldu.

Evrim efsaneye dayanır

Bilim Araştırma Vakfı’nın düzenlediği, yerli yabancı ilim

adamlarının katıldığı konferansta konuşan Amerikalı biyolog Prof.

Dr. Kenneth Cumming dedi ki:

Evrim efsaneye dayanır. Şöyle ki, Enuma Elish destanı Yunan

filozoflarını çok etkiledi. Thales, Aristo ve Platon felsefi teorilerini

Sümerler’in destanından esinlenerek oluşturmuşlardı. Yunan

filozoflarının doktrinleri ise Lamarck’a kadar uzandı. Lamarck ilk

defa, canlıların basitten mükemmele doğru değiştiğini söyleyerek

konuyu güncelleştirdi. Lamarck, bugünkü zürafaların geçmişte

boynunun kısa olduğunu, ancak ağaçların yüksek dallarına

uzandıkça boyunlarının da uzadığını iddia etmişti. Genetik

biliminden habersizdi. Bugün böyle bir gelişimin, biyolojik olarak

imkânsızlığı ispat edilmiştir. Lamarck’tan sonra, bu safsatayı Darwin

tekrar gündeme getirdi.

Darwin’in fikirleri, temel olarak gözlemlere ve doğal seleksiyon,

ayıklama adını verdiği bir mekanizmaya dayanır. Buna göre bütün

canlılar, ortak bir ataya sahiptir ve türler bu ortak atadan zamanla,

yavaş yavaş çeşitlenerek ortaya çıkmıştır.

Darwin’in zamanında genetik ve mikrobiyoloji gibi hücre ve

üreme konularına bilimsel açıklamalar getiren bilimler mevcut

değildi. Bunun için iddialarına karşı, kesin bir şey söylenemiyordu.

Bu bilimlerin ortaya çıkması, Darwin’in teorisini temellerinden sarstı.

Bu durumda evrimciler de yeni yollar aramak durumunda kaldılar ve

teoriye mutasyon mekanizması eklendi.

Bu iddiaya göre, mutasyonlar, yani canlının genetik şifresi

DNA’da meydana gelen hasar, bozulma ve kopmalar neticesinde

yeni canlılar oluşuyordu ve doğal seleksiyon bunları ayıklayarak

güçlülerin hayatta kalmalarını sağlıyordu.

Oysa bu durum teoriyi kendi içinde bile çelişkili hale getirmişti.

Çünkü mutasyonlar canlıya zarar verip yaşama şansını azaltıyordu.

Zaten çok nadiren meydana gelen bir mutasyon, üstelik de

kazanılan özelliğin bir sonraki nesle aktarılabilmesi için ancak üreme

hücrelerinde olması gerekirken, canlıya büyük zarar veriyordu. Tek

bir faydalı mutasyonu tanımlamak bile çok zorken, türü

değiştirebilecek bir mutasyonlar zincirini düşünmek imkânsızdı.

1953’de Miller bir deney gerçekleştirdi. Evrimcilerin

iddialarındaki doğal seleksiyon mekanizmasının tek bir örneğinin

bile mevcut olmadığını, çeşitli sebeplerden dolayı hayvan

toplulukları sayılarında değişme yaşandığını, ancak hiçbir zaman bir

kedinin köpeğe, bir çamın meşeye dönüşmediğini ispat etti.

Moleküler düzeyindeki incelemelerinde, aminoasitlerin yapılarının

evrimle açıklanamayacağı görüldü.

Bütün canlılarda, rastgele değil, çok muntazam bir dizayn

vardır. Buna göre canlı organizmalar, bir makinenin parçaları gibi

yüzlerce, binlerce parçanın, daha doğrusu sistemin birlikte

çalışmasıyla hayatlarını devam ettirmektedirler.

Bu çok sayıdaki parçanın herbiri birbiri ile mükemmel bir uyum

içinde çalışmaktadır. Mesela vücudun savunma sistemleri,

organizmanın korunması için antikor oluşumu, hücre temizliği ve

iltihabi reaksiyon gibi karmaşık metotlar kullanırlar. Yara tamiri, kan

pıhtılaşması gibi birçok döngü reaksiyonları meydana getirirler.

Olayların kendine has oluşları ve kontrolün oluşumu üst düzey bir

dizayna işaret etmektedir. Böyle üstün bir dizayn tesadüfler sonucu

ve rastgele oluşmuş olamaz. Bu, bir sisteme ait olan ve birbiriyle

uyumlu bütün parçaların, ancak o sistemi bütünüyle tanıyan bir

Yaratıcı tarafından ortaya çıkarılmış olduğunu açık bir şekilde

göstermektedir. Bu parçaların her birinin yapısı, iç mekanizması ve

işleyişindeki harikalık da o yaratıcının varlığına birer delildir.

[Kur’an-ı kerimde ilk insanın topraktan, neslinin ise nutfeden

yaratıldığı bildiriliyor. İlim ilerledikçe Kur’an-ı kerimin bildirdiği bu

gerçek daha iyi anlaşılıyor.]

Evrim ve yaratılış

Bilim Araştırma Vakfı yöneticileri, bir dergideki solcu bir yazara

verdikleri cevabı, basına da dağıtmışlar. Bu uzun mesajda özetle [ve

kısa ilavelerle] deniyor ki:

Dergideki yazıda, “Evrim teorisi çürütülmeye çalışılmaktadır”

denmiştir. Hâlbuki bahsedilen konferanslarda, Evrim teorisi

çürütülmeye çalışılmamış, çürütülmüştür. Evrim teorisi ele alınmış,

ateist ideolojilerin ürünü olan bu dogmanın mesnetsizliği, bizzat

bilim yoluyla ortaya konarak, teorinin çöpe atılması sağlanmıştır.

Ayrıca Marksist felsefeyi savunanların yaratılış gerçeği karşısında

ileri sürdükleri teori, her açıdan geçersiz kalmış ve savunucuları

büyük bir hezimete uğramıştır.

Yazıda, “Evrim teorisi dinin en zayıf noktasıdır” deniyor. Evrim

teorisi dinin değil, materyalist felsefenin en zayıf noktasıdır. Çünkü

başta K. Marx ve F. Engels olmak üzere materyalist felsefenin ileri

gelen fikir babalarınca defalarca ifade edildiği gibi, Evrim teorisi,

materyalist felsefenin temel dayanağını teşkil etmektedir. Nitekim K.

Marx, Evrim teorisini ortaya atan Darwin’in kitabı için, “Bizim

görüşlerimizin doğal tarihi temelini içeren kitap budur” demiştir.

Evrim teorisi, materyalist felsefenin temeli olduğu için, bu

teorinin mesnetsizliğini ortaya koyan her bulgu, materyalist

felsefenin ve onunla bağlantılı bütün ideolojilerin de mesnetsizliğini

ortaya çıkarmaktır. İşte yazarın saldırgan bir tutum sergilemesinin

ardında yatan asıl sebep budur.

Dergi, “İnsanlar, yaratılış için tanrısal bir masal uydurmuşlar.

Kutsal kitaplar, bütün canlıların Hazret-i Âdem’den yaratıldığını

söyler” derken, dergi, bütün canlıların değil, insanların türemesini

kastetmiş olmalıdır. Çünkü bilindiği gibi, Kur’an-ı kerimde Hazret-i

Âdem’in ilk canlı olduğu ve mikroorganizmalardan memelilere kadar

bütün canlıların Hazret-i Âdem’den türediği gibi bir açıklama mevcut

değildir. Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Âdem’in ilk insan olduğu ve insan

neslinin Hazret-i Âdem’den türediği belirtilmektedir.

Yazar, “Doğal Seçme Yasası ile din asla bağdaşmaz” diyor.

Yazar dini bilmediği gibi, Evrim teorisini ve bilimi de bilmiyor. Çünkü

Doğal Seçme Yasası diye bir şey yoktur. Doğal seçme [seleksiyon]

ise, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir kelime oyunundan ibarettir.

Yazar, “İnsanlar tercihlerini ya inançtan, ya bilimden yana

yapacaklardır” diyor. Eğer, “İnanç”tan kastettiği “Yaratılış inancı” ise,

iddiası gerçek dışıdır. Yaratılış ile bilim arasında hiçbir aykırılık

mevcut değildir. Bilimsel gerçekler, yaratılışın doğruluğunu ortaya

koymaktadır. Eğer “İnanç”tan kastettiği, Evrim teorisine olan körü

körüne bağlılık ise, yalnız bu tespiti doğrudur. Bilim başka şey,

Evrim teorisi başka şeydir. İnsanlar tercihlerini ya bilimden, ya Evrim

teorisinden yana yapacaklardır. Hem bilim, hem Evrim teorisi

savunulamaz.

Yazar, “Yaratılışa inananlar Evrim teorisini çürütseler bile, yine

de bu, insanları yaratılış masalına inandırmaya yetmez” diyor.

Birincisi, yaratılış masal değil gerçektir. Esas masal olan, çeşitli

türlerde atomların uzun bir zaman içerisinde, tesadüfler sonucu bir

araya gelerek, elektron mikroskobu yapıp, kendi vücudunun hücre

yapısını inceleyen bilim adamlarına dönüştüğünü iddia eden Evrim

teorisidir.

İkincisi, Evrim teorisinin yanlışlığı, elbette ki, yaratılışı ispatlayan

delillerden biridir. Canlıların tesadüfle oluşmasının imkânsızlığı,

şuurun varlığı, bu da yaratıcının varlığını ispatlamaktadır. Başka bir

deyişle, yaratılış, hem bilimsel verilerin yaratılışı doğrulamasıyla,

hem de yaratılış dışındaki alternatiflerin imkânsızlığıyla kesinlik

kazanmaktadır. Yazar, “Din ile bilim hiçbir zaman birbirleriyle

uyuşmaz” diyor. Demek ki yazar, Evrim teorisini ilim ile karıştırıyor.


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.