DOLAR 15,4792 0.61%
EURO 16,1193 0.67%
ALTIN 901,680,27
BITCOIN 4681573,12%
Adana
22°

HAFİF YAĞMUR

20:21

AKŞAM'A KALAN SÜRE

İmam-ı a’zam Ebu Hanife

İmam-ı a’zam Ebu Hanife

ABONE OL
14 Mayıs 2015 18:45
İmam-ı a’zam Ebu Hanife
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ehl-i sünnetin reisidir. Fıkıh bilgilerini, Ehl-i sünnet itikadını

topladı. Yüzlerce talebesine öğretip, kitaplara geçirilmesine sebep

oldu. Müslümanlar tarafından kağıt imali bunun zamanında başladı.

Derin ilmi, keskin zekâsı, aklı, zühdü, takvası, hilmi, salahı ve

cömertliği yüzlerce kitaplara yazılıp anlatılmıştır. Talebesi pek çok

olup, büyük müctehidler, âlimler yetiştirdi. Ehl-i sünnetin yüzde

sekseni Hanefi mezhebindedir.

Asıl adı Numan’dır. 80 (m. 699) senesinde Kufe’de doğup, 150

[m.767]’de Bağdat’ta şehid edildi.

Babasının adı, Sabit’tir. Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden

bir zatın soyundan olup, Faris oğullarındandır. Dedesi Zuta, İslam

dinini kabul etmiş ve Hazret-i Ali’ye ikramda bulunmuştu. İlim sahibi

salih ve kıymetli bir zat olan babası Sabit, Hazret-i Ali ile görüşmüş,

kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını almıştır.

İmam-ı a’zam, Kufe’de doğup büyüdü ve orada yetişti.

Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi aldı. Küçük yaşta

Kur’an-ı kerimi ezberledi ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte

olan sarf, nahv, şiir ve edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk yıllarında

Eshab-ı kiramdan Enes bin Malik’i, Abdullah bin Ebi Evfa’yı, Vasile

bin Eska’ı, Sehl bin Saide’yi ve hicri 102’de en son Mekke’de vefat

eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüştür. Bunlardan hadis

dinlemiştir.

O zaman Kufe, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli ilim

merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak’ta değişik

dinlere ve sapık itikadlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca

itikadı bozuk olan Şia ve Mutezile burada ortaya çıkmış, çölde

Hariciler türemişti. Diğer taraftan Eshab-ı kiramla görüşüp onlardan

Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini nakleden Tabiinin büyükleri de

orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele geçirmek isteyen

fırkalar arasında da çetin bir mücadele sürüp gidiyordu. İmam-ı

a’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce

ticaretle meşgul olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık âlimlerin

meclisine gidip onları dinliyordu.

Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i

sünnet itikadını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücadele edip onların

bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. Kufe genellikle bu tip münazaralara

sahne oluyor, hatta bu münazaralar meclislerden, çarşıya pazara

taşıyordu. Henüz çok genç yaşta olan imam-ı a’zam da, ailesinden

ve gittiği ilim meclislerinden aldığı din bilgileriyle bazen

münazaralara katılıyor ve onun üstün kabiliyeti, keskin zekâsı, derin

anlayışı ve çabuk kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilme

başlamadığı halde sapık fırkalara mensup olanlarla yaptığı

münazaralarındaki ikna kabiliyeti ve üstün başarıları, zamanın

büyük âlimlerinin dikkatini çekmişti. Onun bir cevher olduğunu

anlayan âlimler, onu ilim öğrenmeye teşvik ettiler. O da bu

tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeye başladı.

İlim öğrenmeye başlayışını kendisi şöyle anlatır:

“Bir gün zamanın âlimlerinden Şabi’nin yanından geçiyordum,

beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de;

“Çarşıya, pazara!” dedim. “Maksadım o değil, âlimlerden kimin

dersine devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı

bulunamıyorum” dedim. “İlim ile uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi

sakın ihmal etme! Ben senin zeki, akıllı ve kabiliyetli bir genç

olduğunu görüyorum” dedi. Onun bu sözü bende iyi bir tesir bıraktı.

Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü teâlânın yardımı ile

Şabi’nin sözünün bana çok faydası oldu.”

İmam-ı Şabi’nin tavsiyesinden sonra ilme sarılıp, ders

halkalarına devam etmeye başladı. İmam-ı a’zam önce kelam ilmini,

iman ve itikadı ve münazara bilgilerini Şabi’den öğrendi. Kısa

zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaştı.

Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak

fıkıh ilmine başladı. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet

edepli oturur, söylediği her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini

müzakere yoluyla yoklama yapınca, onun dersleri ezberlediğini

görürdü ve benim yanımda ders halkasının başına Numan’dan

başka kimse oturmayacak derdi.

İmam-ı a’zamın hocası Hammad, fıkıh ilmini İbrahim Nehai’den,

bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mesud’dan, bu da

Peygamber efendimizden öğrenmiştir. Hammad’ın derslerine yirmi

sekiz yıl devam edip emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı

sırada fıkıhta tanınıp meşhur oldu.

Hocası Hammad’ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a

gidip Mekke ve Medine’de çoğu Tabiinden olan âlimler ile görüşür,

onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i

beytten Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bakır’dan ilim öğrendi.

Muhammed Bakır ona bakıp; “Ceddimin dinine ait hükümleri

bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen

korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları

doğru yola çevireceksin. Allahü teâlâ yardımcın olacak!”

buyurmuştur.

Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakır, ondan sonra da Silsile-i

aliyyenin büyüklerinden olan Cafer-i Sadık hazretlerinden öğrendi.

Yüksek makamlara kavuştu. Eshab-ı kiramdan İbni Abbas’ın ilmini,

Mekke fakihi Ata bin Ebi Rebah’tan ve İkrime’den, Hazret-i Ömer ve

onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in

azatlısı Nafi’den öğrendi. Böylece, Eshab-ı kiramdan İbni Mesud ve

Hazret-i Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü Tabiinden

öğrendi.

(İlmi kimden aldın?) diye sorulunca da, şu cevabı vermişti:

“Hazret-i Ömer’den ilim alanlar vasıtasıyla Hazret-i

Ömer’den; Hazret-i Ali’den ilim alanlar vasıtasıyla Hazret-i

Ali’den; Abdullah bin Mesud’dan ilim alanlar vasıtasıyla da

Abdullah bin Mesud’dan aldım.”

İmam-ı a’zam, başta Eshab-ı kiramın büyüklerinin ilim

silsilesinden olmak üzere dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün

ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır. Şöhreti

her yere yayılıp zamanında bulunan ve sonra gelen bütün

müctehidler, âlimler, üstün kimseler onu hep methetmiş, övmüştür.

İmam-ı a’zamın hocası Hammad bin Ebi Süleyman vefat

edince, hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri

onun yerini dolduracak âlimin, ancak imam-ı a’zamın olduğunu

görerek, ısrarla hocasının yerine geçmesini istediler. “İlmin ölmesini

istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası Hammad’ın

yerine müftü oldu ve talebe yetiştirmeye başladı.

İmam-ı a’zam, hocası Hammad’ın yerine geçince, ilmi, vakarı,

üstün tevazuu, takvası, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes

tarafından sevilen ve dini meselelerde insanların bütün müşkillerini

çözen yegane müracaat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm,

Türkistan, Tuharistan, Faris diyarı (İran), Hind, Yemen ve

Arabistan’ın her tarafından kitleler halinde gelen talebeler, fetva

isteyenler ve dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.

İmam-ı a’zamın meclisinde halk tarafından sorulan suallerin

cevaplandırılması ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak

üzere iki türlü müzakere yapılırdı. Her gün sabah namazını, camide

kılıp öğleye kadar sorulan sualleri cevaplandırır, fetva verirdi.

Öğleden önce kaylule [öğle vakti bir miktar uyuma] yapıp, öğle

namazından sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan

sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip sabaha

kadar ibadet ederdi. Sorulan suallere cevap vermeden önce, mesele

aleni (açık) olarak müzakere edilir, talebeleri suali cevaplandırmaya

çalışırdı. Meselenin müzakeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele

alıp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten

sonra cevaplandırırdı. Cevapları verildikten sonra da fetvayı bizzat

söylemek suretiyle ve anlaşılır ifadelerle talebelerine yazdırırdı. Bu

yazılar daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir. Dini bir mesele

cevaplandırılıp halledilince şükür için tekbir getirirlerdi. Bu esnada

Kufe mescidi tekbir sadalarıyla inlerdi.

Talebelerine verdiği muntazam dersleri ise çok mükemmel bir

usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen

hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan

yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve yaşanmakta

olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya

aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait

hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla imam-ı a’zamın

derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan halin meselelerinden başka,

geleceğe ait meselelere geçilmiş ve fıkhın külli (genel) kaideleri

tespit edilmiştir.

İmam-ı a’zam hazretlerinin ders halkasında çözülen fiili ve

nazari fıkhi meselelerin sayısı altıyüzbini aşmıştır. Bunların içinde,

fıkıh ilminin anlaşılmasına yarayan sarf, nahv ve hesaba (fen

ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardır ki, onların meydana

çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin

mütehassısları dahi aciz kalmışlar, hayranlıklarını ifade etmişlerdir.

Çözülen fıkhi meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara),

kısımlar da çeşitlerine göre bab ve fasıllara ayrılmıştır. Başta taharet

bahsiyle ibadetler, münakehat, muamelat, hudud (had cezaları),

ukubat, sulh, cihad ve devletler hukuku, feraiz, yani miras hukuku

olmak üzere sıralanarak fıkıh düzenlenmiştir.

Böylece imam-ı a’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her

branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut

kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Eshab-ı kiramın, Peygamber

efendimizden naklen bildirdiği iman, itikad bilgilerini de toplayıp

yüzlerce talebesine bildirdi. İlmi Kelam, yani iman bilgileri

mütehassısları yetiştirdi. İmam-ı Matüridi ondan gelen kelam

bilgilerini kitaplara yazdı. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine

ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş,

içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler

onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensup

oldukları şehirlerini tespit edip, yazmışlardır.

İmam-ı a’zam ticaretle de uğraşırdı. Talebelerinin ihtiyaçlarını

kendi kazancından karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli

davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi.

Talebelerini o kadar mükemmel yetiştirmişti ki, başkalarının uzun

zamanda buldukları hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu. Onun

ders usulünü ve talebelerini görmek için gelen, aralarında Tabiinin

büyüklerinin de bulunduğu ilmi bir heyet onların bu üstünlüğünü,

başarısını görerek büyük bir memnuniyetle ayrılmışlardır.

Talebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün

tesellisisiniz” buyururdu.

Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde yetişen

talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş olan İslam dünyasının

her tarafına yayılarak müftilik, müderrislik, kadılık gibi çeşitli

vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamber

efendimizin bildirdiği yol olan Ehl-i sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her

tarafa yaydılar ve bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara

doğru yolu gösterip saadete kavuşturdular. Bu hizmeti kendilerinden

sonraki asırlara da aksettirdiler.

Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle meşhur Yakub

bin İbrahim, Muhammed Şeybani, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin

Ziyad, oğlu Hammad, Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid

el-Advi, Kasım bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi

âlimlerdir.

İmam-ı a’zam hazretleri, fıkhı; Leh ve aleyhte olanı bilmek,

tanımak diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tespit etmek için,

Edille-i şeriyyeye başvururdu. Bunlar Kitap, yani Kur’an-ı kerim,

Sünnet (Peygamber efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcma-ı

Ümmet (Eshab-ı kiramın bir mesele hakkındaki sözbirliği) ve Kıyas-ı

Fukaha (hükmü verilmiş meselelere benzeterek bir başka meseleyi

hükme bağlamak)dır.

İmam-ı a’zam herhangi bir fıkıh mevzuunun işlenmesi veya

fetvasının takrir edilmesi, yahut da cevabı bulunmak üzere mevzu

(konu) edildiğinde, sırasıyla bu dört kaynağa baş vururdu. Önce

Kur’an-ı kerime bakar, hükmü aranan meselenin işaret yoluyla,

iktiza yoluyla, ibare yoluyla veya delalet yoluyla cevabı varsa

meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli için Kur’an-ı kerimde

delil bulunmazsa Sünnete, burada da bulamazsa İcma-ı Ümmete

bakardı. Bu kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü

bildirirdi. Şayet sırasıyla bu üç kaynakta bulamazsa, o zaman

Kıyasa başvurur ve meseleyi çözerdi.

İşte imam-ı a’zam Ebu Hanife; en mükemmel usullerle yaptığı

uzun çalışmaları ve ictihadı neticesinde çözdüğü ve tedvin ettiği

fıkıh (hukuk) bilgileri ile Müslümanların ibadetlerinde ve diğer

işlerinde İslamiyet’e doğru bir şekilde uymak için takip edecekleri bir

yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi Mezhebi” denildi.

İmam-ı Şafii şöyle buyurmuştur:

“Bütün Müslümanlar imam-ı a’zamın ev halkı, çoluk çocuğu

gibidir.” (Yani, bir adam çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi

imam-ı a’zam da insanların işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini

meydana çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi kolaylığa ve rahata

kavuşturup güç bir işten kurtarmıştır.)

Ömrü boyunca sapıklarla da mücadele etti

İmam-ı a’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya

çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık

fırkalarla mücadele etti. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve

Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her

biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu.

Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip

münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru

yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde

çekip gidiyorlardı.

İmam-ı a’zam, Allahü teâlânın rızasından başka bir düşüncesi

olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslamiyet’i dosdoğru

şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi.

Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasi

düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, şahsi dostluk ve

düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir.

Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük

İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek

İslam ahlakı) ile her halükârda insanların kurtuluşu için çırpınırdı.

Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükunetle davranır, asla

heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi.

Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve

olayların sonuçlarını sezerdi.

Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekâsı, üstün aklı, engin ilmi,

heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı

herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun

tetkik gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle

olmayanları ise anında ve olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı.

En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir yoldan

cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayısız

menkıbeleri meşhurdur. Aşağıda bunlardan birkaçını bildireceğiz.

Hasılı imam-ı a’zam Ebu Hanife, İslamiyet’in, Müslümanlardan

doğru bir itikad (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir

ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu

anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları

asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber

olmuştur.

İmam-ı a’zam, İslam dinine yaptığı bütün bu hizmetleriyle

İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde

insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi

olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve

propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam

dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce

itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde

Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve

şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin

yeniden yayıcısı) unvanını almıştır.

Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; “İman, Süreyya

yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir”

buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin imam-ı a’zam hakkında

olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i

şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan

Müslümanlardır (yani Eshab-ı kiramdır). Onlardan sonra en

iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan

sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir)

buyuruldu. İmam-ı a’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen

Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan,

Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde

buyuruldu ki:

(Âdem (aleyhisselam) benimle öğündüğü gibi ben de

ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu

Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)

(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife

ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen

beni sevmemiş olur.)

(Ümmetimden biri, İslamiyeti canlandırır. Bid’atleri öldürür.

Adı Numan bin Sabit’tir.)

(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife

zamanının en yükseğidir.)

Hazret-i Ali de; “Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife

adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu

olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek

helak olacaktır” buyurdu.

İmam-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam

âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir.

Abdullah ibni Mübarek anlatır:

İmam-ı a’zam Ebu Hanife, imam-ı Malik’in yanına geldiğinde

imam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra

yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife

Numan bin Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, ispat eder”

dedi.

Veki’ der ki:

“Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok emin idi.

Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ onun kalbine

azamet ve celaleti ile tecelli eylemişti, Allahü teâlânın rızasını her

şeye tercih ederdi.”

Ebu Ahvas der ki :

“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse, yapmakta

olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını yapması imkansızdı,

çünkü her zaman yapılabilecek ibadetin çoğunu yapardı.”

Bekir İbni Maruf der ki:

“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife’den güzel olan bir kimse

görmedim.”

(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)

Hasen İbni Salih der ki:

“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi.

Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini

koruma hususunda daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar

ömrü mücadele ile geçti.”

Yezid ibni Harun der ki:

“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladım.

Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanife’den

başkasını görmedim.”

Hafas der ki:

“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni

yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim. Şüphelendiği bir

şey, malının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”

Harun Reşid, Ebu Yusuf’a Hazret-i İmamın ahlakını sordu. Ebu

Yusuf şöyle anlattı:

(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde bilmediği şeyi

söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve ibadet etmeyi ve Ona isyan

etmemeyi çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün

olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru

sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu söylerdi. Eğer

bunun gayrisi bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tâbi olur,

bunda dinini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı.

İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız Allahü teâlânın

rahmetine kavuşmayı ve rızasını kazanmayı düşünürdü. Hiç

kimseye tamah etmez. Gıybet etmekten çok uzak idi. Bir kimseyi

hayırdan, iyilikten başka şey ile anmazdı.)

Harun Reşid, bunları dinledikten sonra dedi ki: (Bu saydıkların

salihlerin, evliyanın ahlakıdır.)

Hafız Muhammed ibni Meymun der ki:

“Ebu Hanife’nin zamanında ondan arif ve fakih yoktu. Yemin

ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymaya yüz bin dinar

(altın) veririm.”

İbni Üyeyne;

“Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kufe’de

Ebu Hanife’nin talebesindedir” demiştir.

Davud-i Tai’nin yanında Ebu Hanife hazretlerinden konuşuldu.

Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur,

hidayete kavuşur.”

Hafız Abdülaziz ibni Revvad der ki:

“Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir.

Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle

insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü

dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu

anlarız.”

İbrahim bin Muaviye-i Darir der ki:

“Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife

adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder

ve herkesin müşkillerini çözerdi.”

Hakikate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah

Tüsteri;

“Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın kavimlerinde Ebu Hanife

hazretleri gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp,

dinlerini bozmazlardı” buyurdu.

İmam-ı Şafii; “Ben imam-ı a’zam Ebu Hanife’den daha büyük

fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim

meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurdu.

İmam Ahmed ibni Hanbel; “İmam-ı a’zam, vera (haramlara

düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyaya düşkün

olmayan), isar (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun

çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi” buyurdu.

İmam-ı Malik’e; “İmam-ı a’zamdan bahsederken onu

diğerlerinden daha çok methediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet

öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi

diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar

ona dua etsinler, diye hep methederim” buyurdu.

İmam-ı Gazali; “İmam-ı a’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi.

Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup,

Allahü teâlâdan çok korkardı. Daima Allahü teâlânın rızasında

bulunmayı isterdi” buyurdu.

Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır:

Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni

nerede arayayım?” dedim. Cevabında; “Beni, Ebu Hanife’nin

ilminde ara” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur ki:

“İmam-ı a’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için

kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu Hanife takva sahibi,

sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden hüküm

çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu

anlamaktan acizdirler. İmam-ı a’zam, hadis-i şerifleri ve Eshab-ı

kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına tercih) ederdi.”

İmam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead risalesinde de şöyle

buyurur:

“Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan aciz

olduğumuz o büyük imamın şânından ne yazayım! Müctehidlerin en

vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok

sakınanı) o idi. Şafii’den de, Malik’ten de, İbni Hanbel’den de her

bakımdan üstündü.”

Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri

buyurdular ki:

“İsa aleyhisselam gibi ülülazm bir Peygamber gökten inip İslam

diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadı imam-ı a’zamın

ictihadına uygun olacaktır. Bu da imam-ı a’zamın büyüklüğünü,

ictihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.”

Feridüddin-i Attar hazretleri imam-ı a’zamı şöyle anlatır;

“İslamiyetin ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler

menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi,

cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her milletin makbulü

olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun

halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siyasette,

akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat

garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin efdali ve

vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi.

Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife Kufi’nin şemaili, vasıfları Tevrat’ ta,

yazılı idi.”

(Riyazet nefsin istediklerini yapmamaktır, Mücahede ise nefsin

istemediklerini yapmaktır.)

Son asrın, zahir ve batın (kalb) ilimlerinde kâmil, dört mezhebin

fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi

hazretleri buyurdu ki:

“İmam-ı a’zam, imam-ı Yusuf ve imam-ı Muhammed de, Seyyid

Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi

aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi

bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı a’zam zamanında

fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu.

Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet

ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık

hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı

ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene

olmasaydı, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i

aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i Sadık’tan tasavvufu

alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü

Ebu Hanife, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte;

“Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her

hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde

Peygamber efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de

kemaldeydi.”

İslam âlimleri, imam-ı a’zamı bir ağacın gövdesine, diğer âlim

ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, Onun her bakımdan

büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan

büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini

belirtmişlerdir.

İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din

bilgilerini kelam, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu

ilimlere ait kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrında zuhur eden

eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu

kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına

karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin sokulması tehlikesini

bertaraf etti. İmam-ı a’zamdan önce İslamiyet’in ilk yıllarında ilimlerin

tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü

ilk asırlarda yaşayan salih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din

bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi.

İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif tablosu

bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve

Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve

yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim olan iman

(itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi,

Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk

yolların İslamiyet’i içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din

bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince,

yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet

halini aldı. İmam-ı a’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi

mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan

ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan

Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi

sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar

vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen

Müslümanların İslamiyet’i her bakımdan doğru, berrak haliyle

öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi

düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini

doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim

hizmet, imam-ı a’zamın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep

imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve

şükranla yâd edilmiş, bu büyük imam, “Ehl-i sünnetin reisi”, “İmam-ı

a’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır. (Radıyallahü teâlâ anh)

 

Takvası ve menkıbeleri

Onu Hazret-i Ebu Bekir’e benzetirlerdi

İmam-ı a’zam ticaret yapardı. Onun kanaatkârlığı, cömertliği,

emanete riayeti ve takvası ticaret muamelelerinde de daima kendini

göstermiştir. Tacirler ona hayret ederler ve ticarette onu Hazret-i

Ebu Bekir’e benzetirlerdi. Ticareti ortakları ile beraber yapar ve her

yıl kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır, âlimlerin,

muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarını karşılar ve ayrıca

onlara para dağıtarak, tevazu ile şöyle buyururdu: “Bunları

ihtiyacınız olan yere sarf edin ve Allahü teâlâya hamd edin. Çünkü

verdiğim bu mal hakikatte benim değildir, sizin nasibiniz olarak

Allahü teâlânın ihsan ve kereminden benim elimden size

gönderdiğidir.” Böylece ilim ehlini, maddi bakımdan başkalarına

minnettar bırakmaz, rahat çalışmalarını temin ederdi. Kendi evine

de bol harcar, evine harcettiği kadar da fakirlere sadaka verirdi.

Zenginlere de hediyeler verirdi. Her Cuma günü anasının, babasının

ruhu için fakirlere ayrıca yirmi altın dağıtırdı. Meclisine devam

edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. İnsanlar dağılıncaya

kadar oturmasını söyledi. Kalabalık dağılınca o kimseye; “Şu

seccadenin altındakileri al, kendine güzel bir elbise yaptır” buyurdu.

Orada bin akçe vardı.

Buyurdu ki :

“Kırk seneden fazla oluyor ki, dört bin akçeye malikim. Bundan

fazla param olunca, dağıtırım. Daha fazla para bulundurmayışımın

sebebi, Hazret-i Ali’nin şu sözüdür: (Dört bin ve ondan aşağı akçe

nafakadır.) Eğer halife ve valilere müracaat etmek ve onlardan bir

şey istemek korkusu olmasa, bir akçe bile yanımda

bulundurmazdım.”

İmam-ı a’zam bir gün yolda giderken onu gören bir adam,

yüzünü ondan saklayıp başka bir yola saptı. Hemen o adamı

çağırıp; “Neden yolunu değiştirdin?” diye sordu. Adam cevabında;

“Size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve

çok sıkıldım, utandım” dedi. İmam-ı a’zam; “Sübhanallah, ben o

parayı sana hediye etmiştim. Beni görüp sıkıldığın ve utandığın için

hakkını helal et!” dedi.

Bir defasında ortağına, sattığı mallar içinde kusurlu bir elbise

olduğunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tembih etti.

Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi

unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmam-ı a’zam bunu

öğrenince o mallardan alınan doksan bin akçeyi sadaka olarak

dağıttı.

Müşteri fakir veya ahbabından olursa onlardan kâr almaz, malı

aldığı fiyata verirdi. Bir defasında ihtiyar bir kadın gelip, ben fakirim,

bana şu elbiseyi maliyeti fiyatına sat, dedi. Dört dirhem ver, onu al,

deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduğunu tahmin eden

kadın; (Ben ihtiyar bir kadıncağızım. Yoksa benimle böyle alay mı

ediyorsun?) dedi. (Hayır, bunda alay yok) dedi ve elbiseyi ihtiyar

kadına dört dirheme verdi.

Bir malı satın alırken de, satarken de insanların hakkına riayet

ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. Fiyatını sordu. O

da yüz akçe istediğini söyleyince, imam-ı a’zam bunun değeri yüz

akçeden daha fazladır, dedi. Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört

yüze çıktı. Hayır, daha fazla eder, buyurup, bu işten anlayan bir

tüccara, fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beş yüz akçeye satın aldı.

Yedi sene koyun eti yemedi!

Kufe şehrinin köylerini haydutlar basıp koyunları çalmışlardı.

İmam-ı a’zam bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır

düşüncesiyle, “koyunun en fazla yedi sene yaşadığını” bildiği için,

yedi sene koyun eti yemedi. Geceleri namaz kılar, ağlamasını ve

inlemesini yakınları işitirdi. Esed bin Amr der ki: “Ebu Hanife’nin

ağlamasını geceleri komşular duyar ve ona acırlardı.”

Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir

İmam-ı a’zam, bir gece rüyasında Peygamber efendimizin

kabrini açmış, mübarek bedenine sıkıca sarılmıştı. Uyanınca bu

fevkalade rüyasını Tabiinin büyüklerinden İbni Sirin’e gidip anlattı.

İbni Sirin; “Bu rüyanın sahibi sen değilsin, bunun sahibi Ebu Hanife

olsa gerek” dedi. “Ebu Hanife benim!” deyince, İbni Sirin; “Sırtını aç

göreyim” dedi. Sırtını açınca iki omuzu arasında bir “Ben” gördü ve;

“Sen o kimsesin ki, Peygamber efendimiz senin hakkında; (Benim

ümmetim içinde, iki omuzu arasında bir “Ben” bulunan biri

gelir. Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir, ihya eder)

buyurdu” dedi.

Âlimlerin kanı zehirlidir!

İmam-ı a’zam talebeleri arasında bulunduğu bir sırada

vücudunu bir akrep soktu ve yere düştü. Talebeleri bu akrebi

öldürmek isteyince; “Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe

etmek istiyorum, bakalım haklarında hadis-i şerifte, “Âlimlerin kanı

zehirlidir” buyurulan âlimlere dahil miyim?” dedi. Talebeleri akrebe

baktılar, kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.

Sabah ezanına kadar

Bir gece yatsı namazını cemaatle kılıp çıkarken, bir ayağı

kapının dışında, bir ayağı daha mescitte iken bir konu üzerinde

talebesi Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup diğer ayağını

çıkarmadan sabah namazını kılmak için tekrar mescide girdi.

Annemin emrine muhalefet etmem

İmam-ı a’zam, oğlu Hammad ile beraber teravih için Ömer bin

Zerr’in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesafe yaklaşık 6 km idi.

Bir defasında imam-ı a’zamın annesi, bir meseleyi öğrenmek istedi

ve oğluna dedi ki, “Git bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sor!” İmam-ı

a’zam gidip bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sordu. Ömer; “Sen bu

meseleyi benden daha iyi bilirsin” deyince, “Ben annemin emrine

muhalefet etmem” dedi. Ömer bin Zerr; “Bu meselenin cevabı

nedir?” diye sordu. İmam-ı a’zam meselenin cevabını söyleyince,

Ömer bin Zerr de; “Öyle ise git, annene böyle söylediğimi bildir”

dedi.

O, burada fıstık yemesini öğreniyor

Ali bin Ca’de, Ebu Yusuf’un şöyle dediğini nakleder:

Babam öldüğü zaman ben küçüktüm. Annem sanat öğrenmem

için beni bir terzinin yanına verdi. Ben terziyi bırakıp imam-ı a’zamın

ilim meclisine devam ettim. Uzun bir zaman geçmişti. Annem

hocama gelip; “Bu çocuğun senden başka üstadı yok mudur? Ona

kendim bakıyorum, o bir yetimdir” dedi. Hocam buyurdu ki: “Sen onu

kendi haline bırak! O, burada tereyağı, fıstık, badem ezmesi

yemesini öğreniyor.” Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise

daima hocamın yanında bulunur, hizmetinden ve meclisinden

ayrılmazdım. Böylece Allahü teâlâ bana ilimden çok şeyler nasip

eyledi. Daha sonra bana kadılık vazifesi verdiler. Bir gün Abbasi

halifesi Harun Reşid ile sofrada oturuyordum. Sofraya tereyağı,

fıstık ve badem ezmesi getirdiler. Harun Reşid bana; “Bundan ye,

her zaman bize böyle yemek vermezler” dedi. Ben güldüm. “Niçin

gülüyorsun?” dedi. Ben de imam-ı a’zamla ilgili olan o hadiseyi

anlattım. Harun Reşid bunun üzerine; “Gerçekten ilim insanı

yükseltir. İnsanların baş gözüyle göremediklerini o kalb gözüyle

görürdü” dedi ve hocama rahmetle dua etti.

Fetva vermeye kalkan bu kadarını nasıl bilmez!

Daha ilmini tamamlamamış talebelerinden birisi, kendinde bir

salahiyet görüp bir meclis kurdu. Fıkıh öğretmeye başladı. Bu haber

Hazret-i İmama gidince huzurundakilerden birisine bunun meclisine

gidip ona şöyle söylemesini emretti:

“(Bir kimse elbisesini temizleyiciye verse, birkaç gün sonra gelip

elbisesini istese temizleyici inkâr etse, daha sonra tekrar gelip

elbisesini istese temizleyici de elbisesini temiz olarak ona verse

ücret alabilir mi?” Eğer alır derse hata ettin dersin. Ücret almaz

derse yine hata ettin dersin.)

Bu zat meseleyi gidip o talebeye anlatıp soruyu sordu:

– Temizleyicinin ücret almaya hakkı var mı?

– Evet ücret alır.

– Hata ettin, öyle değildir.

– Hayır ücret alamaz.

– Yine hata ettin, öyle değildir.

Bunun üzerine, fetva vermeye kalkışan o talebe, Hazret-i

İmamın huzuruna gitti. Hazret-i İmam onun geldiğini görünce şöyle

konuşmaya başladı :

– Seni buraya elbiseyi temizleme meselesi mi gönderdi?

– Evet…

– Sübhanallah, insanlara fetva vermeye kalkan ve Allahü

teâlânın dininde söz söylemek için kendisine meclis kuran kimse

ücret bahsinden bu kadarını nasıl bilmez?

– Bunun cevabı nasıldır?

– Eğer temizleyici elbiseyi gasp ettikten sonra temizlediyse ücret

verilmez. Çünkü kendisi için temizlemiş demektir. Yok gasp

etmeden önce temizlemişse ücret vermesi lazımdır. Çünkü onu

sahibi için temizlemiştir.

Üç gümüş karışsa, ikisi kaybolsa

Abdullah İbni Mübarek Hazret-i İmama sordu :

– Bir kimsenin iki gümüşü, başka birinin bir gümüşü ile karışsa,

sonra ikisini kaybetse, hangileri olduğunu da bilmese ne yapması

lazımdır?

– Kalan bir gümüş üçe taksim edilir. Üçte biri bir gümüşü olanın,

üçte ikisi de iki gümüşü olanındır.

Bize göre mi, size göre mi?

Bir rafizi Hazret-i İmama gelip şöyle bir soru sordu:

– İnsanların en kuvvetlisi kimdir?

– Bize göre Hazret-i Ali’dir, size göre ise Hazret-i Ebu Bekir’dir.

(Radıyallahü anhüma)

– Nasıl olur?

– Çünkü Hazret-i Ali hilafetin Ebu Bekri Sıddıkın hakkı olduğunu

bildi, kabul edip ona teslim eyledi. Size göre ise Ebu Bekri Sıddık

Hazret-i Ali’den hilafeti zorla aldı. Fakat Hazret-i Ali bir şey

yapamadı.

Rafizi bu söz karşısında şaşırıp kaldı.

Eğer kıyas ederek söyleseydim

İmam-ı azamın hadislere önem vermeyip kıyasla amel ettiği

söyleniyor. Bunda asla doğruluk payı yoktur. Bu konudaki

menkıbelerden birisi şöyledir:

Hazret-i Ali’nin torunu Muhammed bin Hasan hazretleri, imam-ı

azam hazretlerine gelip dedi ki:

– Ceddimin Hadis-i şeriflerine kıyas ile muhalefet ettiğinizi

duydum. Onun için geldim.

– Bundan Allahü teâlâya sığınırım.

Sonra Hazret-i İmam dizleri üzerine oturup edeple sordu :

– Efendim, erkek mi zayıftır, kadın mı?

– Kadın, daha zayıf yaratılışlıdır.

– Dinimize göre kadının hissesi ne kadardır?

– Erkeğin yarısı kadardır.

– Bakın, eğer kıyas ile söyleseydim, bu hükmün tersini

söylerdim. Kadın zayıf olduğu için ona iki, erkeğe bir hisse

verilmeli derdim. Sizin söylediğiniz gibi bildirdiğime göre, bu

durum, hadis-i şeriflere sıkı sıkıya bağlı olduğumu göstermez

mi?

– Evet hadis-i şerife aykırılık yok.

Hazret-i İmam tekrar sordu:

– Namaz mı efdaldir, oruç mu?

– Elbette namaz efdaldir.

– Eğer kıyas ederek söyleseydim, hayzlı kadına ramazan

orucunu değil, namazını kaza etmesini bildirirdim. Bu da hadis-i

şeriflere bağlılığımı göstermez mi?

– Evet bunda da hadis-i şeriflere aykırılık yok.

– Size bir soru daha sorayım. İdrar mı necistir, meni mi?

– Elbette idrar necistir.

– Eğer kıyas ederek söyleseydim, meni çıkınca değil, idrar

çıkınca gusletmeyi söylerdim. Hadis-i şerife aykırı şey

söylemekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben Peygamber

aleyhisselamın sözlerine kıymet veriyorum, onları açıklıyorum,

başka bir şey yapmıyorum.

Bu konuşma üzerine Muhammed bin Hasan hazretleri, İmam-ı

a’zam Ebu Hanife’nin kendisine yanlış tanıtıldığını anlayarak kalkıp

onun alnından öptü. Bu olayda gösteriyor ki, âlimi ancak âlim anlar.

İmam-ı a’zam hazretlerinin her sözü, her işi, Kur’an-ı kerim ve

hadis-i şerifler ile idi. Bir kimse, dört mezhep imamının sözlerini,

kıskanmadan ve inat etmeden, insaf ile incelerse, her birinin, gökteki

yıldızlar gibi olduklarını görür.

İmam-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:

Nass [yani âyet, hadis] olan yerde kıyas yapılmaz. Biz,

zaruret olmadıkça kıyas yapmayız. Bir sual karşısında kalınca,

önce Kur’an-ı kerimde ararız. Bulamazsak, hadis-i şeriflerde

ararız. Yine bulamazsak, Eshab-ı kiramın herhangi birinin

sözlerinde ararız. Bu sualin cevabını bunlarda da bulamazsak,

kıyas yaparak cevabını buluruz.

İmam-ı a’zam hazretleri hiçbir yerde bulamadığı bir bilgi için,

kendi kıyas ettikten sonra, Hazret-i Ebu Bekrin sözünü işitirse, kendi

reyini bırakıp, O söze uygun cevap verirdi. Bütün Eshab-ı kiram için

de böyle yapardı.

Numan’ın kölesi

Büyüklerden birisi anlatır: Vasıt şehrinde faziletli bir zat vardı.

İsmi Numan’ın kölesi idi. Bu zatı bulup isminin niçin böyle olduğunu

sordum:

– Sen o yüksek imamın nasıl kölesi, azadlısı oldun?

– Annem bana hamile iken doğuma yakın ölmüş. Yıkayıcılar,

annemi yıkarlarken karnındaki çocuğun canlı olduğunu anlamışlar,

durumu Hazret-i İmama anlatmışlar, o da hemen karnını sol taraftan

yarın, çocuğu çıkarın demiş. Doktor, aynı yerden karnını yarıp beni

çıkarmış. Bunun için onun azadlısıyım, ona daima dua ederim.

İnsan büyük günah işlemekle kâfir olmaz

İmam-ı Ebu Yusuf anlatır:

Ebu Hanife hazretlerinin zamanında Harici mezhebinde olanlar

çoktu. Harici mezhebinde olanlar, [vehhabiler gibi] şöyle

düşünürlerdi: (İnsan büyük günah işlemekle kâfir olur.)

İslamiyet’te büyük tefrikaya sebep olan bu sözü Ebu Hanife

hazretleri kabul etmez, bir kimsenin günah işlemekle dinden

çıkmayacağını, sadece haram işlemiş olacağını, bunun ise azabı

gerektireceğini, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinin böyle olduğunu

bildirerek Haricilerin sözlerine karşı uyanık olunmasını emrederdi.

Hariciler, Hazret-i İmamın, Harici mezhebinin bozuk olduğunu

anlattığını duyunca galeyana geldiler. İçlerinden kırk tane eşkıya

şöyle bir karar aldılar: (Ebu Hanife’ye gider, onunla konuşuruz,

mezhebinden ve sözlerinden dönerse ne ala, dönmezse başını

gövdesinden ayırırız.)

Biz Hazret-i İmamın kalbleri ihya eden sözlerini dinliyorduk.

Kılıçları omuzlarında asılı bir sürü sapık izin almadan içeri girdi.

Hazret-i İmamı öldürmek istiyorlardı. Dediler ki:

– Sana iki sualimiz var, bize cevap ver. Bizim istediğimize uygun

cevap verirsen kurtulursun. Mezhebimize aykırı cevap verirsen

kaçamazsın, seni burada öldürürüz.

Hazret-i imam onların bu haline aldırmayıp buyurdu :

– İnsaf ile mi, yoksa isyan ve inat ile mi konuşacağız?

– Her işte insaflı olmak, doğru söze karşı kalblerin saf olması

gerektir, dediler.

– O halde kılıçlarınızı kınlarına sokunuz, böyle yalın kılıç

durmanız insafla bağdaşmaz.

Gelenler yine inat ve isyanla konuştular:

– Kılıçlar kınlarına girmez, kana boyanmak niyetiyle gelmiştir.

– Hasbünallah, soracaklarınızı sorun. Konuşalım.

– Bir kimse şarap içip sarhoş olarak ölse, bir kadın da zina edip

doğurduğu çocuğu öldürse, kendisi de nifas hali bitmeden ölse, bu

iki facirin hallerinin ne olduğunu, namazlarının kılınıp

kılınmayacağını bize anlat.

– Önce siz insafla şu sorularıma cevap verin. Onlar yahudi,

mecusi veya hıristiyan mıdır?

– Hiç birisi değildir.

– Ya hangi dindendir?

– La ilahe illallah Muhammedün resulullah derler, Peygamber

aleyhisselamın Allahü teâlâdan getirdiklerini kabul ederlerdi, fakat

bu büyük günaha duçar oldular.

– Onların hallerini ve hasletlerini saydınız. Bu üç şey iman

mıdır, küfür müdür, insafla konuşup doğrusunu da siz söyleyin.

– Bu üç haslet imandır.

– Evet dediğiniz gibidir. Şimdi söyleyin bakalım, bu

hasletler imanın nesidir, yarısı mı, üçte biri mi veya hepsi

midir?

– Bu üç şey imanın tamamıdır. İman ancak bunlara denir.

– Mademki imanlı olduklarına kendiniz şehadet

ediyorsunuz, o halde onlardan ne istiyorsunuz?

Hariciler kendi sözleriyle böylece mağlup oldular, hepsi de

kılıçlarını kınlarına koyup bozuk mezheplerini bırakıp ehli sünnet

oldular.

Fatihasız namaz olmaz!

İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin, (Cemaatle namaz

kılarken, imama uyanlar, Fatiha ve zamm-ı sure okumaz) dediğini

duyanlardan on kişi, Hazret-i imamın huzuruna gelip derler ki:

– İmamın okumasını kâfi görüp, cemaate Kur’an okutmadığını

işittik. Halbuki, Fatihasız namaz olmaz. Elimizde bunu ispat eden

kuvvetli deliller vardır. Hakkın ortaya çıkması için tartışmaya geldik.

Hazret-i imam der ki:

– Ben bir kişi, siz on kişisiniz, hepinizle aynı anda nasıl

tartışayım?

– Nasıl tartışmak istiyorsunuz?

– İçinizden en bilgili, âlim olanı seçin, onunla konuşayım. O,

kendi ile birlikte hepinizin adına konuşsun.

– Teklifiniz uygun…

– O beni yenerse, hepiniz beni yenmiş olacaksınız, ben onu

yenersem, hepiniz yenilmiş olacaksınız. Kabul mü?

– Peki kabul ettik.

– Tartışmayı ben kazandım.

– Nasıl olur, daha başlamadık bile…

– Siz, seçtiğiniz âlimin hepinizin adına konuşmasını kabul

etmediniz mi?

– Evet…

– Ben de, sizin kabul ettiğinizi kabul ediyor, aynı şeyi

söylüyorum. Herkesin tâbi olduğu imam, kendi adına ve ona

uyup, imam kabul edenler adına Kur’an-ı kerim okur, cemaat

okumaz. Siz nasıl bir kişiye güvenmişseniz ben de imama

güvendim. Anlaşamadığımız bir nokta kaldı mı?

– Evet anlaştık.

Oğlumun öğrendiğini az görme!

Oğlu Hammad, Fatiha suresini sonuna kadar öğrenince, Hazreti

İmam oğlunun hocasına beş yüz akça hediye etti. [Başka bir

rivayette bin gümüş hediye etti.]

Oğlunun hocası dedi ki:

– Ne yaptım ki bana bu kadar para gönderdi? Hazret-i İmam

onun yanına gidip buyurdu ki:

– Sana az hediye ettiğim için özür dilerim. Oğlumun öğrendiğini

az görme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, yanımda bundan başka

param olsaydı, Kur’an-ı kerime tazim için hepsini sana verirdim.

Dua ile anmaktan başka

Hazret-i İmama sordular :

– Alkame mi efdaldir, yoksa Esved mi?

– Onları dua ve istiğfar ile anmaktan başka hiç bir şeye kudretim

yok ki, hangisinin büyük olduğunu nasıl söyleyeyim?

Hocasına saygısı

İmam-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:

(Aramızda yedi sokak olmasına rağmen Üstadım Hammad’ın

evine doğru ayaklarımı bir kere uzatmış değilim.)

Yine buyurdu ki:

(Üstadım Hammad vefat ettiğinden beri, her namazımda onun

için, annem babam için, kendilerinden ilim öğrendiklerim için,

kendilerine ilim öğrettiklerim için istiğfar ettim. Hiç bir namazda

unutmuş değilim.)

Kıymetli söz ve nasihatlerinden bazıları:

“Din ilminde konuşan kimse, Allahü teâlânın kendisine: «Benim

dinimde sen nasıl fetva verdin, nasıl söz söyledin?» sualini

sormayacağını zannediyorsa, kendisine ve dinine gevşeklik etmiş

olur.”

“Şaşarım şu kimselere ki, zanla konuşurlar ve onunla amel

ederler!”

“Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz

ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider ve azaba

yakalanır ve çok pişman olur.”

“Bir kimse fıkıh bilmez, fıkhın kıymetini ve fıkıh âlimlerinin

değerini bilmezse, böyle âlimlerle oturmak [kitaplarını okumak, fıkıh

öğrenmek] kendisine ağır gelir.”

“Günah işlemeyi zillet; günahı terk etmeyi mürüvvet gördüm ve

bildim.”

“Bir kimsenin ilmi, kendisini Allahü teâlânın yasaklarından men

etmiyorsa, o kimse büyük tehlikededir.”

“Allahü teâlâ bize, insanların mümin olanlarını sevmemizi,

onlara karşı saygı beslememizi ve asla kırıcı olmamamızı,

kalblerinde ne sakladıklarını bilemiyeceğimizi, hareketlerimizi buna

göre ayarlamamızı emretmiştir.”

“Allahü teâlâ, kendisine şükür ismini vermiştir. Çünkü Allahü

teâlâ, iyiliği mükafatlandırır. O, merhamet edenlerin en

merhametlisidir.”

“Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar, kendileri için bir

zulümden ibarettir.”

“İnsan, her şeye şifa veren tek varlığın Allahü teâlâ olduğuna

inanır; bununla beraber derdine deva olması için ilaç kullanır. Çünkü

ilaç bir sebeptir. Şifasını verecek olan ise Allahü teâlâdır.”

“Mümin, Allahü teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz.

Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya feci bir kaza veya belaya

uğrarsa, gizli veya aşikâr; “Ya Rabbi, bana bu belayı neden verdin?”

diye şikayetçi olmaz. Bilakis hastalığa, belaya ve kazaya rağmen

Allahü teâlâyı zikir ve şükreder.”

“Mümin, Allahü teâlânın kendisini devamlı murakabe ettiğini

bilir. Kimsenin bulunmadığı bir yerde veya herkesin yanında olsun,

mutlaka Allahü teâlânın onu kontrol ettiğine inanır. Krallar ve sözde

büyük adamlar ise, ne gizli ve ne de aşikâr bir yerde herhangi bir

şahsı murakabe edemezler.”

“Eshab-ı kiramdan bize gelen, bildirilen her şeyin başımızın

üstünde yeri vardır.”

Talebesi Yusuf bin Halid es-Semti bir vazifeye tayin edilip

Basra’ya giderken Hazret-i İmam ona şu vasiyetlerde bulunmuştur:

“Basra’ya vardığında halk seni karşılayacak, ziyaret ve tebrik

edecek. Herkesin değer ve yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun,

ilim sahiplerine hürmet et, yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster,

halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk, Sultanı

küçümseme, hiçbir kimseyi hafife alma. İnsanlığında kusur etme,

sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin

arkadaşlığına güvenme, cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma,

kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme!

Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlar

mescitte senin etrafını sarıp aranızda bazı meseleler görüşülürse,

yahut onlar bu meselelerde senin bildiğinin hilafını iddia ederlerse

onlara hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin

bildiği şekilde cevap ver! Sonra bu meselede şu veya bu şekilde

görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü

açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka

türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana, bu görüş kimindir?

diye sorarlarsa, fakihlerin bir kısmınındır, de! Onlar, verdiğin cevabı

benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi

bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler.”

Seni ziyarete gelenlere ilimden bir şey öğret ki, bundan

faydalansınlar ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara

umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, bazen

onlarla şakalaş ve ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar.

Bazen de onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temine çalış, değer ve

itibarlarını iyi tanı, kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et,

müsamaha göster, hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme; onlardan

biri imişsin gibi davran.”

İmam-ı a’zam hazretlerinin bir talebesine yaptığı vasiyetlerden

bazıları da şöyledir:

“Konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiç bir işinde acele etme,

teenni ile hareket et. Acele şeytandır.

Susmayı âdet edin. Her ayda birkaç gün oruç tut. Nefsini

hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda

faydalan. Dünya nimetine ve sağlığına güvenme. Bu nimetlerin

hepsinden sorguya çekileceksin. Sakın ölümü hatırından çıkarma.

Kur’an-ı kerim okumaya devam et.

Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer

kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona

uymaktan onları koru.

Bid’at ehlinden uzak dur. Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma,

mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla görüşme

[diyaloga girme]. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma.

Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel.

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını

kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten

sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet.

İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet

etme. Kabirleri ziyaret et.

Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak. Bahşiş

verilen yerlerde herkesten daha çok ver. Bir cemaat içinde iken,

onlar teklif etmeden imam olma. Kadınların, kızların, gençlerin

toplandıkları yerlere gitme. Fısk, çalgı, müzik ve diğer haram

bulunan eğlence yerlerine girme.

İlim meclisinde sakın kızma. İnanılması zor olan hikayeleri

anlatma. Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve

ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda

git ve herkese de tavsiye et .”

Vefatı

İmam-ı a’zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset

işlerine asla karışmadı. İkinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mensur

zalim idi. Bu yüzden İmam-ı a’zamı hapsettirip işkence yaptırdı. Her

gün vurulacak sopa adedini arttırdı. Sopa adedi yüz olduğu gün,

İmam yıkıldı. Yatarken ağzına zehir akıttılar, şehid oldu.

Büyük âlimlerden Şu’beye vefat haberi ulaşınca; “İlim ışığı

söndü, ebediyen onun gibisini bulamazlar” dedi. Vefatından sonra

çok kimseler onu rüyasında görerek ve kabrini ziyaret ederek, onun

şânının yüceliğini dile getiren şeyler anlatmışlardır. İmam-ı Şafii

buyurdu ki:

“Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyaret edip

faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım olunca iki rekat namaz kılıp,

Ebu Hanife’nin kabrine gelerek onun yanında Allahü teâlâya dua

ediyorum ve duam hemen kabul olup isteklerime kavuşurum.”

“Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider” hadis-i şerifinin,

imam-ı a’zam için olduğunu İslam âlimleri bildirmiştir. Çünkü o

tarihte imam-ı a’zam gibi bir büyük vefat etmemişti. Mezhebi, İslam

âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın

vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi imam-ı a’zamın kabri üzerine

mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra

Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirdi.

Eserleri:

İmam-ı a’zamın eserleri pek çok olup zamanımıza kadar

ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akaid ve fıkıh ilimlerinde

rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir.

1- Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: İmam-ı

a’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir.

2- El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi

yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin

Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap Hakikat Kitabevi

tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevi, Ebu’l Münteha ve

imam-ı Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.

3- El-Fıkh-ül-Ebsat: İmam-ı a’zam bu eserinde istita’at (insan

gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır.

4- Er-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id

meseleleri açıklanmıştır.

5- Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler

hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve

cevaplar vardır.

6- Vasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin

hususiyetleri anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları

açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a ve talebesi

Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar

vasiyetnamesi vardır.

7- Kaside-i Numaniyye

8- El-Asl

9- El-Müsned-lil-İmam-ı a’zam Ebi Hanife


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.