Horzum’a…/4

Horzum’a…/4

Sabahın altısı… Menteşe Köyü’nün dağ tepelerine dah güneş düşmemiş. Geceden kalma karanlığın sessizliğe gömülüşünün tadıyla evden çıkıyoruz. Hafifi bir esinti var havada. Üzerine çiğ düşmüş otların üzerine basarak Orman İşletme Tesisi’nin içerisinden geçerken uzun bir soluk almak geçiyor içimden; öyle de yapıyorum. Bir fırının bacasından dumanlar yükseliyor, bir de çalışanların sesleri, bir de Feke yönünden gelen araçlar geçiyor yoldan. Asıl yaylacıların Kozan dönüşü başlamamış. Marketler, kahvehaneler, lokantalar, berber kapalı. Bizim gibi yürüyüşe çıkanlar var bir de…

Bir zamanlar, Jandarma Karakolu’nun hemen berisinde Yalın Kılıç kitaplığı vardı. Saat sekizde, yayla boyunca görev almış çocuklar isteyenin adını-adresini alarak, okumaları için kitap verirlerdi. Aldığı kitabı okuyan çocuklar, yenilerini isterlerdi. Bir gün hiç unutmam, Yalın Kılıç’ın yayına varmıştım. Kitapları, görev dağılımını anlatırken sevincine tanık olmuştum. Kitaplığın hemen girişinde kuş lastikleri vardı, duvara asmıştı. Onların yanında bir torba taş, bir de not… Notta şöyle yazıyordu: ‘Bir kuş lastiği getirene iki kitap…’ Sorduğumda da ‘kuşları vurmalarını istemiyorum, en önemlisi de okuyan çocuk kuş vurmaz’ demişti. Güzellik doluydu, ışık içinde uyusun Yalın abi…

Ana yoldan Elmalı yoluna dönerken, biraz ileride, Horzum’un Kozan’dan gelişteki ilk fırınında da çalışmaları görülüyordu. Eşofmanın fermuarını biraz yukarı çekerken üşüdüğümü sezdim. Adımlarımız, başladığımız gibi değildi; biraz daha alışık, biraz daha rahat. Her adım atışta baştan tırnağa vücudu saran rahatlamanın verdiği hazla yürüyorduk. Salt yürümek değil, birlikteliğinde solunan hava da hazza katkı salıyordu. İlerleyen yolun sağ yanı dere, derenin hemen bitiğinde yol boyunca meyve, sebze bahçeleri dizilmişti. Bahçelerin bitiminde Sağlık Ocağı…

Bir avlu içerisinde üç-dört katlı lojmanı, hemen yanında sağlık ocağı olarak kullanılan tek katlı yapı… Ama hepsi bu kadar! Duvarların sıvaları dökülmüş, pencere camları kırılmış, yıkıntı gibi terk edilmiş bir yapı; Horzum Sağlık Ocağı. On, onbeş yıl önce burada görevliler olurdu. Yayla dönemi bir orta nüfuslu kentler kadar yaylacıyı ağırlayan Horzum’da ayağına çivi batan, eli bıçak kesen, pansuman gereksinimi olan, ayaküstü ‘tedavilerde’ yaylacılara ‘hizmet’ veren bir yerken; terk edilmişti böyle! Ne sağlık görevlileri verilmişti buraya, ne de yaylacıların ‘acil’ durumları için yönlendirici biri. İçinde yaşam olmayan tüm yapılar gibi, Sağlık Ocağı’nın yapısı da ‘kimsizlikten’ dökülmüş, kırılmış, günümüzün yıkıntısı olmuştu.

Yürüyüş için yolu adımlarken, bu ‘kayıtsızlığın’ nedenlerini düşündüm. Acıydı! Hem yaylacıların ‘acil’ sağlık gereksinmesinin sağlanmamasına, hem de onca harcama yapılarak oluşturulan yapının yazgısına terk edilmesine içimden söylenirken düz yol bitmişti. Artık bundan sonra ‘hafifçe’ yokuşları yürüyecektik. Adımlarımız ‘hafifçe’ daralmaya başladı. Yolun ortaları asfalt, kıyıları taşlı-topraklıydı. Yol boyunca çam ağaçları vardı, bir de bodur tespih ağaççıkları, bir de böğürtlen…

Bir keçi sürüsü, yolun sol yanında, tespih ağaççıklarının arasında yayılıma bırakılmıştı. Dik olan yerden geçişlerinde küçük taşlar aşağı yuvarlanıyordu. Bir de sası bir koku yaymışlardı havaya, yol ‘keçi gibi’ koku yayıyordu! Gerimizde bırakarak yokuşu tırmandık. Soğuk-serin havaya karşın omzumda ‘hafif’ nemlenme başlamıştı. Ama yorgun değildim. Adımlarımız salt yokuştan dolayı darılmış olsa da, yorgunluktan daha çok yolun konumundan dolayıydı. Bir ara yol kıyısındaki böğürtlenlerin arasında olgunlaşanlar çarptı gözüme, koparabildiğimce kopardım. Tadı, kent böğürtlenlerine benzemiyordu. Kent böğürtlenlerince iri olmamasına karşın, üç-beş tanesi ayrı bir tat bırakıyordu ağızda. Daha kalıcı, daha iz bırakıcı tat. Birkaç tane avucumda biriktirdim. Hem yürüyor, hem de arada bir ağzıma atıyordum. Yürüyüşten kaynaklanan ağız kuruluğunu da iyi geliyordu. Bir yandan da yokuşu tırmanıyorduk, çam ağaçlarının arasında…





Evden çıkalı yarım saati geçti, ‘dönelim’ dediler yürüyüşte olduklarımız. Adımlarımızı önce biraz daha küçültüp, ardından olduğumuz yerde durup, ormanın arasındaki Elmalı yolundan döndük… Çıkış gibi değildi, iniş. Kendimizi boşa almıştık sanki! Çıkışın yarı zamanında Horzum’un içindeydik. Ana yoldan geçen araçlar çoğalmış, işyerleri açılmıştı. Kozan’a gidecek olanlar yola çıkmıştı. Güneş, Menteşe Köyü’nü çoktan çökmüştü…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın