Kozan'ımızın düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yılı kutlu olsun!

Doksanlar…Yaşamımızdaki Noksanlar…

Doksanlar…Yaşamımızdaki Noksanlar…

Komşu kızı Sabahat evde kalmış olabilir ama KABAHAT gelin olmuş çıkmış ortaya; takılmamış hiçbir oltaya, beğenip de kimsecikler almamış onu… İşte ülkenin de sonu; bugün böylesine karmakarışıksa, kimler var acaba bu durumun sorumlusu olarak siyasal yaşamımızda?…
Bugün herkes feryad-ı figan; kimdir bu kişiyi başımıza salan diye ?…
Düşünmeden, usanmadan ve dahi utanmadan soruyor bu soruyu pek çokları da niye ?…
Efendi TAYYİP; inmedi gökten zembille… Ulusal değerlerimizden oldukça pek çok kayıp; çağırmış olduk zat-ı şahanelerini elbirliğiyle…
Şöyle bir anımsayalım Efendi TAYYİP öncesini…
Eğer düzgün olsaydı bizi yönetenlerin hal ve gidişatı; yakar mıydık mumları AYDINLIK GÜNLER İÇİN ?… Ve o günlerde neler, neler dedik; aylardan Ekim, yıllardan 1997’yi göstermekteyken takvim ?…
“Hacıyız, bacıyız dediler; iliğimizi, kemiğimizi erittiler…Saçı bitmedik yetim hakkı unutuldu; hırsızlık, yolsuzluk hüner oldu…Gün geldi vekiller milletini soydu; bu bizlere daha bir koydu…
Güvenimiz kalmadı artık hacıya, bacıya; yüce Meclisimiz son versin bu acıya… Gizli kalmasın suçlar, suçlular; fırsat bulamasın kötü niyetli güçlüler…Hukukun üstünlüğü ilkesi yaşama geçsin; ulusumuz bir kez daha aydınlığı seçsin…Sığınılmasın dokunulmazlık zırhına, sorgulamalar başlasın; hırlısına, hırsızına…Çıksın Yüce Meclisimiz’den yüce bir karar; ülkemiz, ulusumuz görmesin zarar…Doğruluk yeniden erdem olsun; saygın vekiller Meclis’de yerini bulsun…
Bugün birlik zamanıdır, hem de dirlik… Arındırılsın Meclisimiz’deki kirlilik…Demokrasinin gereğidir BAĞIMSIZ YARGI; dokunulmazlıklar kaldırılsın, başlasın sorgu… Yaraşır Meclisimiz’e güvenilirlik, saygınlık; kaldırılmazsa dokunulmazlıklar sürecek bu dargınlık…Bilinsin ki duyuluncaya dek sesimiz ulusca dardayız; AYDINLIK GÜNLER İÇİN bir dakikalı karanlıklardayız…”
Biz ulusca “aydınlık günler için” mumlar yakarken; ulusun vekili, o-şu-bu değil, Meclisi dolduran tekmili, benliğine sığdırmıştı ve dahi sindirmişti bu söylemi:
“Vatan, Millet, Sakarya… Bu halk sakar ya…Tel kafesteki kanarya…Her söylenene kanar ya…Yalanı, dolanı, talanı unutur… Meclis’de oylar dolaşır tur, tur… Biz yine geliriz… Nasılsa bu halk keriz…”
Ve geldiler de pek çok kez… Ama ulus; tık, nefes bir demokrasi olgusunun varlığı içinde yeniden düştü AYDINLIK GÜNLER’in peşine ki aylardan Ocak, yıllardan 1998 ve gündemde vardı SUSURLUK…
“Olay; Susurluk… Durum; kusurluk…Anlatımda; kısırlık…Sonuç; çözümsüz bilmece… Oysa uyumadı bu adamlar ne gündüz, ne gece; kılıfına uydurmak için çaldıkları minareyi…Nasılsa halkımız katıksız enayi…Keyifle yudumlarcasına dumanı tüten kahvesini; yudum, yudum sindirirlerdi içlerine, hırsızlara yoldaş olan kahpesini değil mi ki ülkem kalmıştı yoldan çıkmışların piçlerine… Bundan dolayı; derin uykulara masal olsun diye yazıldı sayfalar dolusu kandırmaca, yalan… Ey halkım biraz da böyle oyalan…Gün olur da birgün başkaldırırsan bu yazgına… Su olup da boşalırsan; ülkeni saran bu yangına… Küllendirebilirsen yoksulluğu; ulusunun umutsuz yüreğinden, fırıncının ekmek küreğinden…Getirebilirsen aydınlığı Kafdağı’nın ardından… İşte o gün; Güneş’den de aydınlık olur gelecekteki günlerin…”
Halk aydınlık günlerin peşindeyken; söylemleri belli kendileri sanki hayvanlar alemi ve o günlerdeki siyasal partiler:
Aslan GS…Kanarya FB…Kartal BJK…Timsah Bursa…Boğa İstanbul… Bunlar ayaktopçularsa, Meclis’deki entrikacıları da gel hayvanlar aleminde bul:
Kurt MHP…Arı ANAP…At/beygir DYP… Güvercin DSP… Bizler de insanız diye; insanlık bekliyoruz şu hayvanlar aleminde… Bunlar bir yana nerede; Atatürk’ün Partisi CHP ?… Az mı aradık onu da SOL ELİM diye, diye ?…
“Sol elim, tembel elim; bir türlü okumayı, yazmayı öğrenemedin !… Ne denli eğilimliysen de yeteneksiz, yetersiz kalmaya…Birazcık da tembelliğe dalmaya…Bak, uyarmadı deme; değiştireceğim seni, kıracağım direncini…
Sol elim, tembel elim; durmayacaksın öyle bir yanda, çolakmışçasına…Yenilmeyeceksin sağın çalımına…SOL oluşundan utanma; HAK YOLU BÖYLEYMİŞ diyenlere kanma… HAK böyle olsaydı; yaratılmazdın be sol elim…”
Ama ne yazık ki boşuna konuştu dilim; SOL bile dedi ki tek yol “dincilik yapmak”, parsayı kapmak için ÇARŞAF’a dolanmak…
Ve o yine doksanlarda ki 1 Mayıs 1998’de bir de ALTMIŞSEKİZLİLER yürüdü Deniz GEZMİŞ’i anmak adına…
“1 Mayıs 1998’de 68liler yürüdü; kırışmış yüzleri, kırlaşmış saçlarıyla…Yıpransa da bedenleri; yüreklerinin genç kaldığı savıyla…Bir de; kimliklerinde değil ama, dillerindeki 68li sayıyla… Oysa sen; en gençleri olarak kaldın başucundaki mezar taşlarıyla… Dün onlarla; ülken, ulusun adına özgürlüğü düşledin…Bugün onlar böyle erken, erken Bağımsızlık Türküleri söylerken Mao’nun Uzun Yürüyüşü’nü çağrıştırırcasına… Yollara düşüşlerine aldanıp da sanma ki onlar senin bildiğin gibiler…Çok değiştiler… Bağımsız ülkem, egemen halkım söyleminden çoktan döndüler… Bir tek sen kaldın bunca yıldır, ilkelerinden hiç ödün vermeden…Bir tek sen; ne köşe dönmeyi öğrendin, ne de iş bitiriciliği… Osmanlının Sevr işbirlikçisi ya da günümüzün İkinci Cumhuriyetçisi kimliğine bürünüp de; 68’de savunduğun değerlere, 98’de savaş açmadın…Halkının sorunlarındansa hiç kaçmadın… Onlar yine de 1 Mayıs 1998’de; Bağımsızlık, Demokrasi Türküleri söylediler… Bir günlüğüne coşkulu, senin onları aklayacağından kuşkulu; gençlikleriyle yüzleştiler…
O gün seni anarken, bildikleri bir doğru vardı: En bağımsız, en barışçı, en demokrat bir sen kalmıştın toza toprağa karışmış kemiklerinle o onurlu 68liler’den…”
Ki 68 kuşağının neferleri, 1980 sonrasında ağır basınca “maddiyatçı” çıkarları “bağımsız ülkem, egemen ulusum” yerine, 90’lı yıllar süresince başladılar bizlere “Küresel Dünya” masalları anlatmaya, karşı çıktıkları sömürü düzenini savunup, onlarla birlikte ülkeyi, ulusu soymaya…
“ Newyork, Paris, Berlin, Londra…Ben ne buyurursam o moda… Varsıllığımın egemenliğini kurduğum…Dünya denen şu yaşlı gezegende… Söz söyleme gücü yalnız bende… Söylemim; KÜRESEL DÜŞÜN, YEREL YAŞA…Bir parmak bal ağzınıza… Duygularınızdan, düşüncelerinize değin… KÜRESELLEŞME dümeniyle dilediğimce sömürebilirim…”
Küreselleşme dümeni/düzeni eşliğinde; alt-üst olunca ekonomi, bir de iltica etti mi ülkeye ENFLASYON CANAVARI ?…Seyreyle ülkedeki talanı… Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bağlamda her türlü yozlaşma, tozuma, bozulma… Kalmadı insanlar arasında ne sevgi, ne saygı, ne ahte vefa ve ne hatır…Ne de Surdibi’nde kesilmedik at, eşek, katır…
“Adam yakınıyor; bu nasıl töre ?… Alışamadım gitti bir bardak çay için teşekküre… Sözü mü olur dostlar arasında, bir bardak çayın, bir fincan kahvenin ?… Oysa düşünemiyor adam; enflasyon denen kahpenin, belimizi büktüğünden beri…Bu cilve, bu naz…Çayın yanına teşekkür de az…Bundan böyle; içen parasını ödemeli”
Ve enflasyonist düzenin ardından başladı HERŞEY SATILIK DEVRİ…
Ülke topraklarından, yer altı ve yer üstü kaynaklarından önce; oylar satıldı… Öncekilerin karanlık geçmişi karşısında Efendi TAYYİP AKtan sayıldı…
Bugün ülkenin durumunu sorgulayan ve de AKP’ye oy vermediğini belirten yüzde ellilik insan; anımsadığında yakın geçmişin olan on yıllık dilim, yıllardan DOKSAN…Hiç mi yok sende noksan ?…
Selma ERDAL

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN