Japon Modeli

Japon Modeli

8 Ağustos 2017 günü televizyon yansılarında yine gürlüyordu Saint Tayyip Efendi’nin o muhteşem sesi ve diyordu ki zat-ı alileri:
-Güneş enerjisi santralları ve pek çok yatırım için açılan ihalelerde Japonlar’la birlikteyiz!…
Türkçe anlatımıyla ve de bizim anladığımız kadarıyla; bizden iş çıkmaz, kendi göbeğimizi kesmekden aciziz, yatırımlarımız Japonlar’a teslim…Durum böyle olunca şöyle bir bakalım Japonlar’a ve bir selam gönderelim bizleri onlara muhtaç eden Al Caponlar’a…
Bir zamanlar bizler pek heves etmiştik Japonlar gibi olmaya, ekonomimizde JAPON MODELİ’Nİ uygulamaya…
1984 yılında, dönemin başbakanının ( ki ÖZAL’ın) o günlerde JAPON MODELİ’ne yönelik tartışmalar başlattığı anımsanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beri uygulanan DEVLETÇİ ekonomi politikalarının ( gerçekteyse özel sektörü korumacı ve teşvik edici politikaların) yetersiz olduğu gerekçesiyle, bir seçenek olarak JAPON MODELİ kavram ortaya atılmıştı.

O günlerde konuyla ilgili tartışmalar yapıldı, kitaplar yazıldı. Bu kitaplardan biri olan Bursalı gazeteci İsmet BOZDAĞ’ın yazdığı bir kitapçıktır. Bu kitapçıkta yazarın bir sorumluluk örneği olarak değindiği, ama Japon Mucizesi gerçekleştirme düşleri kuranları hüsrana uğratabilecek bir bölüm vardır ki o bölüm de; 1962 yılında Amerikan FORD VAKFI’nın düzenlediği sempozyum nedeniyle, Türkiye-Japonya üzerine yapılan araştırmaların sonucunda ulaşılan bulguların yer aldığı bölümdür ve Türkiye’nin böyle bir mucizeyi gerçekleştiremeyeceği yargısıyla bitmektedir.

Üstelik bu yargı; özellikle Özal’ın ardılı olarak değerlendirilebilecek bugünün AK
LİBERAL EKONOMİ uygulama girişimcilerinin de toplumumuzun sosyo-ekonomik yapısını dışlamamaları gerekliliğini ortaya koyuşuyla da ayrıca uyarıcı bir işlev görmektedir.Türkiye’ye ilişkin tüm araştırmalarda genellikle yapıldığı gibi burada da Osmanlı geçmişimiz soyutlanmadan konuya yaklaşılmaktadır. Vurgulanan özelliklere gelince , kitapçıkta şunlara yer verilmiş:
-Japonlar nedeni, ele alıp, biz teknolojileşelim diyorlar. Osmanlılar’sa sonucu ele alıp, Batılılaşalım diyorlar.
-Japonya kalkınmasını 20. yüzyıl başına dek iç kaynaklar, diğer bir deyişle; vergilerle karşılamış. Vergiler sonucu köylüler sıfır gelire sahip olmuş ki bu da kalkınmanın nelere mal olduğunun somut bir göstergesidir. Osmanlı’da aşar vergisi var, vergiler yetersiz, birikim yok, cari harcamalar bile dış borçlanmayla sağlanıyor. Borçlanma Batı etkisi ve çıkarıyla birleşiyor. Düyun-u Umumiye’ye dek gidiyor.
-Japonya insan gücüne çok önem veriyor, dışarıya ( Batı’ya ) yetiştirilmek üzere adam gönderiyor, büyük ölçüde Batılılaşması’nı bu güce dayandırıyor. Osmanlı da Batı’nın dış görünüşünü, biçimsel yapısını getiriyor, teknolojisini değil.

Cumhuriyet yönetimi böyle bir yapıyı devir almasına karşın, 1992’de Dünya bir kez daha ekonomik bir bunalım yaşarken, ülkemiz ayakları üzerinde durmayı başarabilmiştir. Ama sonraki gelişmeler bizi her gün yeni bir ekonomik model arama aşamasına getirmiştir. Anımsanırsa ; Japon Modeli’nden sonra, Brezilya Modeli’ni, Güney Kore Modeli’ni tartıştık. Yıllardır da AB ‘nin ekonomik kriterlerine uyma ve 21. yüzyıl kapitalizmine ve küresel ekonomi yarışında var olabilme, küresel egemenlere yetişebilme savaşı veriyoruz . İşin gerçeği de başarısızlık yolunda son hızla onlara teslim oluyoruz, onların yörüngesinde, onların güdümünde var olmaya çalışıyoruz ne yazık ki…

Kuşkusuz burada unutulmaması gereken önemli bir konu var ; her ülke kendi gerçeğini yaratır. Örneğin; Japon halkının yetişmesinde geçerli olan moral değerler, özellikle de EĞİTİMDE JAPON MODELİ incelenirse, bu ekonomik başarının nasıl gerçekleştirildiği daha iyi anlaşılır.

Japon gencinin ; ÖLMEDEN ÖNCE DERSİNİ ÇALIŞ ilkesiyle yetiştirildiği ve Japon toplumunda çalışmanın gerçek anlamda bir ibadet olarak değerlendirildiği de göz önüne alınırsa , günümüz Türkiyesi’nin toplumsal yapısıyla böylesi bir başarıyı yakalamak şöyle dursun, düşlemek bile olanaksızdır.
Burada anılması gereken bir başka örnek de Alman ulusudur. Bu ulus önce Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın yaşanmasına yol açmıştır, ama sonrasında bir ulusun “kalkınacağım” diye ortaya çıkmasının da somut bir örneği olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en gelişmiş sekiz ülkenin arasında olmayı başarmıştır ki kuşkusuz bu başarı ULUSAL ÖZVERİ sonucunda elde edilmiştir. Elbetteki bu ekonomik başarı hep devletten beklenerek değil, devlete de verilerek gerçekleştirilmiştir. Çünkü bir devlet; harcamalar için kaynak bulmada zorlanırsa böyle başarıların gerçekleştirilmesi olanaklı mıdır ?…

Sorun karşılıklı hak ve ödevler çerçevesinde ele alındığında; halkımızın enflasyon canavarını ezmesini, işsizliğe çözüm bulmasını, kısaca ülkenin gönencini arttırmasını DEVLETİMİZ’den bekleme hakkı olduğu gibi, DEVLETİMİZ ’in ülkemizin gönenç düzeyinin yükselişini gerçekleştirebilmek için kendisine kaynak sağlanmasını bekleme hakkı vardır ki sonuçta ödev ve sorumluluklarını yerine getirebilsin.
Oysa ülkemiz bağlamında gerçekleşen olaylara odaklandığımızda; vergi kaçıranlar, hiç vergi ödemeyenler, vergiler bir yana tükettiği elektriğin, suyun parasını ödemeyenler, kaçak elektrik ve su kullananlar, bunların bedeli istendiğinde Devlet’e baş kaldıranlar…

Ve çalışmak yerine; yalnızca Araplaşma yolunda emek ve enerji harcayanlar… Gerçek İslam anlayışının “çalışmak; ibadettir” yargısını görmezden gelip, miskinler tekkesinde Arapça tekerlemelerle zaman geçirenler…Üstelik ibadet, ibadet derken; ülkede yaşananların ayırdına varamayıp, hem yurt toprağını, hem de ibadet edeceği mabedini yitirebileceği olasılığına duyarsız kalanlar…
Japon Modeli’ni uygulamak, onların sosyo-ekonomik düzeylerine yetişebilmek bir yana;bu gidişle yaşamsal anlamda sağ, sağlam ayakta kalabilecek mi bu topraklarda yaşayanlar acaba?…
İşin doğrusu; oldukça karamsar ve kaygılıyım…
Ve bu iktidarın Taksim’e Cami projesini bile Japonlar’a verebileceği konusundaysa da iddialıyım…
Selma ERDAL;Didim, 8 Ağustos 2017

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN