Ebû Dücâne

Ebû Dücâne

Resûlullah efendimizin fedâisi.

Uhud harbinde sevgili Peygamberimiz, son emirlerini verdiler.

İslâm Ordusunun, nelere dikkat etmesi gerektiğini, açık açık

bildirdiler…

Sonra, mübârek ellerinde tuttukları kılıcı göstererek buyurdular

ki:

– Bu kılıcın hakkını yerine getirmek şartıyla, kim almak

ister?

Mücâhidlerin hepsi istiyordu. Fakat Hazret-i Ebû Dücâne,

yüksek sesle sordu:

– Yâ Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?

Kılıcın hakkı

– O’nun hakkı, eğilip bükülünceye kadar; düşmanın yüzüne

vurmaktır, vurmaktır. Onun hakkı, Müslüman öldürmemen,

onunla kâfirlerin önünden kaçmamandır. Onunla Allahü teâlâ

sana zafer yahut şehîdlik nasîb edinceye kadar, Allah yolunda

çarpışmandır.

Hazret-i Ebû Dücâne, Medîneli mücâhidlerin en bahadırlarından

biriydi. Şunları söyledi:

– Kılıcı, o şartla alabilirim yâ Resûlallah.

Peygamber efendimiz, tebessüm ettiler. Sonra, kılıcı uzattılar.

Üzerine, Arapça şu beyt oyulmuştu:

“Korkaklıkta zillet, utanç; ileri atılmakta, izzet, şeref vardır.

İnsan, korkaklık etse bile; kaderinden kaçamaz.”

Ebû Dücâne hazretleri o kadar sevindi ki, keyfinden, pehlivanlar

gibi yürümeye başladı. Geniş ve dik adımlar atıyordu. Başına,

kırmızı bir tülbent sardı. Sanki fırtına gibi, düşmana esmek için

hazırlanıyordu.

Aslında Eshâb-ı kîrâm, ya’nî Peygamber efendimizin sevgili

arkadaşları; mütevâzi, alçak gönüllü, kibirsiz insanlardı. Halbuki

şimdi Ebû Dücâne hazretleri biraz gururlu görünüyordu. Kendi

aralarında konuşuyorlardı:

– Böyle yürümek, Müslümana yakışır mı?

– Gurur ve kibir, bize göre değil ki.

Fakat Resûl-i Ekrem efendimiz, onları susturdular ve

buyurdular:

– Bu bir yürüyüştür ki, harp meydanları dışında Allahü

teâlânın gadabına sebeptir…

Hazret-i Ebû Dücâne, şâhin gibi düşman üstüne atılıyordu.

Elindeki kılıcın hakkını vermek için, canını vermeye hazırdı. Önüne

çıkan dinsizleri, müşrikleri kılıçladı, kılıçladı. Kimini öldürdü, kimini

yaraladı. Zâten yürüyüşünden, heybetinden korkan hâinler; çil

yavrusu gibi dağılıyorlardı.

O kurtulursa

Uhud Savaşında müşriklerin azılılarından Âsım bin Ebî Avf,

kudurmuş bir canavar gibi Müslümanlara saldırıyor, bir taraftan da:

– Ey Kureyş cemâ’atı! Akrabâlık haklarını gözetmeyen,

kavminizi bölen kimse ile çarpışmaktan geri durmayınız. Eğer O

kurtulursa ben kurtulmayayım, diye bağırarak Kureyş kâfirlerini

harbe teşvik ediyordu.

Ebû Dücâne hazretleri bu azılı kâfirin susturulması îcab ettiğini

anlamış ve çarpışa çarpışa ona yaklaşıp, bu İslâm düşmanını

öldürerek gerekli cezâsını vermişti.

Ebû Dücâne hazretleri bununla meşgul iken, müşriklerden

Ma’bed bin Vehb, Ebû Dücâne’ye müthiş bir kılıç darbesi indirmişti.

Ebû Dücâne hazretleri çok seri bir şekilde yere çökerek bu öldürücü

darbeden kurtulmuş, hemen sonra acele kalkıp hücum ederek,

Ma’bed’i yaralamış, bir çukura düşürmüştü.

Sonra da çukura atlayıp başını kesip kâfirlere doğru fırlattı. Bu

hâl, Kureyş kâfirlerinin zaten bozulmuş olan morallerini daha da

bozmaya sebep olmuştu.

Uhud savaşının iyice kızıştığı sırada muhâcirinden Zübeyr bin

Avvâm, kılıcın kendisine verilmemesinden dolayı üzgün idi. Kendi

kendine dedi ki:

“- Ben Resûlullahtan kılıcı istedim. Onu bana vermedi, Ebû

Dücâne’ye verdi. Halbuki ben halası Safiyye’nin oğluyum. Üstelik de

Kureyşliyim. Halbuki önce ben istemiştim. Gidip bakayım, Ebû

Dücâne benden fazla ne yapacak?”

Ebû Dücâne’yi takibe başladı. Ebû Dücâne hazretleri beytler

okuyor, müşriklerden kime rastlarsa, onu vurup öldürüyordu.

Müşriklerin en azılılarından, iri cüsseli Ebû Zûl-Kerş her tarafı

zırhlarla kaplı, sadece gözleri görünüyordu. Ebû Dücâne hazretleri

ile karşı karşıya geldi. Kâfir bağırıyordu:

– Ben Ebû Zûl-Kerş’im!

Bu isim kendisine uzun boyuna rağmen büyük göbeğinden

dolayı verilmişti.

İkiye biçti

Önce Ebû Dücâne hazretlerine hücum etti. Ebû Dücâne, onun

darbesinden kalkanıyla korundu. Ebû Zûl-Kerş’in kılıcı Ebû Dücâne

hazretlerinin kalkanına gömüldü. Kılıcına asıldı fakat çıkaramadı.

Sıra Ebû Dücâne hazretlerine gelmişti. Bir kılınç darbesiyle

omuzundan, tâ uyluklarına kadar ikiye biçti. Canını Cehenneme

yolladı.

Bundan sonra Ebû Dücâne, önüne çıkan her kâfiri devirerek

dağın eteğinde defleriyle müşrikleri kışkırtan kadınların yanına geldi.

Ebû Dücâne buyuruyor ki:

– Uzaktan bir kadın gördüm ki, müşriklere son derece kızıyor,

bağırıyor ve harbe teşvik ediyordu. Üzerine yürüdüm. Etrafından

imdat istedi, bağırmaya başladı. Onun bir kadın olduğunu görünce

Resûlullahın kılıcının şerefini gözettim ve kılıcı kadına vurmadım.

Tir tir titreyen Kureyşli kadın bile, bu civânmertlik karşısında

şaşırıp kaldı!

Bu kadın Ebû Süfyân’ın hanımı Hind idi. Daha sonra Mekke’nin

fethinde Müslüman oldu.

Ebû Dücâne’nin her yere yetiştiğini, kılıcını kaldırdığı halde Ebû

Süfyan’ın karısı Hind’i öldürmekten vazgeçtiğini gören Zübeyr bin

Avvâm hazretleri, kendi kendine buyurdu ki:

– Kılıcın kime verileceğini Allahın Resûlü benden daha iyi bilir.

Vallahi ben onun çarpışmasından daha üstün çarpışan, vuruşan bir

kimse görmedim.

Sonra Ebû Dücâne’nin yanına vararak dedi ki:

– Yaptığın her şeyi gördüm. Kadına kılıcını kaldırıp sonra

vurmaktan vazgeçtiğini de gördüm.

Ebû Dücâne cevap verdi:

– Resûlullahın kılıcına hürmet ettim ve onu kadın kanına

bulaştırmadım.

Daha sonra Ebû Dücâne hazretleri, Hazret-i Hamza ve Hazret-i

Ali ve diğer Eshâb-ı kirâm ile beraber yeniden düşman saflarına

umumî taarruz için ileri atıldı. Birçok Sahâbî şehid düştü, fakat

müşrikler de kaçmaya başlamışlardı.

Peygamberimiz dua etmiş idi

Uhud savaşında Müslümanlar bir ara dağılınca, Peygamber

efendimizin yanında yedisi muhâcirlerden, yedisi de ensârdan olmak

üzere ondört sahâbi kalmıştı. Bu yedi ensârdan biri de Ebû Dücâne

idi.

Ebû Dücâne, aynı zamanda ölmek ve ayrılmamak üzere üçü

muhacirlerden beşi ensârdan olan sekiz sahâbiden birisi olarak

Resûlullaha biat etmişti. Bu sekiz sahâbiden hiçbiri Uhud’da şehid

olmadı, çünkü bunlara Peygamberimiz dua etmiş idi.

Uhud savaşında, müşriklerin azılılarından Abdullah bin Hüneyd,

Peygamberimizi görünce atını mahmuzladı. Kendisi tepeden tırnağa

silahlı ve zırhlar içerisinde olup, başında da miğfer vardı.

– Ben Züheyr’in oğluyum. Bana Muhammed’i gösteriniz. Ya ben

O’nu öldürürüm yâhut onun yanında ölürüm, diye haykırıyordu.

Ebû Dücâne hazretleri hemen onun karşısına çıkarak dedi ki:

– Gel yanıma! Ben vücudumla Resûlullahın vücudunu koruyan

bir kişiyim.

Abdullah bin Hüneyd’in atının bacaklarına bir kılıç çaldı. Atın

ayakları çökünce kılıcını kaldırıp:

– Al bunu da Hareşe’nin oğlundan, deyip bir vuruşta onu

Cehenneme gönderdi.

Sen de râzı ol

Peygamber efendimiz bu olanları görüyordu ve buyurdu ki:

– Allahım, Ebû Dücâne’den ben nasıl râzı isem, Sen de râzı

ol.

Ebû Dücâne hazretleri Uhud’da çok kahramanlık gösterdi.

Resûlullah efendimiz Uhud gazâsından dönünce, Ebû Dücâne

hazretlerine vermiş olduğu kılıçlarını almıştı. Kılıcın üzerindeki

müşrik kanlarını silmek üzere mübârek kerîmeleri Hazret-i Fâtıma’ya

uzattı. Bu esnâda, Hazret-i Ali de kendi kılıcını uzatarak dedi ki:

– Şunu da al, bu gazâda çok iyi işime yaradı.

Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki:

– Sen muharebede sadâkat gösterdin, başarılı oldun; Sehl

bin Hâris ve Ebû Dücâne de başarılı olmuşlardır.

Böylece Ebû Dücâne ve Sehl hazretlerinin yapmış olduğu üstün

hizmeti beyân buyurmuşlardır.

Cin mektubu

Ebû Dücâne hazretleri anlatır:

Bir gece yatıyordum. Değirmen sesi gibi ve ağaç yapraklarının

sesi gibi ses duydum ve şimşek gibi parıltı gördüm. Başımı

kaldırdım. Odanın ortasında, siyah birşey yükseldiğini farkettim.

Elimle yokladım. Kirpi derisi gibi idi. Yüzüme, kıvılcım gibi şeyler

atmaya başladı. Hemen Resûlullaha gidip, anlattım. Buyurdu ki:

– Yâ Ebâ Dücâne! Allahü teâlâ, evine hayır ve bereket

versin!.

Kalem ve kâğıt istedi. Hazret-i Ali’ye bir mektup yazdırdı.

Mektubu alıp eve götürdüm. Başımın altına koyup, uyudum. Feryâd

eden bir ses, beni uyandırdı. Diyordu ki:

– Yâ Ebâ Dücâne! Bu mektupla, beni yaktın. Senin sâhibin,

bizden elbette çok yüksektir. Bu mektubu, bizim karşımızdan

kaldırmaktan başka, bizim için kurtuluş yoktur. Artık senin ve

komşularının evine gelemiyeceğiz. Bu mektubun bulunduğu yerlere

gelemeyiz.

Sâhibimin izni olmadıkça

Ona dedim ki:

– Sâhibimden izin almadıkça bu mektubu kaldırmam.

Cin ağlamasından, feryâdından dolayı, o gece, bana çok uzun

geldi.

Sabah namazını, mescidde kıldıktan sonra, cinnin sözlerini

anlattım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:

– O mektubu kaldır. Yoksa, mektubun acısını, kıyâmete

kadar çekerler!

Bir kimse, bu mektubu, yanında taşısa veya evinde bulundursa,

bu kimseye, eve ve etrafına cin gelmez ve dadanmış olup zarar

veren cin de gider.

Ebû Dücâne hazretleri hicretin 13. yılında yalancı peygamber

Müseylemet-ül Kezzâb ile yapılan Yemâme savaşında şehîd

olmuştur.

Sosyal Medyada Paylaşın:
Önceki Yazı
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN