Endüstri Devrimi ve Yeni Dünya

Endüstri Devrimi ve Yeni Dünya

Endüstri devrimi kavramının bilimsel dile ilk girişi A. Toynbee’nin  İnglitere’de Sanayi Devrimi Üzerine Derslerbaşlıtıyla 1884’de yayınlanan kitabıyla olmuştur.

Günümüzde sanayi devrimi denildiğinde anlaşılan husus 18. Yüzyılın özellikle ikinci yarısında önce İnglitere’de ve daha sonralarıda hemen tüm Avrupa devletleri ile Kuzey Amerika ve Japonya’da görülen değişimdir.

Ekonomik ve sosyal alanlarıda etkileyen bu değişiklik sonucu söz konusu devletlerin tümü statik bünyeli tarım toplumlarımdan; büyümeye yetenekli, dinamik sanayi toplumlarına dönüşmüşlerdir.

İngiliz Büyük Sanayi Devrimi tarımın ve kentlerin oluşmasından beri insanlık tarihinde gerçekleşen en önemli olay ve dönüşümdür. İngilitere’deki birikmiş iç sermaye, çoğu kez sanıldığı gibi, önceleri dış ticaret ve kolonilerden gelen servetlerden değil, iç ticaretten kaynaklanmıştı. Ancak feodal yapı bu iç ticareti canlandırma konusunda belirli bir etkinliğe sahip olmuştu.

Emek arzının atmasının ardında iki neden yatmaktadır. Bunlardan biri “Tarım Devrimi” öbürü de “Nüfus Artışı”dır.

Tarım devrimi denildiği zaman anlamamız, gereken, tarıma elverişli alanların genişletilmesinden çok,  daha entansif yöntemler uygulayarak toprağın veriminin artırılmasıdır.

Nüfus artışının kökeninde ise, ölüm yaşının gerilemesi yatmaktadır. Nüfusun bu hızlı artışı hem endüstri kesiminin gereksinmesini duyduğu emek gücünü yaratırken, hem de endüstri ürünleri için gerekli pazarın hızla büyümesine neden oluyordu.




Ayrıca endüstri devrimi çağında nüfusun eğitim durumunda  da önemli değişimler ortaya çıktı. Makinalar en az belli bir minimumda eğitilmiş insanlar gerektiriyordu, başkalarının makinaların dilinden anlamaları mümkün değildi.

Ulaşım alanındaki ilerlemeler endüstri devrimini birkaç açıdan desteklemiş ve geliştirmiştir.

Napoleon 1807-1812 arasında karayollarına 308 milyon frank, köprülere 25 milyon frank harcayarak yerel yolların dışında 27.000 km. Kraliyet yolu yaptırdı. Ancak endüstri devrimi dönemindeki ulaşım denildiği zaman akla gelmesi gereken husus kanal ulaşımı ve demiryolu ulaşımıdır, nehir ulaşımı Avrupa’da geleneksel olarak çok kullanılan ucuz bir ulaşım olanağıydı.

1840’da nehir yoluyla Paris’ten toplam iki milyon ton ihracat yapılmıştı ve bu rakamla Paris kenti “ en çok ihracah yapılan liman ” özelliğini kazanmıştı.

Buharlı gemilerin yapılabilmesi ancak çelik kullanımı ile mümkün olabilmiş ve 1769’da yapılan buhar makinasının gemilerde kullanılması ilk kez 1807’de gerçekleştirilmişti.

Buhar makinalarının harekete geçirdiği fabrikalarda üretilen kumaş vb. Sanayi ürünleri, gene buharlı lokomotiflerin çektiği vagonlar ve buharlı gemilerle çok uzak pazarlara kadar düzgün ve hızlı bir biçimde ulaştırılıyordu.

Bu arada tarım kesiminde verimlilik çok artmış ve tarım kesiminde çalışan nüfusun çok azalmasına ve tarımsal alanların büyümemesine karşın tarım ürünlerinin üretiminde büyük artışlar gerçekleştirilmişti.

Bankacılık kesiminde de büyük gelişmeler oldu, artık ticaret burjuvazisisanayi burjuvazisine dönüşmüştü, bu düzenekapitalizm adı verildi.




Endüstri çağının sömürgeciliği, yani emperyalizm, yağmacılıktan çok  yeni pazarı aramak ve oluşturmak durumundaydı, elbette ucuz hammadde sağlamak amacı da bu arada ihmal edilmemelidir, fakat temel sorun pazar sorunudur.

Kapitalizmin genişlemesi ve endüstrileşme gene kaçınılmaz bir biçimde yeni bir sınıf ortaya çıkardı: işçi sınıfı.

Bunlar emeklerini arzeden ve emeğinden başka satıcak hiç birşeyi olmayan insanlardı. Işçi sınıfı sayıca artarken bir yandanda bilinçlenmesi ve örgütlenmesi; özellikle 1840’lardan sonra büyük çatışmalara yol açtı. Ancak hızlı zenginleşme sonucu, işçilerinde bu zenginleşmeden belirli ölçüde pay almaya başlamaları, mücadelenin şiddetini azalttı.




Avrupa’da Restorasyon çabaları (1815-1830)

Viyana kongresi sonunda ortaya çıkan Avrupa haritası, korkunun ortaya çıkardığı bir harita idi ve Avrupa uluslarının ve Avrupayı sarmalamış olan yeni fikirlerin ve Avrupa’nın ekonomik göstergelerinin  bu harita çizilirken fazla üzerinde durulmamıştı. Bu korku Fransız İhtilalinden ve Fransız İhtilalinin getirdiği düşüncelerden duyulan korkudur. Yani Viyana kongresi geriye dönmek ve döndürmek istiyordu.

Viyana kongresine bağlamış olan pek çok bölge, ortaya çıkan metinden ötürü büyük bir hayal kırıklığına uğradı.

1815 sonrası Avrupa Ekonomisi :

1815 sonrası Avrupa’sında siyasal kararlar ne yönde alınırsa alınsın; ekonomik gelişme kendi mantığı ve doğası içinde yürümekteydi. Kıta ablukası ortaya bir “otraşi rejimi” çıkarmıştı ki, aslında Napoleon’un yıkılmasının ana nedenlerinden biri de budur. Gerçekten dünya ticareti 1780-1800 yılları arasında 185 milyon sterlinden 300 milyon sterline yükselmişti.

Viyana kongresi sonrasında Avrupa devletlerinin ekonomik gelişimleri farklılıklar göstermiştir.

İngilitere uzun yıllardan beri uygulamakta olduğu himaye politikası nedeniyle 1815’e dek dışardan gıda maddesi alma gereksinimini bastırmıştı, ancak deniz yolları serbest kalınca, başta Ukrayna olmak üzere Doğu Avrupa ülkeleri hububat ihracına başladılar, bu olay İngilitere’nin pek işine gelmiyordu.

Fransa İngilitere’ye oranla daha zor koşullar içinde idi. Özellikle İngiliz sanayi ürünleri, Fransa’nın yüksek maliyetli ve emek yoğun sanayi ürünlerini çok ciddi bir biçimde tehdit ediyordu, ayrıca Fransa endüstri devrimini yapma konusunda da ciddi bazı engellerle karşı karşıya idi.

Aynı tac altında birleştirilmiş olan Hollanda ve Belçika, ekonomik bakımdan çok farkı bünyelere sahiptiler, Hollanda denizci bir ulus olarak ticaret ağırlıklı bir ekonomik bünyeye sahipken, Belçika daha çok sanayiye yönelikti.

İsviçre kıta ablukası sırasında çok gelişmiş bir dokuma sanayi oluşturmuş ve Fransa pazarlarını önemli ölçüde tutmuştu. Fakat Viyana’yı izleyen yıllada Fransa’da uygulanan himayeci politika nedeniyle bu sanayi yıkıldı.

Almanya’daki bölünmüşlük, bir dizi kapalı ekonomi ortaya çıkarmış ve bunların gelişme olanakları çok önemli ölçüde kısıtlanmıştı.

Viyana kongresini izleyen yıllar 18. Yüzyılın sonlarında İtalya ve özellikle Piemonte’de ortaya çıkan ekonomik canlılığı ortadan kaldırdı.

İspanya ise tüm ağırlığını sömürgeleriyle olan ticari ilişkilerine vermişti, ancak daha sonra bu sömürgelerini yitirmesiyle çok ciddi bir buhrana girecek ve uzun süre kendini toparlıyamayacaktır.

Kutsal ittifak ve dörtlü ittifak :

Rus çarı 1. Aleksandr çelişik bir kafa yapısına sahipti. Bir yandan Rusya için yenilikler yapmak istiyor, bir yandan modernleşmeye şiddetle karşı çıkıyordu.

Rusya, Prusya ve Avusturya arasında 26 Eylül 1815’de imzalanan ittifak, bu mistik ve karışık kafanın eseridir.

Bu üç devletin aralarında imzaladıkları ittifaka “kutsal” sıfatının verilmesinin nedeni, imzalayan devletlerin yönetimlerinin, yönetme yetkisi “Tanrı’dan aldıklarını” belirtmeleri ve “Tanrı adına” ve “Tanrı’nın gösterdiği yolda” yöneteceklerini vurgulamalarıydı.

Görüleceği gibi üç devlet birbirlerini her yerde ve her koşulda destekleme yükümlülüğü altına girerken, hem ülkelerinin iç durumunu ve hemde Avrupa’daki statükoyu düşünüyorlardı. Ayrıca bu ittifakın bir başka özelliği de Hristiyanlığın en önemli üç kolunu temsil eden üç devletin bir araya gelmeleridir. Ortodoks Rusya, Katolik Avusturya ve Potestan Prusya.

Her ne kadar Dörtlü ittifak Fransa’ya karşı imzalanmış idiyse de, 1818’de Fransa’da bu ittifaka katıldı, zaten aynı yıl yapılan bir çağrı ile “Avrupa’daki yıkıcı düşüncelere ve her türlü sınır değişimi taleplerine karşı olan yönetimler” bu ittifak içinde yer almaya davet ediliyorlardı.

1820 İhtilalleri ve Monreo Doktrini :

İberik ve İtalya yarımadalarında çıkan ayaklanmalar 1820 ihtilalleri olarak adlandırılır. Özgürlükçü hareketler önceleri belirli bir başarı sağlamış, fakat sonunda yenilmişlerlerdir.

1820 ihtilallerinin getirdiği çok önemli bir başka sonuç ABD’nin “Monreo Doktrini” olarak adlandırılan deklerasyonunu yayınlamasına neden olmasıdır.

Napoleon’a karşı savaş yürken Cadiz kenti temsilcileri öncülüğünde 1812’de bir İspanya Anayasası oluşturmuştu. Bu Anayasa İspanya için aşırı liberal bir anayasa idi ve kralın yetkilerinin çok kısıtlanmış olduğu bir meşturi monarşi getiriyordu.

VIII.Ferdinant İspanya tahtına geçince hem 1812 Anayasasını yürürlükten kaldırdı ve hem de 1808’de bağımsızlıklarını ilan etmiş olan eski ispanyol sömürgelerini yeniden denetimi altına almak istedi.

Yirmi bin askeri Yeni Dünya’ya taşımak ğzere Cadiz’de toplanan donanmada 1 Ocak 1820’de bir ayaklanma çıktı.

Bunu Madrit, Barselona ve diğer kentler izlediler. Ferdinand 1812 Anayasasını yendiden yürürlüğe sokmak zorunda kaldı, bu olay Portekiz ve İtalya’da da ayaklanmalara yol açtı, bu gelişmeler Avusturya’yı tedirgin ediyordu, Metternich ittifak üyelerini harekete geçiremedi. Sonunda 20 Ekim 1820’de Troppau ( Silezya ) ‘ da bir kongre toplandı. Ve bu kondrede de bir antlaşma mümkün olamadığı için İngilitere’nin tüm protestolarına karşın Avusturya, Prusya ve Rusya arasında “Troppau Protokolu” imzalandı.

Troppau Protokolüne göre Avrupa devletleri kendiliğinden bir birliğin üyeleri sayılyor ve birinde ortaya çıkabiliecek bir durumun diğerlerinide ilgilendirdiği ileri sürülüyordu. Herhangi bir devlet içinde ortaya çıkan ihtilalci bir değişim karşısında Avrupa’nın büyük güçlerinin askeri müdahale hakları doğmuş oluyordu.

1821 Yılının başında Lublana ( Leibach )’ da toplanan bir kongre Napoli’ye müdahale kararı aldı ve birinci Ferdinandtekrar tahta çıkarıldı.

Müttefikler İspanya’ya da müdahale kararı aldılar ve VII. Ferdinant’ın otoritesini geri vererek, 1812 Anayasasını kaldırdı.




spanya Kralı VII. Ferdinand otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra İspanya sömürgelerindeki otoritesini sağlamak için ittifak üyelerinden yardım istedi. Fakat buna İngilitere karşı çıktığı gibi ABD de karşı çıkıyordu.

ABD Rusya’nın denetiminde bulunan Alaska nedeniyle sürekli bir huzursuzluk içindeydi. Rusya’nın kuzeyden Pasifik’e doğru sarkabileceğinden çekiniyordu. ABD Avrupa diplomasisine karışmak istemiyor, ilişkilerini salt ticari düzeyde tutmak istiyordu. Sonunda ABD tek yanlı hareket etmeye karar verdi ve Başkan Monreo 1823 Aralık’ında kongreye gönderdiği bir mesajla dünya politikasında ABD’nin üstlenmeye hazır olduğu işleri ve ABD’nin dış politika ilkelerini açıkladı. Bu mesaj “Monreo Doktrini” diye adlandırılan bir dış politika stratejisinin temeli olmuş ve en azından Birinci Dünya savşına dek kesinlikle uygulanmıştır.

Bu sert bildiri üzerine İspanya’nın Latin Amerika’ya müdahale olanağı kalmadı. Zira müttefikler arasında karşılıklı güven kalmamıştı

Avrupa’da 1830 ve 1848 İhtilalleri :

1820-1830 arasında Avrupa’da Kutsal İttifak ve bunu izleyen ittifak üyelerinin duruma egemen olduklarını gözlemlemekteyiz, Ancak Monroe Doktrini bu dönemin önemli bir gelişmesi olarak vurgulanmaya değer.

Dekamberist hareket Rusya’da çarlığın mutlak ve tartışılmaz otoristesine karşı ilk direnme hareketi olarak önem taşır.

Yunan isyanı ise Batı’nın Yunan hayranlığının bir sonucu olarak Batı kamoyunda büyük bir destek uyandırıcak ve böylesine güçlü bir karşı propaganda ve dış askeri destek karşısında Osmanlı İmparatorluğu Yunanistan’a bağımsızlığını vemek zorunda kalacaktır.

Ancak bu gelişmelerin dışında Avrupa’da herşeyin “güllük-gülistanlık” olduğu sanılmamalıdır. Viyana kongresinin getirdiği mantık dışı sistem yaşamaktadır , ama silah gücüyle yaşamaktadır.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın