LÜTFEN!
GEÇİRDİĞİMİZ BU ZOR GÜNLERDE YAŞAMAK VE YAŞATMAK İÇİN EVDE KAL TÜRKİYE'M!

Dünden Bugüne Anadolu’nun Önemi

Dünden Bugüne Anadolu’nun Önemi

Türk milletinin temeli binlerce yıllık köklü bir tarih, dil, din, kültür, medeniyet ve bunun yanında kadim bir devlet anlayışına dayanmaktadır. Bu bağlamda Türk devlet geleneği binlerce yıllık bilgi birikimi, deneyim ve tecrübelere dayalı köklü bir geleneğe sahiptir.  Türkler dünyaya Orta Asya’dan mı, yoksa Anadolu’dan mı yayılmıştır? Tarihi bilgi ve bulgular ışığında bu durum başlı başına ayrı bir konudur? (Göbeklitepe, Hitit, Sümer, Galatlar, Traklar vb.)

Bakınız Atatürk Anadolu ile ilgili olarak ne diyor? “Anadolu en az 7000 yıldır Türk beşiğidir.” Atatürk bunu sadece söylemiyor, Türk Tarih Tezinde de bu gerçeği açıkça dile getiriyor. Dünden bugüne tarihte birçok Türk devleti kurulmuş olsa da ortak kanı olarak Anadolu’nun merkez olarak görüldüğü anlayışı hâkimdir. Bu bağlamda günümüzde hangi Türk devletine giderseniz gidin halen “iki devlet tek millet” anlayışı hâkimdir. Bu anlayışı Kazak şair Mustafa Çokay şöyle ifade etmektedir; “Her Türk’ün iki vatanı vardır; birincisi doğduğu topraklar, ikincisi Türkiye’dir (Anadolu)”. Görüleceği üzere ana devletin Türkiye Cumhuriyeti (Anadolu) olduğu anlayışı öne çıkartılmaktadır! Bu bağlamda gelin hep birlikte dünden bugüne Anadolu’da kısaca neler olmuş bir göz atmaya anlamaya çalışalım…

Mevcut bilgiler ışığında 1071’de Selçuklu Alparslan komutasında Anadolu’yu fethetmiştir. Alparslan’ın Anadolu’yu fethi konusunda öncü olarak Harakani ismi hemen öne çıkmaktadır.  Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolu’nun Türk ve İslam yurdu haline gelmesinin önünü açan öncü olarak kabul edilmektedir. Harakani, Hoca Ahmet Yesevi’nin hocası olan Hâce Yusuf Hemedânî’nin de bir bakıma hocasıdır.  Öyle ki Mevlana’yı okuyup araştıranlar iyi bileceklerdir en az Hoca Ahmet Yesevi kadar Harakani’den de etkilenmiştir. Bu bağlamda Harakani’yi hocaların hocası olarak görebiliriz.  Harakani kendisinden sonra gelen Gazneli Mahmud, Kuşeyri, Hucvîrî, Hâce Yusuf Hemedânî, Ahmet Yesevî ve Mevlânâ’yı dolayısıyla tüm Anadolu’yu oldukça etkilemiştir. İsimleri geçen gönül elçilerimizin aynı anlayışa sahip ve aynı ekolden olduklarını rahatlıkla söylemek gerekir.  İçerisinde bulundukları coğrafyada sevgi, saygı ve hoşgörü ikliminin oluşmasına vesile olan gönül mimarlarımız Anadolu’nun Türk ve İslam yurdu haline gelmesi yolunda gerektiğinde alperen gerektiğinde de derviş olarak görev yapmış oldukları asla unutulmamalıdır. Günün gereği ne ise onu yerine getirmişleridir. Mevlana Celalettin Rumi, “Biz ne öğrendiysek Ebu’l Hasan Harakani Hazretleri’nden öğrendiklerimizdir” diyerek önemle vurgu yaptığı Alperen Şehit Ebu’l Hasan Harakani’nin, tasavvufu ile Mevlana’yı büyük ölçüde etki etmiştir. Bu bağlamda Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’yi de unutmamak gerekir.  Harakani ve Hâce Ahmet Yesevî’ye baktığımızda her ikisinin de alperen ve dervişleriyle Anadolu’nun çeşitli yerlerine yayıldıklarını görüyoruz.

Ebu’l Hasan Harakani, Selçuklu ordusu ile birlikte Kars’a gelmiş, 1033’de Yahni Dağı’nda bir Bizans birliği ile yapılan çatışmada Şehit düşmüştür. Harakani’nin türbesi Kars’tadır. Yeri gelmişken mevcut Kars Havaalanı’nın isminin Kars Harakani Havaalanı olarak değiştirilmiş olduğunu özellikle belirtmek isterim.  Bakınız, 1079’da Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı olarak Suriye Selçuklu Devleti kurulmuştur. Selçuklu daha o yıllardan Anadolu’nun güvenliği açısından bu bölgenin önemini görerek buna uygun hareket etmeye çalışmıştır! Selçuklu’nun son dönemi ile Osmanlı’nın kuruluş dönemlerine baktığımızda Ebu’l Hasan Harakani, ekolünden gelen Hoca Ahmet Yesevi, Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli vb. kişilerin Anadolu’da sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı Türk İslam anlayışının yayılıp kurumsallaşmasında çok büyük hizmetleri bulunduğu görülmektedir. 1299’da Osman Bey, Osmanlı Devleti’ni kurarken de yanında Edebali vardır. Öncesinde Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’nin, Muhyiddin İbnül Arabi ile irtibatlı olduğu söylenmektedir. Öyle ki, Osmanlı kurulmadan 70 sene önce Muhyiddin İbnül Arabi’nin “ed-Dâiratü’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye” eserini yazdığı belirtilmektedir! Osmanlı Devleti’nin kuruluşu aşamasında Harakani ve Hoca Ahmet Yesevi ekolünden gelen Âhi Evrân, Baba İlyas, Hacı Bektâş-ı Velî, Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve benzeri kişilerin önemli ölçüde hizmetleri geçtikleri bilinmektedir.




Osmanlı Devleti’nin sınırları III. Murat döneminde (1595) 19.902.000 km2’yi aşmıştır. Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlarına ulaştığı 1699 yılında, devletin yüzölçümünün, etki alanları ile birlikte 24 milyon kilometre kareye vardığı ifade edilmektedir. Osmanlı’nın gerileme dönemine değinmeden önce özellikle bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Günümüzde Türk tarafının Doğu Akdeniz’de faaliyet göstermekte olan gemilerinin isimleri, Fatih, Yavuz, Barbaros ve Oruç Reis’tir. Osmanlı döneminde Fatih, İstanbul’u, Yavuz Ortadoğu’yu, Barbaros ve Oruç Reis ise bütün Akdeniz’i fethederek hâkim olmuşlardır. Görüldüğü üzere, Türk devlet geleneği binlerce yıllık bilgi birikimi, deneyim, tecrübe ve köklü bir geleneğe sahiptir.  Osmanlı’nın gerileme dönemine geldiğimizde bundan 100 yıl önce Balkanlar’ı, Ortadoğu ve Kafkasya’yı kaybettiğimizi üzülerek görüyoruz. Ortadoğu’dan Osmanlı’nın çıkmaya başlamasıyla birlikte bölgenin savaş yerine döndüğü acı gerçeğiyle karşılaşmaktayız.   Ortadoğu’ya baktığımızda Kuşçubaşı Eşref’i, Halil (Kut), Fethi Okyar’ı, Rauf Orbay’ı ve Mustafa Kemal’in izlerini görürüz. Orta Doğu’da yaşanan gerileme döneminde, sonrasında ve son olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bölgeyle olan yakın ilişkisine, söylediklerine yaptıklarına dikkatlerini çekmek istiyorum.

1905-1907 yılları arasında 5. Ordu’ya staj amacıyla gönderilen Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Şam’da görev yapmış, bu süreçte Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla uğraşmıştır. Mustafa Kemal sonrasında ise bugün için Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin olarak bilinen coğrafyada farklı farklı görevlerde bulunmuştur. Aralık 1908’in sonlarında bir takım toplumsal, siyasal ve güvenlik problemlerini yerinde incelemek üzere yeniden Trablusgarp’a (Libya) gönderilir. İki ay sonra Selanik’e döner. İtalya’nın Libya’ya saldırması üzerine 18 Aralık 1911’de Mısır üzerinden tekrar Bingazi’ye geçer. 16-17 Ocak 1912 Derne Savaşı’nda gözünden yaralanan Mustafa Kemal 6 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirilmiş, Eylül’de başlayan Libya’yı terk etme görüşmelerinin sonrasında ise İstanbul’a geri dönmüştür. Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal bölgede uzun süreler kalmış ve bu çerçevede meydana gelen olayları yakından yerinde görme imkânına sahip olması yanında birçok konuya da hâkimdir. Bu bağlamda Mustafa Kemal, 9 Ekim 1919’da Suriye halkına yönelik bir beyanname yayımlayarak Suriyelileri işgalci Fransa’ya karşı mücadeleye çağırmıştır. 5 Ağustos 1920’de ise Pozantı Kongresi’nde emperyalizme karşı “Mazlum Milletler Cephesi”nden söz ederek Milli Mücadele boyunca Afganistan, Mısır, Suriye, Irak, Filistin, Libya vb. Müslüman ülkelerdeki bağımsızlıkçı hareketlerle ilişkilerini güçlendirerek onlara destek olmuştur. Mustafa Kemal, 26 Temmuz 1920’de Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde yayınlanan bir yazısında, ise Türkiye, Irak ve Suriye’nin İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı ortak bir cephe oluşturmaları gerektiğini ifade ederek “Türklerle Araplar, pek kuvvetli menfaatler zinciriyle birbirine bağlanmış din kardeşleridir. Emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk’ün de Arap’ın da Irak’ın da Anadolu’nun da Suriye’nin de düşmanlarıdır. Şu hâlde, Anadolu’nun, Irak’ın, Suriye’nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından Ortadoğu gerçeklerinin farkında olarak hem yönünü bilim ve çağdaş uygarlığa çevirmiş hem de İslam dünyasıyla var olan iyi ilişkilerini geliştirerek sürdürmüştür. Osmanlı’dan ayrılan ülkelere karşı dayatılan manda rejimini  tanımadığını açıklayan Atatürk;  Afganistan, İran, Irak, Suriye, Mısır, Hindistan (Pakistan henüz Hindistan’dan ayrılmamıştı)  gibi İslam ülkeleriyle antlaşmalara dayalı dostluklar kurarak bu doğrultuda siyasi  ve ekonomik  ilişkileri geliştirilmesini organize etmiştir.

Atatürk 21 Aralık 1937’de Ankara’da, Suriye Başbakanı Cemil Merdem Bek ile yaptığı görüşmede bağımsız olmaları için Suriye’ye askeri yardımda bulunabileceğini söyleyerek Fransa’ya meydan okumuştur. Atatürk, Merdem Bek’in Lala Mustafa Paşa’nın beşinci kuşak torunlarından olduğunu araştırıp öğrenmiştir.  1946’da bağımsız olan Suriye’nin kurtuluş savaşı önderlerinin Osmanlı ordusunda görev aldıklarını ve ilk Cumhurbaşkanlarının da Türk kökenli olduğunu biliyor muydunuz?

1934’te İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye’ye gelmiş, iki ülke ilişkilerinin gelişmesi yolunda önemli anlaşmalar imzalanmıştır.  1937’de Atatürk’ün çabalarıyla Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı kuruldu. Türkiye diğer Arap devletlerinin de bu pakta katılmasını istemiştir.  Atatürk’ün tek bir amacı vardı. Bölgesel barış ve istikrar. Bu anlayışı yansıtan en önemli ifadeyi 24 Nisan 1931’de “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” diyerek tüm dünyaya duyurmuştu. Cumhuriyet döneminde Akdeniz ve Kıbrıs Adası bağlamında konuya bakacak olduğumuzda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1937 yılında Antalya’da askerî bir tatbikat sırasında harita üzerinde Kıbrıs Adasının üzerine parmak basarak “Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a (Doğu Akdeniz’e – Mavi Vatana) dikkat ediniz” dediğini de özellikle yeri gelmişken ifade etmek isterim.

Osmanlı’nın gerilemesiyle özellikle Ortadoğu ve diğer bölgelerde geride kalan topraklarda sömürgeci emperyalist devletler tarafından haritaları ile bayrakları cetvel, pergel ve gönye ile çizilmiş bir biri ardına devletler kuruldu.  Bakınız, İtalya işgalinden sonra Libya’yı Türkiye’ye bağlamak için yoğun faaliyetlerde bulunulduğunu öyle ki, bu amaçla bir de parti kurulduğunu kaç kişi biliyor? Kurulan partinin 1950’lerde Türkiye’den gerekli ilgi ve desteği görememesi nedeniyle kapanarak bu çerçevede o dönem Libya ile olan bağlarımızın zayıflayarak koptuğunu yine kaç kişi biliyor Bugün neden Türkiye, Fırat’ın doğusunda Suriye’de? Neden bu bölgeye 3 harekât yaptı? Libya ile neden anlaşma imzalıyor? Türkiye, günümüzde neden Ortadoğu, Orta Asya, Karadeniz, Ege, Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya, Türkistan ve hatta Doğu Türkistan ile bu kadar ilgileniyor? diye soranlara kendi tarihimizi okumalarını tavsiye ediyorum. Önyargısız bir biçimde tarihi kendi siyasi duruşlarına göre kendilerince şekillendirmeye çalışmadan objektif biçimde okuyup anlamaya davet ediyorum. Türkiye’nin dolayısıyla Anadolu’nun güvenliği ulusal sınırlarıyla yetinilmeyecek kadar görüldüğü üzere geniştir. Ülkelerin vatan kavramları günümüzde güncellenmektedir. Vatan artık sadece topraktan meydana gelmiyor. Vatan, toprağıyla, denizlerdeki Mavi Vatanıyla ve hava sahalarından meydana gelmektedir.  Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Türkistan, Ege, Karadeniz, Akdeniz, Basra Körfezi’nin kuzeyi ve Hazar Havzası güvenlik stratejimiz açısından ne kadar büyük bir öneme haiz olduğu görülüp idrak edilmelidir.



Sonuç itibarı ile Türk Milletinin temeli binlerce yıllık köklü bir tarih, dil, din, kültür, medeniyet ve bunun yanında kadim bir devlet anlayışına dayandığı ve bu bağlamda Türk devlet geleneğinin binlerce yıllık bilgi birikimi, deneyim ve tecrübelere dayalı köklü bir geleneğe sahip olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın