Es’ad Bin Zürâre

Es’ad Bin Zürâre

Câhiliye devrinde de tek bir Allaha inanan sahâbî.

Resûlullah efendimiz, Mekke’de herkesi îmâna da’vet ediyor,

İslâm nûru ile küfür karanlığını aydınlatarak, kalblere Allah sevgisini

yerleştirmeye çalışıyordu. Mekke’nin puta tapan Arapları, bu hak

da’veti bir türlü anlayamıyor, İslâmiyeti kabûl etmemekte ısrar ve

inat ediyorlardı. Çok az kimse Müslüman olmuştu. Onlara da,

müşrikler, akla hayâle gelmedik sıkıntılar veriyor, işkence

yapıyordu.

Siz kimlersiniz?

Resûlullah her yıl hac mevsiminde ve Ukâz panayırı günlerinde

Mekke şehrinin dışına çıkıp, başka yerlerden gelen kabîlelerle

görüşerek onları İslâma da’vet ederdi.

Peygamberliğinin 11. senesinde, hac mevsiminde Mekke dışına

çıkmıştı. Akabe denilen yerde, Medîne halkından bir toplulukla

karşılaştı. Onlarla aralarında şu konuşma geçti:

– Sizler kimlersiniz?

– Hazrec kabîlesindeniz.

– Yahudilerin dost ve müttefikleri olan Hazrecîlerden

misiniz?

– Evet.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:

– Oturmaz mısınız, sizinle biraz konuşayım?

Onlar da oturunca Resûlullah efendimiz onlara Kur’ân-ı

kerîmden İbrahim sûresi 35-52’inci âyet-i kerîmelerini okudu ve

İslâmiyeti anlattı. Bu dîne girmeleri için da’vette bulundu.

Onlar da, zâten kabîlesinin büyüklerinden ve Medîne’de

yaşayan Yahudilerden, yakında bir peygamberin geleceğini

işitmişlerdi. Resûl-i ekrem, onları dîne çağırınca birbirlerine

bakıştılar ve, “Yahudilerin, alâmetlerini haber verdiği işte bu

Peygamberdir!” diye aralarında konuştular. Resûlullahın huzurunda

Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldular. Peygamberimize de

dediler ki:

– Biz kavmimizi, hem birbirlerine karşı, hem de Yahudilere karşı,

aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu hâlde geride bırakmış

bulunuyoruz. Ümit edilir ki, Allah onları da, sizin sayenizde bir araya

toplar. Biz, hemen dönüp onları senin peygamberliğini kabûl etmeye

da’vet edeceğiz ve bu dinden kabûl ettiğimiz şeyleri onlara da

anlatacağız. Eğer Allah, onları bu din üzerinde toplayıp birleştirirse,

senden daha azîz ve şerefli kimse olmaz!

İslâmiyetin girmediği ev kalmadı

Medîneli bu altı kimse gerçekten inanmış, Allahü teâlânın

Peygamberimize tebliğ ettiklerini kabûl ve tasdik etmişlerdi.

Vatanlarına dönmek üzere Peygamberimizden izin alıp ayrıldılar.

Bu yeni Müslüman olan altı kişinin ikisi, Neccâroğulları

ailesinden Ebû Umâme Es’ad bin Zürâre ile Avf bin Hâris idi.

Bunlar, Medîne’ye kavimlerinin yanına dönünce, hemen onlara

Peygamberimizden anlatmaya ve İslâm dînine girmeleri için da’vete

başladılar. Bunu o kadar çok yaptılar ki; Medîne’de, içinde

Peygamberimizin ve İslâmiyetin bahsedilmediği bir ev kalmadı.

Böylece İslâmiyet, Hazrec kabîlesi arasında yayıldığı gibi Evs

kabîlesinden de ba’zı kimseler Müslüman oldu.

Es’ad bin Zürâre, İslâmiyeti kabûl eden oniki arkadaşı ile

beraber ertesi sene tekrar Mekke’ye geldiler. Ve yine Akabe’de

Resûlullah efendimizle görüşüp, O’na bî’at ettiler. O’na bağlılıklarını

arzedip, bütün emir ve isteklerine teslim olacaklarına söz verdiler.

Bu sözleşmede, Allaha ortak koşmayacaklarına, zinâ

yapmayacaklarına, hırsızlık etmeyeceklerine, iftiradan

kaçınacaklarına, ayıplanmak ve rızık korkusu sebebiyle

çocuklarını öldürmeyeceklerine dâir taahhütte bulundular. İkisi

Evs kabîlesine, diğerleri de Hazrec kabîlesine mensup olan bu 12

kişinin başı, reisi Es’ad bin Zürâre idi.

Beş vakit namaz emrolundu

Peygamberimiz bu 12 kişiyi kabîlelerine temsilci yaptı. Bunlar,

kabîlelerine İslâmiyeti anlatıp, onlar adına Resûlullaha karşı kefil

olacaklardı.

Bu sözleşmeden sonra, Medîne’ye dönen Hazret-i Es’ad ve

arkadaşları, kabîlelerine hemen İslâmiyeti anlatarak, onu yaymak ile

meşgul oldular. Bu sırada Peygamberimiz Mi’râca götürülüp,

Cenneti ve Cehennemi gördü. Allahü teâlâ ile vâsıtasız olarak,

anlaşılmaz bir şekilde konuştu. Beş vakit namaz emrolundu.

İslâmiyet Arabistan Yarımadası’nda yayılmaya devam ederken,

Medîne’de bu iş çok daha süratli yürüyordu. Öyle ki, daha önce

birbirlerine düşman olan Evs ve Hazrec kabîleleri barışmış,

İslâmiyeti daha iyi öğrenebilmek için Resûlullah efendimizden bir

muallim, hoca istemişlerdi.

Resûl-i ekrem efendimiz de, onlara Kur’ân-ı kerîmi ve İslâmiyeti

öğretmek için Mus’ab bin Umeyr’i gönderdi. Mus’ab, Medîne’de

Hazret-i Es’ad’ın evinde kaldı. Onunla birlikte ev ev dolaşarak

herkese İslâmiyeti duyurdular. Resûlullahın sevgisini ve Onu, bütün

düşmanlarından korumak için canla başla çalışacaklarına söz

vermelerini anlattılar. Birkaç gün içinde 30 kişi Müslüman oldu.

Böylece Medîne’de Müslümanların sayısı 40’a ulaşmıştı.

Birgün, bu Müslümanların hepsi, Hazret-i Es’ad bin Zürâre’nin

evinde toplandıklarında dediler ki:

– Yahudiler ve Hıristiyanlar, kendilerine haftada birer gün

seçerek, o gün alış-verişi bırakıp, inançlarına göre ibâdet ediyorlar.

Şimdi, bize de uygun olanı, haftanın yedi gününden birini seçerek, o

günü tâat ve ibâdet için ayırmaktır!

İlk cum’a namazı

Bu fikri, başta, reisleri Hazret-i Es’ad olmak üzere hepsi uygun

buldular. Derhal Cum’a gününü bu işe ayırdılar. Cum’aya, o güne

kadar Arube günü deniliyordu. Mü’minlerin toplanıp ibâdet etme

günü ma’nâsına “Cum’a” dendi.

Resûl-i ekrem’in Medîne’ye hicretinden evvel, Hazret-i Es’ad bin

Zürâre, Medîne’deki 40 kadar Müslümanı toplayarak, bir Cum’a

günü Nakîb-ül-Hadamât’taki Beyâda’ya götürmüş ve orada onlara

Cum’a namazı kıldırmıştır. Bu sûretle Peygamberimizin:

– Kim, güzel bir sünneti ihyâ ederse, hem onun sevâbına,

hem de kıyâmete kadar o sünnetle amel edenlerin

kazanacakları sevâba nâil olurlar, hadîs-i şerîfinin muhâtabı

olmuştur.

İslâmiyette ilk defa kılınan Cum’a namazı, işte bu yerde kılınan

Cum’adır. Medîneli Müslümanların bu hayırlı maksatları, cenâb-ı

Hakkın rızâsına uygun olduğundan bilâhare devamlı olarak Cum’a

namazı kılınması emredilmiştir.

Resûlullah efendimize, Peygamberlik vazîfesi verileli 13 sene

olmuştu. Mekkeli müşriklerin, Müslümanlara zulmü had safhaya

varmış, dayanılmaz bir hâl almıştı. Medîne’de ise, Es’ad bin Zürâre

ile Mus’ab bin Umeyr’in hizmetleri sayesinde Evs ve Hazrecliler,

Müslümanlara kucak açacak, onları bağrına basıp, uğrunda her

fedâkârlığı yapacak aşk ve şevkin içindeydiler.

Sana yardım var

Resûlullahın da bir an önce Medîne’ye teşriflerini arzûluyorlar,

O’nun uğrunda mallarını ve canlarını esirgemeyeceklerine söz

veriyorlardı. Hac mevsimi gelmişti. Hazret-i Mus’ab bin Umeyr ile

beraber, Medîneli 73 erkek ve 2 kadın Müslüman, Mekke’ye geldiler.

Kâ’beyi ziyâretten sonra, Resûlullah efendimizle bir kısmı görüştü.

Resûlullaha dediler ki:

– Yâ Resûlallah! Biz servet, silâh ve hayvan bakımından, çok

hazırlıklıyız. Bizim yanımızda sana yardım var. Senin için canlar

verme var. Kendimizi nelerden korur ve savunursak, seni de

onlardan koruma ve savunma var! Seninle buluşmak istiyoruz.

Akabe’de buluşmaya karar verildi.

Medîneli Müslümanlar ve Resûlullah efendimiz hepsi yine

Akabe’de buluştular. Hazret-i Es’ad bin Zürâre Medîneli

Müslümanlar adına Peygamberimizin Medîne’ye hicret etmelerini

ricâ ve teklif ettiler.

Cennet var

Resûlullah efendimiz onlara, Kur’ân-ı kerîmden ba’zı âyet-i

kerîmeleri okuduktan sonra, kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını

nasıl koruyup gözetirlerse, O’nu da öyle koruyacaklarını temin

etmek üzere onlardan kesin söz istedi. Evs ve Hazrec kabîlelerinin

bütün temsilcileri biraz düşünüp taşındıktan sonra dediler ki:

– Senin uğrunda canımızı ve mallarımızı harcasak, bize ne var?

Peygamberimiz de cevabında buyurdu ki:

– Allahü teâlânın râzı olması ve Cennet var!

Bunlardan her biri kavminin temsilcileri, vekilleri olarak bu

husûsta söz verdiler. İlk önce Es’ad bin Zürâre dedi ki::

– Ben, Allaha ve O’nun Resûlüne verdiğim sözü yerine getirmek,

canımla ve malımla O’na yardım husûsundaki sözümü, işlerimle

gerçekleştirmek üzere bî’at ediyorum.

Sonra elini uzattı ve müsâfeha yaptı. Arkasından her biri bu

şekilde bî’atı tamamlayıp, “Allahü teâlânın ve Resûlünün da’vetini

kabûl ettik, dinledik ve boyun eğdik” diyerek hoşnutluklarını ve

teslimiyetlerini ifade ettiler.

Böylece Resûlullahın uğrunda canlarını ve mallarını

çekinmeden ortaya koydular. Kadınlar ile bî’at, sadece söz ile

yapılmıştı.

Bu ikinci Akabe bî’atından sonra, Resûlullah efendimiz, Mekkeli

Müslümanların Medîne’ye hicret etmelerine izin verdi. Daha sonra

Allahü teâlânın izni ile, Peygamberimiz de Medîne’ye hicret

buyurdular.

Hicretten sonra Peygamberimiz Hazret-i Hâlid bin Zeyd, Ebû

Eyyub el-Ensârî’nin evine yerleşmekle beraber, Hazret-i Es’ad bin

Zürâre’nin evinde de kalmak suretiyle onun hatırını gözetir, hanesini

bereketlendirirlerdi. Zîrâ İslâmiyet, Medîne’ye O’nun evinden

yayılmıştı. İslâmiyeti öğretmek için Peygamberimiz tarafından

Mekke’ye gönderilen Hazret-i Mus’ab bin Umeyr, O’nun evinde

kalmıştı.

Her çâreye başvuruldu

Hicrette, Peygamberimizin bindiği devenin, Medîne’ye varınca

ilk çöktüğü arsa, Es’ad bin Zürâre’nin yanında yetişip büyüyen

Neccâroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetime aitti.

Resûlullah efendimiz, mescit yapmak için bu arsayı satın almak

istedikleri zaman, iki kardeş, satmayacaklarını, ancak Resûlullaha

hediye etmek istediklerini söylediler.

Peygamberimiz arsa sahiplerinin yetim olduklarını bildikleri için,

ücretini ödemeden almak istemedi. O arsayı parayla satın aldı.

Hazret-i Ebû Bekir’e emir buyurup, arazinin parasını verdirdi.

Hazret-i Es’ad bin Zürâre de, bu iki yetime, Benî Beyâda tarafında

kendilerine bir arazi vererek geçimlerini sağlamayı temin etti.

Medîne’de Mescid-i Nebevî’nin inşaatına devam edilirken,

hicretten dokuz ay sonra Hazret-i Es’ad bin Zürâre hastalandı.

Çeşitli tedâvî şekli uygulanmasına rağmen hastalığı iyileşmedi.

Resûlullah efendimiz kendisini ziyâret ederek sıhhat ve âfiyetleri için

dua etti. Hastalığı çok şiddetliydi. Hayatının son anlarını yaşıyordu.

Tedâvisi için her çâreye başvurulmuştu. Kısa bir müddet içinde vefat

etti. Bakî kabristanına defnedildi.

Es’ad bin Zürâre, Bedir harbine katılamadan vefat etmişti.

Resûlullah efendimiz, O’nun ölümüne çok üzüldüler. Medîneli

Yahudiler, onun ölümünden sonra Resûlullahın Peygamberliği

aleyhinde dedikodu yapmaya başlayarak dediler ki:

– Muhammed’in bir kudreti olsaydı, arkadaşını iyi ederdi.

Onun vazîfesi

Bu suretle, mü’minleri, O’ndan soğutmak ve yeni dîne girecek

olanları, O’na yaklaştırmamak istiyorlardı. Düşmanlıklarını açıkça

ortaya koyuyorlar, insanları şüpheye düşürmek istiyorlardı. Resûl-i

ekrem efendimiz de, onların bu hâllerini çok iyi bildiklerinden

buyurdu ki:

– Yahudiler, neden arkadaşını kurtaramadı diyecekler. Ben

ise, arkadaşımın bu hâli için bir menfaat veya zarar vermeye

mâlik değilim!

Hâlbuki onun peygamberliği, insanları câhillikten, küfür ve

sapıklık yollarından kurtarıp, îmân aydınlığına çıkartmaktı. Onun

vazîfesi, Allahü teâlânın râzı olduğu doğru yola da’vet işinden

ibâretti.

Es’ad bin Zürâre İkinci Akabe bî’atından sonra, Hazrec

kabîlesinin Neccâroğullarının temsilcisi tâyin edilmişti. Vefâtından

sonra, Neccâroğullarından bir grup Resûlullaha gelerek dediler ki:

– Bizim temsilcimiz öldü. Bize bir temsilci tâyin ediniz!

Resûlullah efendimiz de onlara yeni bir temsilci tâyin etmiyerek;

– Sizler, benim dayılarımsınız. Ben de sizin temsilcinizim!

buyurdu.

Böylece, onları sevindirmiş oldu. Resûlullahın, Neccâroğullarına

böyle iltifat etmesi, onlar için büyük şeref oldu.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın