Filler Ölüme Yalnız Gider – Serpil Tuncer

Filler Ölüme Yalnız Gider – Serpil Tuncer

Arka Kapak Yazısı:

Hikâyelerimiz ne zaman başlar, ne zaman biter? Doğduğumuzda mı, yaşarken mi yoksa öldükten sonra mı? Filler Ölüme Yalnız Gider, başlangıcına ve bitimine sınır konmamış hikâyelerden oluşuyor. Kulaklarımıza gelen sesler kâh toprak altından kâh farazi âlemden kâh gerçek dünyadan gelmekte. Her biri bize dair sayısız detayı fısıldamakta; unutmayalım, önemseyelim diye!

Ölümden dönen bir genç kız, ölüme koşan bir kadınla yan yana… Sevenler, ayrılanlar, kavuşanlar, birbirini özleyenler, hüzünler, sevinçler, hayal kırıklıkları, umutlar; yine yan yana, yine iç içe… Tıpkı hayatın kendisi gibi her şey ve herkes bir arada…

Delice bir coşkuyla akıp duran hayat olanca görkemi ve albenisi ile sarar sarmalar bizi. Bir taraftan da bir yerlere, bir şeylere hazırlar. Filler Ölüme Yalnız Gider ’de işte bu hazırlığın ve coşkulu akışın ayrıntılarla örülü hikâyeleri anlatılıyor. Durup düşünmek ya da hikâyelerin müthiş seyrine dalmak ise birer tercihten ibaret!

Kitaptan Bir Öykü

Ziyaret

Bugün de amma yoğundu diye düşündü. Yeni gelen her gün bir önceki günü aratıyordu. Ne telefonlar kesildi ne de oto galeriye gelip giden müşteriler… Bir yorgunluk kahvesi istedi sekreteri Gül’den. Deri koltuğuna sinmiş, yorgunluktan bitkin bir hâlde dışarıyı izlemeye başladı. Yağmurdan dolayı soğuyan galerinin büyük camları buhar yapmıştı. Camın üzerindeki su damlacıkları yavaş yavaş aşağıya doğru süzülüp caddenin kırmızı ışıkları altında kocaman kocaman parlıyorlardı.

Bugün de gidememişti arkadaşı Kemal’i görmeye. Oysa dün, bütün gece Kemal’i düşünmüş, çocukluk arkadaşıyla yaşadığı o eski günleri yeniden anımsamıştı.




Sazlıklardan kurbağa toplamak, göğe uçurtma salmak, topraktan en uzun solucanı çıkartmak, top sektirmek, başıboş sokaklarda ıslık çalmak, ekmek arası domatesle peynir yemek tam da bu ikilinin harcıydı. Biraz daha büyüdüklerinde kız tavlama işine el atmışlardı. Bir süre düğünlerde halay başı olmaya gönül verdiler ve kasabanın bütün düğünlerinde yeni tıraşlı ergen olarak boy gösterdiler. Birlikte yapmaktan en çok keyif aldıkları bir diğer etkinlikse, mahalle kahvesinin önündeki tahta direklere sarılmış geniş yapraklı asmanın altında çay içmekti. Ergenlikten delikanlılığa geçmenin en büyük göstergesiydi mahalle kahvesinden bir masa ve sandalye kapmak. Çatılardan güvercin uçurtmak ve hoyratça eve gelmemek başladı yıllar biraz daha geçtiğinde, sonrası sabahlara kadar dışarıda kalmak… Gençlik böyle akıp gitmişti ellerinden. Çılgınca ve mutlu.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Adana Milletvekili ve Kit Komisyonu Üyesi Orhan Sümer’in 24 Kasım Öğretmenler Günü İle İlgili Basın Açıklaması

Evli evine köylü köyüne oldu sonrası. Hakan, zengin babasının yardımıyla işadamı olup, büyükşehre yerleşti. Kemal ise babasından yadigâr kalan mesleğinin başına geçmişti. Kasabada ayakkabıcıydı. Ne deli dolu insanlarmışız diye düşündü Hakan, meğer ne güzel günlermiş o günler.

Ah, işler bu kadar yoğun olmasaydı… İnsan nasıl olur da, memleketinden kalkıp, buradaki büyük bir hastaneye tedavi olmak amacıyla gelip, yatış yapan arkadaşını ziyarete gidemezdi? Bu nasıl bir sorumsuzluktu? Kızıyordu kendine. Sonra duruluyordu bu kızgınlığı. Yok canım. Çok da haksızlık etmemeliydi kendine. İşten güçten vakit mi vardı. Bütün gün öteye koştur beriye koştur. Dünya telaşı dediklerinden. Bitmiyordu ki çilesi. Öyle canım. İnsanın türlü türlü hâli var.

En son yaptığı telefon konuşmasında iyi gelmiyordu Kemal’in sesi. Kısık ve bitkin bir adam sesi vardı telefonun ucunda. Kahvesi bittiğinde çantası ve anahtarlarını alıp galeriden ayrıldı. “Yarın” diye geçirdi içinden; “Yarın görmeye giderim Kemal’i. Yarın çok geç ya. Hımm. Hemen bu akşam…”

Eve geldiğinde içerideki kalabalığı görünce akşam için planını yaptığı Kemal’i görme hayalinin suya düştüğünü anlamıştı. Eşinin bir dünya akrabası ev ziyaretine gelmişlerdi. Dört yaşındaki oğlu ayaklarının dibinde dolanıp duruyordu. Yemek, çay, kahve derken vakit gece yarısını bulmuştu. Misafirleri yolcu ettiğinde aklına yine Kemal düştü. İçini saran bir pişmanlık bin pişmanlığa dönüşüyordu. Yatağına yorgun uzandı. “Yarın” dedi. “Yarın mutlaka Kemal’i görmeye gitmeliyim.”

İyi uyumadı. Hesap, kitap, para, pul… Karışık rüyalar gördü. Sazlığın derin karanlığında bir tüfek patlıyor, saçmalar her yere dağılıyordu. Kuşlar, kendiliğinden gökyüzünden yere doğru düşüyordu. Sıçrayarak uyandı, sonra yeniden kapandı gözleri. Başka bir rüyanın içine girmişti. Bu sefer de buz tutan bir ormanda, kış güneşinin altında Kemal’le birlikte yürüyordu. Beraber gittikleri sayısız avlardan biri rüyasına girmişti. Çek defterleri, sonu gelmeyen sıfırlar çıktı karşısına. Saçma sapan bir rüya gördüğünün farkına vardığında kendini yatağında uyanmış olarak buldu. Masa saati üçü gösteriyordu. Vicdan muhakemesi yaptı sessizce. İçinde kayıp giden binlerce yıldız yastığına dökülüyordu. Unutmuştu, o an hatırladı. Yarın da Kemal’i görme imkânı yoktu. İşadamları toplantısı vardı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  İnsan dostu özel köpeklerin eğitimi sürüyor

Sabah olduğunda apar topar fırladı yatağından. En pahalı takım, gıcır gıcır parlayan ayakkabılar, kravat; Paris’in en son modası… Giyindi çıktı evden. İşadamları toplantısı bütün ihtişamıyla yapılıyorken sessize aldığı telefonu sürekli titreyip durdu. Öğlene doğru yemek molası verildiğinde bir ara eli telefona gitti. Cevapsız çağrı sayısı on dokuzu bulmuştu. Hiçbirini cevaplayamayacaktı. Vakit nakitti onun için. Yeniden girdi toplantıya. Yok olmuyordu. Kendini bir türlü toplantıda konuşulan konulara veremiyordu. İyi bir dinleyici olmadıktan sonra ne önemi vardı bu salonda oturmanın? Toplantının tam ortasında, masasına gelmiş çayını yudumluyorken; “Kemal” diye sayıkladı içinden. Ve düşündü. Çocukluk arkadaşıyla geçirdiği onca güzel günün yerini ne tutabilirdi ki? Bütün gün sürecek olan toplantıyı yarıda kesti. Dibi boş dünyanın hiç dolmayacak servetini umursamadı bir anlığına. En yakın çiçekçiye uğradı, içinde kasımpatı sayıları çokça olan bir buket yaptırdı. Arabasını doğruca hastaneye sürdü. 616 numaralı oda demişti telefonda Kemal. Üçüncü kat.




Hastanenin ferah koridorlarında gezinirken nihayet odayı bulabilmişti. Oda kapısı açıktı. İçeriye girdi. Anlamlandıramadığı tuhaf ve sessiz bir kalabalık çarptı gözüne. Sadece işine odaklanmış, huşu içindeki bu kalabalık, yatağın başındaki kablolarla, cihazlarla uğraşıp duruyordu. Yatağa baktı. Anladı. Bu kalabalık, tek kişilik yatakta yüzü çarşafla kapatılmış bir ceset için son görevini yapıyordu. Elindeki buketiyle ayakta kalakalmıştı. Ne herhangi bir duygu vardı bedeninde ne de o anlığına beyninden geçen bir düşünce. Şok olmuştu. Taş kesilmişti çaresizlikten. Titreyerek seslendi:

-Kemal… O öldü mü? diye sorabildi ancak.

Yatağın başındaki beyaz önlüklülerden biri:

-Öldü ne yazık ki. Başınız sağ olsun.

Elindeki emanet çiçekleri yatağın başucundaki komedine koyduğunda saat akşamın altısını gösteriyordu. Eşini aramak için eli cebine gitti. Cep telefonunu eline aldığında cevapsız çağrı sayısı yirmi yedi olmuştu.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın