Horzum’a…/2

Horzum’a…/2

Ama asıl sorun, yaylaya gelindikten sonra başlardı! Sabahın altıbuçuk-yedisinde Kozan için çıkar, akşamüzeri de geri dönerdik! Bir cumartesi, pazar günleri Horzum’da kalırdık! O günler yazdığım bir köşe yazısında ‘adam gibi yaylacılık yapmadığım için Horzum’u sevmiyorum’ demiştim. Sonra da eklemiştim: ‘Eğer haziran ayının başında mitili atıp, eylül ayının sonuna dek kalacak olsam severdim elbet’ diye de eklemiştim.

Yaylacılık mı yapıyorduk, yoksa ‘acı’ mı çekiyorduk, belli değil! O yıllar bazıları da adını koymuştu Horzum yaylasının; avrat yaylası…

Kimi ağzını doldurarak ‘avrat yaylası’ oluşunun gerekçelerini anlatır, kimi de ‘öyle düşünüyorsan yaylaya hiç gelme’ diyerek kadınları savunurdu. Öyle ya, ne yaylası olursa olsun burada birileri ‘yaylasını’ yapıyordu, yapacaktı da. Kimi kadındı, kimi yaşlıydı, kimi çocuktu, kimi işsizdi; ancak yaylacıydı! ‘Avrat yaylası’ diyene dek, olanakların elveriyorsa sende kal yaylada! Yok, ille de bir ‘yakıştırma’ yapacaklardı ya; madem eşlerinizin yaylada olmasını, Horzum’a ‘adını’ vermesini istemiyorsunuz, hiç gelmeyin yaylaya, değil mi ama… Denizde de yazlığına giden aynısını yapıyor, eşini çocuklarını, yaşlısını bırakıyor, işine-gücüne dönüyor; hiç biri de ‘avrat tatili’ demiyordu hani…

Burası Horzum…

Suluhan yaylasının ardından tırmanılan yolun, inişe geçtiği yerde Horzum görülüyor. Önce sol yanda çam ağaçları arasında yer bulan yayla evleri, hemen ileride yaylanın ilk fırını, hemen üzerinde kent evlerini andıran üç-dört katlı beton ev, daha üzerinde ‘onu da’ aratmayan, yayla evi özelliğinden çok ‘benim’ diye övüntü kaynaklı yapılar! Hiç sevmedim bunları oldu-bitti!

Hep öyle olmuyor mu? Önce yaylalık yerler belirleniyor. Üç-beş kişinin yerleştiğini görenler, biraz da yayla havasının egemenliği ile kaynaşınca akınlar başlıyor! Toprak belleri artıyor! Geliri ranta dönüştürenler seviniyor! Sonra da kimi ağaçları kesiyor, kimi doğal örtüyü ortadan kaldırıyor, kimi kentin beton yapılarının benzerlerini yaptırıyor… Bir bakıyor ki, yayla denilen yerleşim yerinin havası bozulmuş, yaz yağmurları yaşam alanlarına zor anlar yaşatmış!





Horzum, ‘gösteriş’ yaylası olmadan önce daha mı iyiydi, daha mı doğaldı, daha mı yaylaydı ne? Öyleydi elbet! Yaylacılar harcamalarını betona, betonun boyasına, avlusundaki kamelyasına-hamağına değil de, yaşamını kolaylaştıracak yerler için yapıyordu! Sabahları, akşamları bir yandan Feke yolu, bir yandan Ağılı-Elmalı yolu yürüyüş yapanlarla doluydu.

Karayolları, Jandarma, lokantalar, Orman İşletmesi sapağı, yaylanın ikinci fırını, fırının bir yanında mini market, diğer yanında kasap. Hemen geçince ‘eve’ varıyoruz…

Baraj dolayında incir aldıktan sonra bindiğimiz araçtan Horzum’da inerken, bir yandan Adana’nın, bir yandan Kozan’ın yaz havasının yanında ‘ayrışan’ yeri görüyoruz. Üstelik görmekten de öte, her ne denli çevre bozucular olanca güçleriyle çaba harcıyor olsa da, yaylanın direnme gücünü görememek aptalca olur! Doğa direniyor. Doğaya, üzerinde taşıdığı yüzlerce yıldır güç veren yapı tüm rantçılara karşı baş kaldırıyor sanki… Doğanın ‘o’ direnme gücünden kaynaklanan temiz havayı içimize çekiyoruz! Bir yerlerden yanaklarımıza dek gelen serin üfürmelerle karşılaşıyoruz. Çam ağaçlarının serin üfürmeleriyle…

Güneş Horzum Yaylası’nın komşusu Menteşe Köyü’nün bulunduğu tepeden kaymış bile. Fırından yeni çıkmış ekmeği alanlar evlerinin yolunu tutmaya başlamıştı. ‘Ekmek alım mı’ dediğimde, ‘yok’ diyen olmadı. Birlikte geldiklerim eve çıkarken, fırına yöneldim.

sürecek…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın