Kayıp Şekerler

Kayıp Şekerler

haber resmi

Dedem ve ninem, şeker bayramı hazırlığını iki gün evvel yapmışlardı. En çok bayramlık kabarık elbiseme ve pembe parlak ayakkabıma sevinmiştim. Gelen misafirlerimize ikram edeceğimiz şekerlerde hazırdı. Bayram öncesi iki tane şekeri elime tutuşturan ninem, biraz daha şeker isteyince, isteğimi net bir şekilde geri çevirmişti. Şeker ricalarım yalvarmaya döndü. Ninem söylenerek, “Şeker için mızıldanmayı bırak Çağla. Sen bir şekerle de doymazsın, yüz şekerle de. Yeter ki sana şeker olsun. Vallahide bayram sabahına kadar şeker vermem. Bayram günüde ancak üç tane yersin. ” Deyip, hışımla rafa kaldırdığı şekerleri alıp, potansiyel suçludan kaçırırcasına sandığa kilitlemişti güzelim şekerleri. Benimde şeker yeme hayallerim suya düşmüştü.

Bayrama bir gün kalmıştı. Aklım sürekli zalim sandıkta ki şekerlerdeydi. Can sıkıntısından Ninemin güllerle bezeli bahçesine inip, mahallenin çocuklarını başıma toplamıştım. Arkadaşlarımla bol bol oyunlar oynadıktan sonra geçtik bahçede ki çam ağacının altına. Ninemin en yakın arkadaşı, biricik komşusu Hürü’nün torunu Sibel, ninesinin yarın için çok güzel baklava yaptığını söyledi. Mahallenin en şişman çocuğu Tosun Ali, büyük bir iştahla, “Baklavanın üzeride nar gibi kızardı mı?” Deyince, benim aklım uçtu. Şimdide canım, şeker ve baklava istiyordu. Tosun Ali’nin en sinir olduğu şey ona “Tosun” diye hitap edilmesiydi. Sibel gülerek, “Tosun, sana baklava getireyim mi? Ninem evde yok. Kimse görmez dedi.” Ali, baklavayı duyunca ona tosun değil, tosmalak deseler de razı olacaktı. Yeter ki tatlı gelsin. Sibel koşarak baklava getirmeye gitti. O esnada ninemim sesi ile irkildik. “Çağlaaa! Çağla neredesin?” Ninem, Sibel’in evden tatlıyı çalacağını ve bizim tatlıları afiyetle yiyeceğimizi duysa benim canımı okurdu. Korku ile “Buradayım nine.” Diye bağırdım.

“Tamam kızım. Ben Sultan teyzene uğrayacağım. Sakın bahçeden ayrılmayın. Arkadaşlarınla kavga etmeden oynayın.” Diye tembihleyen ninem, Sultan teyzelere doğru yürürken, şalvarından sarkan uzun ipe bağlı anahtar yere düştü. Ninem bunun farkına bile varamadı. Kezban teyzenin kızı Ayşe, koşup anahtarı nineme vermek üzere yerden alırken, bende oturduğum yerden fırlayıp anahtara bağlı uzun ipe ayağımla bastım. Ayşe, şaşkınlık içinde gözüme baktı. Ona sus işareti yaptım. Yerde yatan anahtar, şeker dolu sandığın anahtarıydı. Ninem gözden kaybolunca, anahtarı aldığımla eve koşup şekerleri sandıktan çıkardım. Çam ağacının altına geldim. Bir tepsi baklavayı gizlice getiren Sibel’de “Sadece kenarından birer dilim alın.” Diye bizleri tembihledi. Yedi kişiydik. Birer dilimden ne olacaktı ki?

Arkadaşlarım ve ben, büyük bir iştahla, şekerlerde dahil olmak üzere kendimizden geçercesine bir tepsi baklavayı sildik süpürdük. Üzerine de bol bol su içtik ama nafile. İçimiz sanki cayır cayır yanıyor, bir türlü suya doyamıyorduk. Bir süre sonra Tosun Ali, benim karnım ağrıyor. Diye mızıldanmaya başladı. Sibel, boş tepsiye bakıp, “Baklavaları yediniz yuttunuz! Nineme ne diyeceğim şimdi?” Diye söylendi. Ayşe, Sibel’e çıkıştı. “Sende bizimle birlikte yedin baklavaları.” Dedi.

Bir süre sonra hepimiz karnımızı tutmaya başlamıştık. Midemiz bulanıyor, adım atmaya zorlanıyorduk. Çam ağacının altındaki boş baklava tepsisini ve şeker jelatinlerini sakladık. Ortada bir tek delil kalmamıştı. Sanıyorum tek delil bizdik. Artık sancıdan duramıyorduk. Tosun Ali, telaşla evine doğru koşuyor, “Tuvalete gitmem gerek.” Diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. O esnada Dedem, sesimizi duyup bahçeye indi. Baktı ki hepimizin hali harap. Telaşla, bahçede bulunan arkadaşlarımın ailesine, “Çocuklara bir şey oldu” diye haber veren dedem, ninemide çağırdı.

Ninem, “Yavrularım, kuzularım size ne oldu?” Diye ayılıp bayılıyordu. Hepimizi, büyük bir kaygı ile hastaneye götüren ailelerimiz ısrarla, ne yediniz? Diye soruyorlar, biz ser verip, sır vermiyorduk.

Hürü teyze, kafasını kinayeli bir şekilde sallayarak varsayımlarda bulunuyordu. “Geberesice Kamber’den dondurma mı aldınız? Ben o Kamber’e edeceğimi biliyorum.” Diye söyleniyordu. Doktorların müdahalesinden sonra hepimiz evlerimize döndük.

Sabah olmuştu. Evin içinde bir telaş vardı. Mahallenin en büyüğü olan ninem ve dedem tam tekmil hazırlanmış misafirleri beklerken, Ninem, “Şekerleri hazırlamadık” diye, sandık olan odaya telaşla koştu. Tekrar aynı telaşla da salona geri geldi.

“Osman Efendi şekerler yok”

“Nasıl şekerler yok hanım?”

“Yok, vallahi bey. Hem de bir tane bile yok. Hepsi gitmiş.”

“Tövbe tövbee. Nereye gidecek canım?” Derken dedem göz ucuyla bana baktı.

Gözlerimi dedemden kaçırıp, yattığım yerden tavana gözümü diktim ve hiç sesimi çıkarmadım.

Bu duruma işkillenen ninem, “Sen mi yedin şekerleri yer cücesi?” Diye bağırdı. Telaşla her türlü yemini etmeye, ısrarla inkâr etmeye başladım. Dedem yanıma yaklaştı ve şüphe ile gözünü kısarak, “Şeker yer misin? Şeker vereyim mi?” Diye sordu. Şeker kelimesi bile midemi bulandırdı. Kafamı, asla dercesine bir o yana bir bu yana salladım. Dedem, anladım der gibi bakıp sessizce “Hınzııır” diye mırıldandı. O esnada kapı çalındı. Ninem kapıyı açar açmaz Hürü teyze, şok içerisinde odaya daldı.

“Amanın Fadıma abla, yüklüğün altına sakladığım bir tepsi baklava kayıp. Mahallede hırsız mı var ki? Her şeyi duydum duydum da tatlı hırsızı duymadım. Allaaaah kim çaldıysa!….” Ninem panikle Hürü teyzenin ağzını kapattı. Beddua etme diye bağırdı. Hepsi gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

SEVGİLİ OKURLARIM HEPİNİZİN MÜBAREK ŞEKER BAYRAMINI KUTLAR,  ŞEKERLER KADAR TATLI, RENKLİ VE MUTLU ÖMÜRLER DİLERİM.

AYÇA ÖZTORUN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN