Kozan'ımızın düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yılı kutlu olsun!

Euthanasia (Ötenazi) 

Euthanasia (Ötenazi) 

Ötanazi (Yunanca: ευθανασία – ευ, eu, “iyi,güzel”; θάνατος, thanatos, “ölüm”), bir kişinin veya bir hayvanın yaşamını, yaşamlarının dayanılamayacak durumda olarak algılanması sebebiyle, acısız veya çok az acıtan bir ölümcül enjeksiyon yaparak, yüksek dozda ilaç vererek veya kişiyi yaşam destek ünitesinden ayırarak sonlandırmak. Ötanazi uygulaması bu üçü dışında farklı formlarda da olabilir; örneğin pasif ötanaziye kişinin tedavi edilebilecek ama ölümcül bir bulaşıcı hastalığının tedavi edilmeyerek kişinin, pasif olarak, ölümüne yol açılması dahildir. Ötanazinin farklı tipleri farklı yasal uygulamalara tabiidir. Pasif ötanazi genelde birçok ülkede, farklı koşullar altında yasalken, aktif ötanazi çoğu ülkede yasaktır. Genellikle ötanazi başlığı altında tartışılan hekim destekli intihar (physician assisted suicide) genel olarak yasadışı olmakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington, Oregon ve Montana eyaletlerinde yasaldır. Aktif ötanazi Türkiye’de yasal değildir. Yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre, hastaya ötanazi uygulayan fail (hekim), tasarlayarak (taammüden) adam öldürme hükümlerine göre yargılanır ve ağırlaştırılmış müebbet (ömür boyu) hapis cezasıyla cezalandırılır. Bazı ülkelerde ötanazi yasal olmasa da, ötanazi faili cezaya çarptırılmaz.

Hekim tarafından uygulanan ötanazi tarihi
Antik Yunan ve daha sonra Antik Roma’da ölümcül hastalığa yakalanmış hastaların tedavi edilmemesi sıkça karşılaşılan bir durumdu; bu tip bir hastayı tedavi etmeye çalışmanın hekime ancak utanç ve başarısızlık kazandıracağı ve bu tip bir uygulamanın genel olarak yanlış bir uygulama olduğu kanısı yaygındı. Bununla birlikte, Hipokrat Yemini’nde açıkça belirtildiği gibi, hekimin hastaya, hasta arzu etse dahi ölümcül bir ilaç vermesi veya tavsiye etmesi yasaktır; hoş karşılanmaz (Edelstein, s.6). Bununla birlikte Antik Çağ’ın ünlü filozoflarının birçoğu, örneğin Eflatun, Aristo ve Zeno, kentin (polisin) kaynaklarını tüketen, tedavisi olmayan hastalıklara sahip hasta yetişkinlerin gönüllü olmasalar dahi öldürülmelerinin veya bakımsızlıktan ölmelerine yol açmanın (yani pasif olarak ölmelerini sağlamanın) uygun olduğunu iddia etmişlerdir (Carrick; Anagnastopoulos). Bununla birlikte kişinin kendi yaşamına son vermesi hakkındaki görüşleri daha değişkendir. Örneğin Aristo intiharı kınarken, Seneca kişilerin yaşamlarını istedikleri zaman sonlandırmaya hakları olduğunu belirtmiştir.
Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte ötanazi konusundaki olumlu görüşler azınlığı oluşturmaya başlamıştır, zira Hristiyanlığın temel ilkelerine göre ötanazi büyük bir suç olarak nitelendirilmiştir (bknz: Ötanazi#Hristiyanlık). Bununla birlikte ötanaziyi veya kişinin ölümü seçme hakkı olduğunu savunan önemli isimler de olmamış değildir. Yazar Michel de Montaigne farklı bir perspektifle, “bizi yaşamın ölümden daha kötü bir duruma düşürmesiyle”, “Tanrı’nın bize (kendimizi öldürme) izni” verdiğini ve “en gönüllü (biçimde gerçekleşen) ölümün en iyisi” olduğunu belirtmiştir (Montaigne, 1946 [1580], s. 338). İngiliz filozof ve yazar Francis Bacon ise, hekimlerin hastaların ölümünü kolaylaştıracak bilgiye ve yeteneğe sahip olmaları gerektiğini yazmıştır. Bunların dışında İngiliz yazar John Dryden ve Charles Blount aşk acısı, onur veya sefalet gibi şeyler nedeniyle intihar etmeyi savunmuşturlar (Ferngren). Bu konuda en çarpıcı isimlerden birisi ünlü filozof David Hume olmuştur. “İntihar Üzerine” isimli denemesinde kişinin sefil bir hayatı sırf yaratıcısını mutlu etmek için sürdürmeye çalışmasını öngören dini görüşe karşı çıkar ve kişilerin otonomilerine ve özgürlüklerine vurgu yapar. Ayrıca, Antik Çağ filozoflarına benzer şekilde topluma katkısı olmamasına rağmen toplumsal kaynaklardan yararlanan bireylerin yaşamlarını devam ettirmeye zorunlu olmadıklarını savunur. Ünlü Alman filozof “Nietzsche de Hume’nin, otonomi sahibi kişilerin, toplumsal faydalılıklarını ve hazlarını yok eden bir hastalığa sahiplerse ölümlerine karar verebilme hakkına sahip oldukları, görüşünü benimsemiştir” (Encyclopedia of Bioethics, p. 1425). Destekleyenlerin dışında Hume’nin görüşünü benimsemeyen birçok ünlü filozof da olmuştur. Immanuel Kant için ihtiharın hiçbir çeşidi kabul edilemezdir. Çünkü onun ahlak teorisi ihtiharı her koşulda ve şartta reddeder.
Bunların dışında Darwinizmin 19. yüzyıldaki yükselişiyle birlikte, “kutsal yaşam” kavramı büyük bir darbe almış, hekim tarafından uygulanan ötanazinin savunucularının sayısı yükselmiştir. Ayrıca doğal seçilimin, suni olarak insan türü üzerine uygulanması ve öjenik tartışmaları açısından, ötanazinin ‘istenmeyen, doğal olarak kurtuluş şansı az olan’ belirli hasta grupları ve toplumsal gruplar üzerine uygulanması tartışması da Darwinizmin yükselişiyle belirgin bir seviyeye ulaşmıştır. Alman Ernst Haeckel, 1868’de Almanya’daki, fiziksel ve zihinsel olarak tedavi edilemeyecek bozukluklara sahip kişilerin acısız bir şekilde öldürülmeleri gerektiğini savunmuştur. Nazi Almanya’sında bu tip görüşler büyük bir yükseliş göstermiş fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında kaybolmuştur. Dünya çapında devlet politikası olarak veya akademik anlamda bu tip bir ötanazi tartışması bugün yer almamaktadır.
Bugün ötanazi taraftarları ve ötanazi karşıtları farklı argümanlarla ötanazi tartışmasına katkıda bulunmaktadırlar. Ötanazi dünya çapında kabul edilmiş, yasal bir uygulama olmamakla birlikte, bazı ülke ve eyaletlerde yasaldır ve uygulanmaktadır; Hollanda, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Teksas eyaleti örnek olarak verilebilir. Bununla birlikte, bu ülkelerde ötanazinin uygulanması için uyulması gereken belirli şartlar ve prosedürler vardır. Pasif ötanazi, aktif ötanaziye oranla, daha yaygın bir şekilde farklı ülkelerde uygulanmaktadır.
Dinler açısından ötanazi
İslam
İslam’a göre,insan Allah tarafından yaratılmıştır ve hayat ona Allah tarafından bahşedilmiştir. Bu sebeple insanın kendi canı üzerine karar verebilme hakkı yoktur, bu hak ancak Allah’ındır. Buradan hareketle İslam dininde hem intihar hem de ötanazi benzeri uygulamalar yasaktır, katil olarak görülür. Ayrıca, hayatın uzamasını sağlayacak her türlü uygulamanın uygulanması da gereklidir ve bu tip uygulamaların, durum müsaitken uygulanmaması yani bireyin ölüme terk edilmesi de yasaktır. Bu kurallar toplumsal yararlılığını kaybetmiş topluluklar için de geçerlidir ve toplumsal yararlılığını yitirmiş veya buna hiç sahip olamamış insanların öldürülmesi veya bakımsızlıktan ölüme terk edilmesi katl ile eşdeğerdir. İnsanın Allah’dan ölümü dilemesi de İslam’da hoş karşılanmayan bir davranıştır.
Musevilik
Museviliğin ötanaziye bakış açısı, insana ve insan hayatına bakış açısı temellidir. Musevilikte insanın Tanrı tarafından yaratıldığı ve hayatın Tanrı tarafından insana bahşedildiğine inanılır ve bu kutsal metinlerde de açıkça belirtilmiştir (Yaratılış, 2:2-27). Buradan hareketle kişinin, sanki hayatı kendisi yaratmış veya hayata sahipmiş gibi davranması beklenilemez; Tanrı tarafından bahşedilen hayat yine Tanrı tarafından, Tanrı’nın dilediği anda kişiden alınacaktır, bu sebeple kişinin kendi hayatını veya bir başkasının hayatını alması meşru değildir(Yaratılış, 9:5-6). İnsanın tanrı suretinde yaratıldığı inancı Musevilikte de bulunmaktadır ve bu da hayatın ve insanın özel bir ‘kutsallığı’ barındırdığı fikrini desteklemekte, ötanaziye bu anlamda da karşı çıkmaktadır. Kişinin toplumsal yararı kalmasa ve hatta yoğun acı içinde olsa dahi, hayatını mümkün olduğu kadar uzatması şarttır. Toplumsal yararı kalmamış insanların veya ağır bozukluklarla doğmuş bebeklerin aktif olarak öldürülmesi veya bakımsızlık sebebiyle ölüme terk edilmesi de yasaktır.
Hristiyanlık
Hıristiyanlık dini Musevilik kutsal metinlerini, kutsal metinleri içinde kabul ettiğinden insan ve insan hayatına dair akaid temelde büyük oranda benzerdir. Hristiyanlığın doğuşundan itibaren, kişinin kendi canına kıyması veya başkalarının canına kıyması kesinlikle yasak kılınmıştır. İnsanın tanrı suretinde yaratılmış olması inancı Hristiyanlıkta da mevcuttur ve insan, insan hayatı özel bir ‘kutsallığı’ içinde barındırır. Hristiyanlıkta da belirli bir toplumsal grubun, örneğin toplumsal yararlılığını kaybetmiş toplulukların, canına kıyılması meşru değildir. Çok erken dönemlerden itibaren (yaklaşık M.S. 2. yüzyıl) Hristiyanlık, intihar, çocuk ve bebeklerin katli (infantisit) ve benzeri eylemleri yasaklamıştır.
Hristiyanlık tarihinin önemli isimlerinden Augustine intiharı yoğun bir şekilde eleştirmiş ve intiharı 10 Emir’den altıncısı olan “Öldürmeyeceksin” emrine karşı bir hareket olarak görmüştür. Nitekim Hristiyanlığın genel görüşü bu olmuş ve 325 yılında, Roma İmparatorluğu’nun resmî dininin Hristiyanlık olarak ilan edilmesiyle birlikte intihar katl ile aynı görülmüştür. İntihar edenlerin Hristiyan mezarlıklarına gömülmesine karşı çıkılırken, intihar edenlerin mal varlıklarına da el konulmaya başlanmıştır. Daha sonraları ünlü teolog ve filozof Thomas Aquinas da intiharı eleştirmiş ve kınamıştır. Bu sıralarda ortaya çıkan yaklaşım, bugün Katolik Kilisesi’nin intihar ve ötanaziye dair görüşlerinin temelini oluşturmaktadır.
Protestanlıkta da durum pek farklı olmasa da zaman içinde değişim söz konusu olmuştur. Her ne kadar ilk dönem Protestanlığın önemli isimlerinin görüşleri Katolik Kilisesi’nin ve ilk Hristiyan yazarlarının görüşlerinden farklı olmasa da, son dönem ve çağdaş Prostestan din adamlarının ötanazi topluluklarında yer aldıkları ve ötanaziyi savundukları da görülmüştür. Bu tip din adamlarına Joseph Fletcher örnek olarak verilebilir
Budizm
Theravada Budizminde bir rahip ölümün avantajlarından veya hayatın sefaletlerine kıyasla ölüm sonrası yaşamın iyiliğinden intiharı özendirecek şekilde bahsederse aforoz edilebilir. Ayrıca tedavi edilemeyecek derecede hasta kişilere bakarken, bu kişilerin ölümünü hızlandıracak şekilde davranmak da yasaklanmıştır
Aktif ve pasif ötanazi
Temelde aktif ve pasif ötanazi şekilinde uygulanmaktadır.
Aktif ötanazide, doğrudan (direkt) uygulama söz konusudur. Öldürücü madde, kurtarıcı tedavi uygulanması imkânsız olan hastaya doğrudan verilir.
Pasif ötanazide, dolaylı (indirekt) bir uygulama söz konusu olup, hastayı hayatta tutan makineler kapatılır ya da geçici – kısmi tedaviye yönelik ilaçların verilmesi kesilerek, ağrının giderilmesi dışında bir tedavi uygulanmaz.
Aktif ve pasif ötanazi, amaç ve son açısından aynı olmakla birlikte uygulanan prosedürün farklılığı açısından, farklı yasal durumlara sahip olmuşturlar. Yine de bu iki ötanazi türü arasında gerçekten bir farklılığın olup olmadığı, eğer biri diğerinden daha iyiyse bunun pasif ötanazi mi yoksa aktif ötanazi mi olduğu etik ve felsefî bağlamda tartışılan önemli bir meseledir. Bugün yasal olarak pasif ötanazi aktif ötanaziye oranla daha iyi karşılanmaktadır ve aktif ötanaziye oranla daha çok ülkede ve bölgede yasal olarak uygulanmasına izin verilmektedir. Bununla birlikte özellikle felsefe çevrelerinde pasif ötanazinin aktif ötanaziden, belki ancak yasal olarak daha iyi olabileceğine, pratikte büyük ihtimalle daha kötü olabileceğine dair yorumlar mevcuttur. Pasif ötanazinin, karşılaştırıldığında, aktif ötanaziden daha kötü olduğunu iddia eden ünlü isimlerden James Rachels “Active and Passive Euthanasia” isimli eserinde çeşitli örnekler sunarak, niçin ötanazi uygulanacak kişinin pasif ötanazi sonucu uzun süre acı çekerek ölmesinin, aktif ötanazi sonucu kısa ve acısız bir ölümle ölmesinden daha iyi olabileceği sorusunu sormakta ve bu noktadan hareketle çeşitli örnekler sunmaktadır(Rachels). Bununla birlikte pasif ötanazinin aktif ötanaziden daha uygun ve iyi olduğunu savunan çevreler sıklıkla eylem ve eylemsizlik doktrini (acts and omissions doctrine) ve benzeri doktrin ve argümanları ortaya koymaktadırlar. Yasal açıdansa pasif ötanazide, ötanazi uygulanacak kişiye karşı aktif bir öldürme eyleminin uygulanmadığı fakat bunun aktif ötanazide söz konusu olmadığı fikri baskındır.
Doktor destekli intihar
Sık sık ötanazi başlığı altında işlenen bir başka konu da hekim destekli intihardır (physician assisted suicide). Hekim destekli intiharda, ne tam olarak aktif ne de tam olarak pasif ötanazi mümkünken, durumun salt intihar olmadığı da ortaya atılmıştır. Kısaca, hekim destekli intiharda, kişinin isteği üzerine hekim kişinin kendisini öldürebilmesini mümkün kılacak ortamı hazırlar. Burada hekim kişiyi ne doğrudan öldürmekte ne de dolaylı olarak ölmesine sebep olmaktadır yani pasif ötanazideki gibi örneğin bakımsızlık veya yaşam destek ünitesinden ayrılması sonucu ölüm mevcut değildir. Hekim sadece kişinin intihar etmesi için uygun olacak koşulları ve durumu hazırlar, ve sonuçta kişiyi öldüren yine kişinin kendisidir.
Konuyla ilgili birçok kişi hekim destekli intiharın ötanaziden daha farklı bir biçimde, intihar kavramına daha yakın olarak incelenmesinin daha yararlı olacağını savunmaktadır. Hekim destekli intihar Amerika Birleşik Devletleri’nin Washington, Oregon ve Montana eyaletlerinde yasaldır. Bunun dışında hekim destekli intiharın savunucuları genel olarak ötanazi savunucularından daha azdır ve hekim destekli intihar genel olarak dünya çapında yasadışıdır.
Türk Hukukunda Ötanazi
Yazan: Av. Şamil DEMİR.
Ötanazi ‘nin kelime anlamı “güzel ölüm”dür. Bu kavrama üç tıbbi müdahale girer:
Aktif ötanazi
Hekim destekli intihar
Pasif ötanazi
Yaşama hakkı vazgeçilemez, devredilemez ve insanın kendisinden bile korunması gereken bir kişilik hakkıdır. Yaşama hakkı söz konusu olduğunda MK. 24/2 de düzenlenen hukuka uygunluk sebepleri geçerli değildir.
Aktif ötanazi: Bir doktorun ölüm sonucu doğuracak bir eylem ve işlemde bulunmasıdır. Çok ızdırabı olan bir hasta doktora vaadde bulunarak veya durumunu acındırarak ölümü sağlayacak bi işlem yaptırırsa bu durum aktif ötanazi olarak nitelendirilecektir.
Hekim destekli intihar: Hekim destekli intiharda intihar etmek isteyen hastaya doktor eli ile yapılacak bir yardım söz konusudur. Asiste intihara başvuranlar ve bu girişim sonucunda kurtulanlar arasında yapılan araştırma, bu tür intihara girişenlerin en çok “ölümün gerçekleşmemesinden” korktukları sonucunu ortaya koymuştur. Bu nedenle asiste intihara başvuranlar en kesin sonucu elde edecekleri yöntemlere başvururlar. Asiste intihar doktorun hastasına zehirli iğne yapmayı öğretmesi ya da ölümüne yol açacak ilaçları temin etmesi şeklinde gerçekleşebilir.
Pasif ötanazi: Yaşam desteğiyle biyolojik olarak hayatını sürdüren bir kişiden bu desteğin çekilmesiyle gerçekleştirilen ötanazi türüdür.
Dünyada aktif, pasif ve asiste ötanazi olarak ayrılan bu haller, din adamları, sosyologlar, felsefeciler, hukukçular ve hekimler arasında tartışılmaktadır. Bu tartışmaların soncunda ötanaziye veya onun türlerine karşı geliştirilen bakış açıları, ülkeden ülkeye, dinlere ve dünya görüşüne göre farklılıklar göstermektedir.
Genel olarak din adamları, insanın Allah tarafından yaratılması nedeniyle ne kadar süre yaşayacağını yine Allahın belirlediği dolayısıyla onunu verdiği canın yine kendisi tarafından alınacağı görüşünü benimsiyorlar. Bu nedenle de hiçbir din aktif ötanaziyi kabul etmiyor. Aynı düşünce hekim destekli intiharda da çoğunlukla kabul edilmekle birlikte dinler arasında pasif ötanazi konusunda farklılıklar söz konusudur. Vatikan; “İnsanların ömrü bellidir, bir kimse ölmüş ama yaşam desteğine bağlı olarak biyolojik hayatını sürdürüyorsa bu Tanrının işine karışmaktır ve yaşam desteğinin çekilmesinde sakınca yoktur” der. Bu durumda dine aykırılıktan bahsedilmez.
Felsefeci ve sosyologlar insanın en üstün değer olduğu kabulü ile kendi iradeleriyle bile bu değerin ortadan kaldırılamayacağını ifade ediyorlar. Felsefecilerin çoğunluğunun tıbbi gerekçelerle de olsa yaşamın sürdürülmesinden yana tavır sergiledikleri görülüyor.
Tıp adamları ötanaziye hiç sıcak bakmıyorlar. Bu konuda en ehil insanlar olsalar da yeminlerinin insan hayatını devam ettirmeyi gerektirdiğini, acının son bulmasını sağlamak amacıyla da olsa ötanazinin uygulanmaması gerektiğini düşünüyorlar.
Hukukçular ise, (özellikle Medeni Hukukçular) Medeni kanunumuzun 23 ve 24. maddelerinden hareketle ötanaziyi hukuka uygun görmezler. Ancak insan hakları savunucularının çoğunluğu ötanazinin gerekli olduğu hallerde uygulanmasını savunurlar ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 2, 3, ve 8. maddelerine dayanırlar.
AİHS’nin’ 2. maddesi yaşama hakkına saygı gösterme yükümlülüğünü düzenliyor. Devletler ve insanlar, insanların yaşama hakkına saygı göstermelidirler. İşte bu görüş sahipleri, AİHS ile güvence altına alınmış yaşama hakkına “yaşamama hakkı” nı da dahil olduğu ileri sürülüyor. Bu görüşle, her hakkın olumsuzunun da hakka dahil olduğu vurgulanıyor.
AİHS’nin 3. maddesi insanların insanlık dışı hiçbir muamele ve cezaya tabi tutulamayacağını düzenliyor. Buna göre ötanazi istemine dayanak teşkil edecek olayların hepsinde, insanların insan haysiyetiyle bağdaşmayacak bir sağlık bozukluğu olduğundan böyle bir “yaşama dönemine” tabi tutulmaması gerektiği ileri sürülüyor. İnsanların en ağır ızdıraplarla baş başa olduğu ve yaşama ihtimalinin kalmadığı terminal dönemde bu ızdıraplarla son anlarını geçirmeye mahkum edilmesinin insan haysiyetine aykırı bir durumda bırakılma olduğu ifade ediliyor.
AİHS’ni 8. maddesi özel yaşama saygı hakkını düzenler. Sözleşmenin bu maddesinde insanların özel yaşamlarını kendilerinin düzenleyeceği ve buna müdahale edilemeyeceği öngörülmüştür. Bu görüş sahiplerine göre yaşama ve ölme hakkı da özel yaşama saygı hakkı kapsamında değerlendirilmektedir. Bu hakla self determinasyon denen kendi geleceğini belirleme hakkı çerçevesinde ölmenin en son kullanılacak hak olduğu ve kişinin bu hakkı kendisinin kullanabileceğini ileri sürülüyor ve kişinin yaşamaya zorlanmasının bu hakkın ihlali olacağını savunuluyor.
Bu görüşlere katılan Türk hukukçular tarafından, AİHS ‘nin Anayasamızın 90. maddesi uyarınca iç hukukumuza dahil olduğunu, uluslararası sözleşmeler ile iç hukukta yaşanan çelişkili hallerde iç hukuktan üstün sayılan uluslararası sözleşmelerin geçerli olacağı, bu özellikleri nedeniyle AİHS ‘nin Medeni Kanunu ve Ceza Kanunu’ nun üzerinde olduğu, iç hukukun buna göre yorumlanması gerektiği savunulmaktadır.
Her üç ötanazi türünün de yasal olarak kabul edildiği Avustralya ve Hollanda gibi ülkeler vardır. ABD ‘nin de bazı eyaletlerinde bu durum söz konusudur. Ancak pasif ötanazi genel bir kabul görmektedir.
Ötanazi konusunda doktrinde MK. 24. maddesinin nasıl yorumlanacağı tartışma konusu olmaktadır. MK. 24/II de bazı hallerde, kişilik haklarına saldırıda bulunulsa bile bu durumun hukuka aykırı olmayacağı haller düzenleme bulmaktadır. Bu haller:
Kişinin rızası
Daha üstün nitelikte özel ve kamusal yarar
Kanunun verdiği yetkinin kullanılması
halleridir. Sayılan hallerde bir kişinin kişilik hakları kapsamına giren haklarının ihlal edilmesi herhangi bir hukuka aykırılık doğurmayacaktır.
Yaşama Hakkı: Kimse özgürlüklerinden vazgeçemez ve onları hukuka ve ahlaka aykırı olarak sınırlayamaz. Bu hallerin varlığında kişinin haklarının sınırlanmasına dair rızası dikkate alınmayacaktır (MK.23/II). Medeni Kanunumuzun bahsi geçen hükmü düzenlenmemiş olsaydı, MK 24. maddesinde düzenlenmiş olan:
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.
Hükmünün düzenleniş şekli itibariyle; kişinin rızası ve çekilen acı ve ızdırap nedeniyle varlığı kabul edilebilecek, üstün nitelikte özel yarar kişinin kendi isteğiyle yaşamına son vermeye karar alabilmesini sağlayacaktı. Ancak MK. 23/II hükmü kişinin ötanaziye ilişkin rızasını geçersiz ve hukuka aykırı saymaktadır.
Sağlıklı olarak normal yaşamını sürdüren bir insanın yaşama hakkından vazgeçmesi tabii ki beklenemez. Ama tedavisi olmayan bir hastalık nedeniyle, günleri sayılı bir şekilde, doktorların kendi haline bıraktığı, terminal dönemdeki, yaşama ilişkin herhangi bir refleksi olmayan, bilincini kaybetmiş ya da ağır ızdırap içerisinde kıvranan, hastalığı nedeniyle maddi gücü tükenmiş hastaların ölmeyi istemesi halinde, yaşaması mı ölmesi mi daha iyi olacaktır şeklinde yapılacak bir tartışmada MK 24. maddede bahsi geçen “üstün nitelikte yararın” varlığından bahsedilebilecek midir? Eğer maddeye bahsedilen anlam izafe edilirse ayrıca bir hukuki düzenlemeye gerek kalmaksızın ötenazim mümkün olabilecektir (TCK düzenlemesi bir yana bırakılarak).
Türkiye’de beyin ölümünden sonra aile bireylerinin rızası veya doktor kararıyla “yaşama desteğinin çekilmesi” 72 saat geçtikten sonra yapılmaktadır. Desteğin 72 saatte çekilmesindeki anlam da organ bağışı yapılması ihtimaline binaen organların nakle uygunluğunun korunmasıdır. Uygulanan bu işlem niteliği itibariyle “pasif ötanazi” olup, hukuki dayanağını “özel nitelikte üstün yarar” oluşturmaktadır.
Hekim destekli intihar, mevcut düzenlemelerimize göre hukuka aykırı sayılmakta olup, hukuki ve cezai neticeleri vardır.
Not: Bu yazının yazılmasında, Prof.Dr. Kudret Güven tarafından verilen, “Kişilik Haklarındaki Son Gelişmeler” dersindeki tartışmalardan yararlanılmıştır.
Güncelleme, 09.02.2010
İngiliz ve Belçikalı bilim adamlarının son çalışmaları ötanazi hakkındaki kabulleri derinden etkileyeceğe benziyor. Radyonörolaglar yaptıkları çalışmaların birçok kesimi etkilediği ve tartışmalara yol açacağı gerekçesiyle şimdilik konu hakkında açıklama yapmayı etik bulmasalar da araştırmanın basına yansıyan sonuçları şimdiden derin etkiler doğurmuş durumda. Haber şu şekilde:
“Evet” ve “Hayır” cevabı verdiler
Bilim adamları, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) adı verilen beyin tarayıcısını kullanarak, 2003′te trafik kazasında ağır beyin travması geçiren hastanın, beyin faaliyetlerini bilinçli olarak değiştirmek suretiyle, doktorların sorularına karşılık “evet” ve “hayır” cevaplarını “düşünebildiğini” saptadı.
Hastada bilinç işaretleri gözlemleyen doktorlar, bunun gerçek olup olmadığını anlamak için, hastaya “babanızın adı Thomas mı” gibi sorular sorarak “evet” ya da “hayır” cevapları vermesini istedi. Bu sırada doktorlar hastanın beynini fMRI cihazıyla taradı. Doktorlar, hastanın beyin faaliyetlerini değiştirerek sorulara cevap verdiğini gördü.
Araştırmayı kaleme alanlardan Adrian Owen, hastanın düşünce yoluyla tüm sorulara doğru cevap verdiğini gösteren sonuçları görünce çok şaşırdıklarını söyledi.
New England Journal of Medicine’de yayımlanan araştırmada, bitkisel hayatta olduğu düşünülen 23 hasta arasında yapıldı. Yapılan beyin taramasında bu hastalardan dördünde bilinçlilik işaretleri görüldü.
fMRI yöntemi, sağlıklı insanlarda beynin sorulara cevabını yüzde 100 kesinlikle saptayabiliyor. Ancak bu cihaz hareket edemeyen veya konuşamayan hastalarda daha önce denenmemişti.
Uzmanlar bu sonucun, koma benzeri durumdaki tüm hastaların yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösterdiğini belirtti. (A.A.)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN