HÂLİN OKULU YOKTUR

HÂLİN OKULU YOKTUR

“Hâl, kâl ile bilinmez”demişler. Yani hâL, sözlerle ifade edilemez demek. HâL: Durum, davranış, tavır manalarına gelmekte. Bu tanımdan yola çıkarak lisânın sustuğu, zahirde müşahede edilenin konuştuğu demek de mümkündür. Zahirde gözlenenin konuşması tabirinden ağızdaki dilin dönmesiyle meydana gelen harfler, kelimeler ve cümleler kastedilmez. Hâlin tekellümü harfe, sese ve nefese ihtiyaç duymaz. Diğer bir ifadeyle sözsüz iletişim kurmaktır . Bu iletişim, kendine münhasır bir ifade tarzına sahiptir. Maddî bir dili olmamasına rağmen ondan çok çok müessirdir. Dolaysız bir şekilde gönle dokunur. Bu da insanda iz bırakır. Aynı taşa yazılanlar gibi.

Bunu şöyle betimleyebiliriz

Hiç hazzetmediğimiz, ismine bile tahammülü zül saydığımız birinin kusurlarını araştırmaya çabaladığımızı varsayalım. Söz konusu bu adamla aynı ortamdayız. Onu yakın markaja almışız. Her vaziyetine pür dikkat kesilmişiz. Kendi kendimize “ bunun potlarını mutlaka yakalamalıyım” diyoruz, ancak uzun bekleyişten bıkkınlık geliyor, pes ediyor ve şöyle demekten kendimizi alamıyoruz: “Vallahi bir tek kusuruna şahit olamadım. Oturuşunda, kalkışında, konuşması, susması hasılı kelam her vaziyetinde bir tenasüp ve çekicilik var.” İşte bu ikrar, hâlin ta kendisidir. Dikkat edilirse eğer, söz konusu bu ikrar saklı bir tesir barındırır. Çünkü öze dokunmuştur. Bu da bizi derûna sirayet edebilmenin çaresinin, “hâl” olduğu sonucuna götürür.

Saadet asrından bir misal

Bazen çok çetrefilli anlar olur. Zihinler karmaşıktır, neyi nasıl yapacağımızı kestiremeyiz. İşin içine insanî acziyetimiz de girince olayın önemini suhuletle idrakten mahrum kalırız. Sanki üzerimize ölü toprağı serpilmiş de hissiz hareketsiz öylece dururuz. Bu durum, sahabe tabakasından, yani insanlığın şahika zümresinden de olsa fark etmez. Alemin seyyidi, Efendimiz (s.a.v) başlarında onlara telkinde bulunurlarken bile.
Hani müşriklerle Hudeybiye’de antlaşması imzalandığında, ashabına kurbanlarınızı kesin, saçlarınızı tıraş edin ve ihramdan çıkın buyurmuştu. Birkaç kere de tekrar etmişti ulvî kelamını. Müslümanlar bu kutsî sözü duyuyorlardı elbet, ama Kabe’yi tavaf etme ümitlerinin önüne geçemiyorlardı. Her biri kala kalmıştı. Bir haber gelir belki diye ağırdan alıyorlardı. Böylece uzunca bir vakit geçince Server-i Kainat, kalbi mahzun olarak otağına girdi. Ümmü Seleme annemizin yanına oturdular . Fahri Kainat Efendimiz’in müteessir vaziyetini gören annemiz, “n’oldu Ya Rasülellah nedir bu hüznünüz !” diye sordu. Efendimiz “ n’oluyor bu insanlara ki dediğimi yapmıyorlar. Hepsi yüzüme bakıyor” diyerek sitem buyurunca, zekâvet timsali Ümmü seleme annemiz: “Ey Allah’ın Rasûlü! Siz önce dışarı çıkın, ama onlara bir şey söylemeyin. Yoksa sözünüzü dinlemiyorlar diye Allah onları helak eder. Siz tıraşınızı olun, kurbanınızı kesin, ihramdan çıkın, onlarda emellerinin bu yıl yerine gelemeyeceğini anlarlar da , sana uyuverirler” diye teselli etti. Rasülüllah Efendimiz dışarı çıktılar ve aynen böylece yaptılar. Efendimiz’i gören sahabe, kurbanlarını kesmek için bir birleriyle yarıştı.
Bu mukaddes misalde biz ümmetine çok mesaj vardır. Onlardan belki de en önemlisi, bize hâlin ve hareketin sözden daha etkili olduğunu beyan etmesidir.

Az söz, çok hâl

Eski Yunan’da Spartalılar, az ve öz konuşurlar, “söz gümüşse sükut altındır” düstûrunca hareketin ehemmiyetine inanırlar, Atinalılar ise hamasî konuşmanın, bolca nutuk atmanın daha önemli olduğunu addederlermiş. Bir zaman Atina’da kıtlık baş gösterir. Sparta ise daha ferah fahur bir hayat sürmektedir. Atinalılar bir heyet gönderip Sparta’dan yardım isterler. Üyeler meclise bir bir çıkıp fesih ve parlak konuşma yaparlar.
Yalvar yakar bir netice hasıl olmaz. Bir heyet daha gönderip durumun vehâmetini arz ederler, ama nafile. Yine bir sonuç alamazlar. Sanki şu meşhur Karadeniz fıkralarının kahramanları Temel ile Dursun’un diyaloğundaki duruma benzer, vaziyetleri: Temel ile Dursun Sultanahmet’te gezinirken bir turist yanlarına yaklaşarak adres sorar. Turist İngilizce, Almanca, Fransızca konuşur, ancak bizimkiler anlayamaz. Dursun, Temel’e “bir yabancı dil bilseydik ne güzel olurdu değil mi uşağum.” der, Temel’se “neye yarayacak ki. Bak adam üç dil biliyor da, yine de derdini anlatamıyor.” diye cevap verir. Atinalılar da işte bu örnekteki gibi vaziyeti pür meramlarını ifadeden aciz kalırlar. Spartalıların adetlerini bilen birisi “beni gönderirseniz onları ikna eder, yardımla dönerim” der. Tamam derler. Adam yanına dibi delik, boş bir çuval alır, Sparta meclisinin huzuruna çıkar. Çuvalı ters yüz ederek, dibinin delik olduğunu gösterir. Sonra da tek bir cümle kurar: “Açız.” Ardından kürsüden iner. Kral, adamı yanına çağırır ve şöyle söyler: “Size yardım edeceğiz, ancak neden o kadar uzun konuştunuz.”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Enbiya Suresi 96'daki Yecüc Mecüc Nedir?

Önce kendini geliştir, sonra âlem değişir

Hadd-i zatında bütün güzel meziyetlerle hâllenmek, iyi vasıflarla müzeyyen olmak tüm insanlığın elde etmesi gereken ortak bir olgudur. Keşke Allah’ın (c.c.) yarattığı her insan, onun ihdas ettiği şartlara mütenasip olarak yaşasa. Tasavvuf literatüründe ahlak-ı hamîdeyle (güzel ahlak) bezense, ahlak-ı zemîmeden (kötü ahlak) kaçınsa. Hayvanî yönünü, rahmanî olana döndürse. Rıza kapısını aşındırmaya azmetse. Kısaca hâl gömleğini giyse. Ölene kadar da hiç çıkarmasa.
Ancak bütün bunlar bir temenniden öteye gidemiyor. Çünkü hâllenmek kolay iş değildir. Alıcısı azdır. Zira bedel gerektirir. Bedel ödemeksizin hâl husule gelmez. Bir mektepte bellenmez. Öyle olsaydı eğer, niceliğine hudut koyamadığımız fakülte mezunu insanların yaşadığı memleketlerde asayiş berkemal, erdem ve fazilet tam olmaz mıydı. Söz gelimi bir eğitmen sınıfında sorumlu olduğu öğrencilerine bütün kötü alışkanlıkların zararından bahsedecek, ama kendisi uygulamayacak. Halbuki bir eğiticinin fikriyatı “herkesin rahatça yaptıklarına, mübah gördüklerine, eğlencelerine vb. benim ilmim engeldir.” olmalı değil midir? Ya da bilim adamı etiketine haiz olanlar gırla, ancak yüksek ahlaklarla bezenmiş gönül adamı kaç tane? Topluma rehberlik yapmakla, onları doğruya yönlendirmekle mükellef olan, kanaat önderi diye addolunan şahsiyetlerin ne durumlara düştükleri gözler önünde. Kendi benliğini dahi sığaya çekmekten acz gösterenlerin, topluma güzel örnek olması nerede kaldı. Esasında bu zümre bütün güzellikleri hâl lisanıyla ifade etmeye memurdur, mecburdur. Mevzumuza bahis bu insanlar hakikatte münevver olsalar yani ilimleri nispetince davranmış olsalardı hırsızlık, arsızlık, yolsuzluktan; kötü ahlak, kul hakkı, adaletsizlikten bahsedilir miydi? Bu noktada akıllara, yukarıda işaret edilen, entelektüel addolunan insanlara şöyle ihtar yüklü bir vecize düşer “Bilmeyene bir defa, bilip de uygulamayanlara yedi defa yazıklar olsun!”
Bu cümleden olarak, sözleri hâl yapmak her kişinin değil er kişinin işidir. Er kişilerden olmak temennisiyle…

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Enbiya Suresi 96'daki Yecüc Mecüc Nedir?

Kaynakça

TOMAN Humeyra Tekalan, Konuşan Türkçe, Kentkitap, 2. Baskı, Ankara 2010

KUBBEALTILÜGATİ

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
ASRI SAADET HAL TAVIR

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın