Kim bilir ne kadar dayak yiyeceksin

Kim bilir ne kadar dayak yiyeceksin

Behlül Dânâ bir gün kimse yok iken Harun Reşid’in tahtına

geçip oturmuştu. Çok geçmeden sarayın görevlileri geldi. Behlül’ü

tahttan indirip dayak attılar. Behlül hem dayak yiyor, hem de

gülüyordu.

Harun Reşid içeri girip niye Behlül’ün güldüğünü sordu.

(Yediğim dayağa gülmüyorum. Bu tahtta birkaç dakika oturmakla bu

kadar dayak yedim, sen yıllarca oturuyorsun, kim bilir ne kadar

dayak yiyeceksin diye ona gülüyorum) dedi.

Kimin rızkını senden biliyorsan

Adamın biri Şeyh Şibli hazretlerine dedi ki:

– Efendim, aile efradım çok fazla, geçim sıkıntısı içindeyim, ne

yapmalıyım?

– Hemen eve git, kimin rızkını sana bağlı görüyorsan onu kapı

dışarı et, kimin rızkını da Allah’tan biliyorsan o evinde kalsın.

Konuş ya Cüneyd

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, hocası hayatta iken, edep olarak,

tam 30 yıl dinden bahsetmemişti, yani ortaya çıkıp da vaaz ü

nasihat etmemişti. Bir gün rüyasında Resulullahı görür, ona (Konuş

ya Cüneyd) diye emir verir.

Sabah olunca, bunu hocama nasıl söyleyeceğim diye tereddütlü

bir şekilde hocasının evinin yolunu tutar. Kapıyı çalar, hocasının

huzuruna kabul edilir. Daha konuşmaya başlamadan hocası,

(Konuş ya Cüneyd, aynı rüyayı ben de gördüm) buyurur.

Muhammed Hadimi hazretleri

  1. Mahmut Han, Medine-i Münevvere’ye gitmişti. O zaman

Medine’de Harem muhafızı olarak bulunan Hacı Beşir Ağa’ya,

(Harem-i şerifte, kaldığın bu zaman zarfında önemli bir olay oldu

mu?) diye sordu.

O da şöyle anlattı:

“Ravza-i Mutahharedeki Cibril kapısı bazı geceler seher vakti

açılır, fakat içeri kimsenin girdiğini göremezdim. Bir defasında

kararımı verdim, her gece sabaha kadar uyanık kalacak, ne

pahasına olursa olsun bunun hikmetini öğrenecektim. Epey gün

böyle bekledim. Bir gece kapı yine açıldı. Hemen koştum, içeride bir

zat vardı. Kim olduğunu sordum. Bana, Konya Hadim’den olduğunu

söyledi. İmam-ı Birgivi’in (Tarikat-ı Muhammediyye) isimli kitabını

şerh ettiğini, şüphe ettiği bazı yerleri Resulullahın bizzat kendisinden

öğrenmeye geldiğini söyledi. Kendisini odama götürdüm. Bir müddet

kaldıktan sonra benden izin isteyerek ayrıldı. Ben, sabah

namazından sonra gene odama şeref vermesini rica ettim.

(Memleketimde imamlık vazifem var! Bana izin ver) dedi ve ayrılıp

gitti. Bundan sonra da arada sırada gelirdi, kendisiyle görüşürdük…”

  1. Mahmut Han, olayın doğruluğuna iyice kanaat getirmek için

de memleketin birçok âlimleri ile beraber Hadimli Muhammed

efendiyi davet etti. Sonra Hacı Beşir Ağa’yı çağırdı. Hacı Beşir Ağa,

o kadar topluluk içinde Muhammed Hadimi hazretlerini tanıyarak

yanına vardı, (Hoş geldiniz) dedi. Padişah ve orada bulunan zevat

da olayın doğruluğuna iyice inanmış oldular.

Not: Hakikat Kitabevi yayınlarından İslam Ahlakı kitabı,

Muhammed Hadimi hazretlerinindir. www.hakikatkitabevi.com

adresinden okunabilir.

Müslüman olunca önceki günahlar affedilir

Dıhye-i Kelbi, iman etmeden önce zengin bir Arap melikiydi.

Peygamber efendimiz onun müslüman olmasını arzu ediyordu.

Dıhye, Mescid-i Nebeviye girdi. Peygamber efendimiz, mübarek

omuzlarındaki elbisesini yere serdiler. Oraya oturmasını işaret

buyurdular. Resul-i ekrem efendimizin bu keremini gören Dıhye’nin

gözlerinden yaşlar boşandı. Hürmetle, saygı ile “Eşhedü en lâ

ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve

Resulühu” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Peygamber

efendimiz aleyhisselam sordu:

– Niçin ağlıyorsun?

– Ya Resulallah! Ben çok büyük günahlar işledim. Bu

günahlarımın kefareti nedir? Malımın, mülkümün sadaka olarak

verilmesi mi, yoksa öldürülmem mi gerekiyor?

– Ey Dıhye, nedir günahın?

– Ya Resulallah! Cahiliyet devrinin âdetine uyarak kız

çocuklarımı öldürmüştüm.

Tam o sı__________rada Cebrail aleyhisselam gelerek:

“Ya Resulallah! Allahü teâlâ müslüman olanların önceki

işledikleri bütün günahlarını affetti” buyurdu.

Namaza gelenin farkı

Harun Reşid, bir Ramazan günü Behlül’e, akşam namazında

camiye gitmesini ve namaza gelen herkesi iftara davet etmesini

söyledi.

Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik

bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

– Akşam camiye bu kadar insan mı geldi?

Behlül cevap verdi:

– Siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır

dediniz. Namazdan sonra cami kapısında durdum, çıkan herkese

hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu ve daha başka

şeyler sordum. Onları da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye

gelen çoktu ama namaza gelen bu kadarmış.

Neyine güvenerek kibirleniyorsun?

Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün yeni temiz beyaz elbiselerini

giyip dar bir sokaktan mescide giderken yolun ortasında yatan uyuz

bir köpeğe rast gelir. Sokak o kadar dar ki iki kişi yan yana zor

geçer. Bu mübarek zat dört mezhebin de şartlarına riayet ettiği için

ve Şafii mezhebinde de köpek necis olduğu için hani bir de silkinip

üzerindeki yaşlık üzerine bulaşmasın diye düşünüp eteklerini

toplayarak köpeğe değmeden yanından geçmeye çalışırken köpek

lisan-ı fasih ile;

“Ey Bayezid, sen kim oluyorsun. Beni uyuz bir köpek

olarak yaratan da seni Bayezid-i Bistami olarak yaratan da bir

Allah’tır. Beni uyuz bir köpek olarak yaratan Rabbim, beni

Bayezid seni de uyuz bir köpek olarak yaratabilirdi. Neyine

güvenerek kibirleniyorsun?”

Bayezid hazretleri ise buna çok pişman olur.

Senin hâlin n’olacak

Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir

yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı

döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dânâ halifeye dedi ki:

– Ey müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar

kendi nefslerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini

bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı

yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin. Senin hâlin

n’olacak?

Toprağın altında en fazla ne var

Behlül Dânâ hazretleri, Halife Harun Reşid’e soruyor:

– Toprağın altında en fazla ne var?

– Bunu bilemeyecek ne var, ölü var.

– Hayır, Sultanım ölüler değil feryatlar var. İman ile gidenler,

niye daha çok çalışmadık, niye daha çok ibadet yapmadık diye,

iman ile gidip, günahkâr olanlar da niye bu günahları işledik

diye, kâfirler ise neden küfre sebep olacak işler yaptık diye

herkesin feryadını bastırarak, feryat ederler.

İnsanın ahiret hayatı, ölümü ile başlar. Kabirdekilerin feryatlarını

insanlar ve cinler dışında herkes duyar. Peygamber efendimiz,

(Eğer hayvanlar, ölümden sonra insanların başına gelecek olan

dehşetli anı, bilecek olsaydılar, deri kemik kalacakları için,

yiyecek et bulamazdınız) buyurdu. Ama insanlar bildikleri halde

gaflet içindeler.

Uyumak daha iyi

Zalim hükümdar, salih bir zata sordu: – İbadetlerden hangisi

üstündür? Bana tavsiyeniz nedir? Salih zat dedi ki: – Uykuyu tavsiye

ederim. Bir an olsun halkı incitmeyesin! Halk rahat etsin. Senin

uyuman, uyanıklığından iyidir.

Sultan Süleyman’ın sandık vasiyeti

Kanuni Sultan Süleyman Hanın, vefat ettiğinde yerine

getirilmesini istediği bir vasiyeti vardı. Bu vasiyet, şahsına ait özel

küçük bir sandığın kendisi defnedilirken mezarda yanına

konmasıydı.

Hayatı seferlerde geçen Sultan Süleyman yine bir seferde iken

vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilince derhal defin işlemlerine

başlandı. Bu vasiyeti üzerine sandık meydana çıkarıldı ve hazır

tutuldu.

Büyük hükümdarın cenaze töreninde şüphesiz bütün devlet

erkanı hazır idi. Şeyhülislam Ebussuud efendiye, Sultan

Süleyman’ın böyle bir vasiyeti bulunduğu söylendi. Ebussuud efendi

“Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getirmeyesiz, dini mübine yani

İslam’a uymaz” dedi.

Nihayet vasiyetin yerine getirilmemesi kararlaştırıldı. Küçük

sandık mezara konulmadı ama içinde ne vardı, dünyanın en büyük

hükümdarının mezarına konmasını istediği şey neydi? Herkesi

bunun merakı sarmıştı. Bu vasiyet yerine getirilmediğine göre

sandık açılmalıydı. Nitekim öyle yapıldı. Sandığın içi, Kanuni’nin

yapacağı işlerin, vereceği kararların dine uygun olup olmadığı

hakkında Şeyhülislamdan aldığı fetvalarla dolu idi. Bunun üzerine

Ebussuud efendi, “Hey büyük sultan, sen Allah katında kendini

temize çıkardın, mesuliyeti bize yıktın, biz nasıl bunun altından

kalkacağız bakalım” diye ağladı.

Terbiye yaratılışa bağlıdır

Hükümdarlardan biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:

– Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir

hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sazla sözle meşgul. Demek

ki hocası buna iyi bir yön veremiyor.

Vezir der ki:

– Hükümdarım hocanın elinde bir şey yok. Çocuğun

kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine,

olgunlaşmasına yardım edebilir. İnsanın tabiatı değiştirilemez.

Terbiye yaratılışa tâbidir.

Hükümdar, terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia

ediyordu. Bunu ispat için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi.

Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı. Bu

kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve

onları düşürmüyorlardı. Hükümdar vezire bu kedileri göstererek dedi

ki::

– Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor.

Vezir karşılık vermedi. Yeni bir eğlence gecesini bekledi. Bir

başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir

kaç tane fare getirdi. Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri

kedilerin ortasına doğru salıverdi. Fareleri gören kediler sırtlarındaki

tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar. Mumlar, tabaklar

hepsi bir yana yuvarlandı. Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu.

Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü. Tam bu esnada vezir

padişaha yanaşıp iddiasını ispatlamanın gururuyla şöyle dedi:

– Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tâbidir.

Böyle ucuz saltanat bize lazım değil

Laleli Camiini Sultan 3.Mustafa (Padişahlığı 1757-74 yılları

arasıdır) yaptırmıştır. Sultan Mustafa bu camii yaptırırken çevrede

Laleli Baba namında evliya bir zatın yaşadığını öğrendi. İçinde bu

zatla görüşmek, söz ve sohbetinden yararlanmak arzusu doğdu.

Cami inşaatını denetlemeye geldiği bir gün Laleli Baba ile görüşmek

istediğini bildirdi. Laleli Baba’ya padişahın kendisini ziyaret etmek

istediği haberi ulaştırıldı, o da buyur etti. Padişah Laleli Baba’nın

sohbetinden gerçekten memnun kaldı. İçinde Laleli Baba ile daha

sık görüşme arzusu uyandı. Ayrılacağı sırada bir soru sordu:

– Efendi hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir acaba?

Laleli Baba cevap verdi:

– Bu dünyada en değerli şey yiyip içtikten sonra sıkıntısız

biçimde def-i hacetini yapabilmektir.

Hükümdar bu cevaptan pek hoşnut olmadı. Başından beri

hikmetli konuşmalarıyla herkesi etkileyen bir zata bu cevabı pek

yakıştıramadı. Hatta bu cevabı biraz kaba bile buldu. Bundan sonra

bir şey konuşulmadı, hükümdar maiyetiyle beraber saraya döndü.

Padişahın kalben yaptığı bu itiraz Laleli Baba’ya malum oldu,

(Yakında görürüz, demek illâ yaşaman lazım) anlamında

tebessüm etti.

Ziyaretin ertesi günü padişah şiddetli bir kabızlığa yakalandı. Bir

türlü kurtulamıyordu. Sarayın bütün ilgilileri ve hekimbaşı seferber

oldular, bilinen bütün ilaçları uyguladılar, fayda etmedi. Padişah

kıvranıyordu. Nihayet hatasını anladı, bu hâlin Şeyhin sözüne

itirazdan dolayı başına geldiğini anladı. Derhal adamları ile şeyhin

yanına gitti. Hata ettiğini söyleyip, kendisini affetmesini rica etti.

Şeyh, “Karşılık olarak ne vereceksiniz?” dedi. “Senin

bölgende yaptırdığım o camii sana hibe edeceğim”, “Yetmez” dedi

Şeyh. Sultan Mustafa daha bir çok şeyler ekledi, Şeyh, “Bunlar

yetmez” diyordu. En sonunda, “Seni affederim, bu halden de

kurtulursun ama, karşılığında saltanatı [hükümdarlığı] isterim,

yoksa kendin bilirsin” dedi.

Padişah kem küm etti ama çaresi yoktu, bir an önce kurtulmak

istiyordu, “O da senin olsun” dedi.

Şeyh dua etti, sırtını sıvazladı, “Haydi git Allah’ın izniyle

kurtulacaksın” dedi. Padişah gerçekten kurtuldu ve çok rahatladı.

Fakat saltanat da elden gitmişti. Rahatladı ya, yine daha kötüsü

başına gelebilirdi. Saltanatı teslim etmek üzere adamları ile geldi.

Laleli Baba sultanın haline bakıp dedi ki:

“Bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor, öylesine ucuz bir

saltanat bize lazım değil, al yine senin olsun. Bize sadece

caminin adı yeter.”

Bu kemiği hazineler tartamaz

Halinden çok fakir olduğu anlaşılan bir adam, oltayla balık

tutuyordu. Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu

gariban adamla ilgilendi ve ona, “Oltana ben burada iken ilk

takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim”

dedi. Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı.

Hükümdar balıkçıya, “Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır

bir şey takılmadı” diyerek onu da alıp saraya döndüler.

Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin

ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terazinin kefesine

koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar. Beş, on, yirmi,

elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu.

Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on

misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi. Altını

doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik

tarafı yerinden kımıldamıyordu.

Bunda bir sır olduğunu anladılar. Âlim bir zat çağırıp bu sırrın ne

olduğunu sordular. O mübarek zat kemiği eline alıp şöyle bir

baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:

“Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu

tartmak için bütün hazineyi koysanız yine tartamazsınız,

yerinden oynamaz. Çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu

doyurur.”

Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik

yukarı kalkıverdi.

Padişahımız ölünce ödersiniz

İyi kalbli bir vezir, yoksul ve muhtaçlara devlet hazinesinden

borç para veriyor, borç alanlar, “Bunu ne zaman geriye

ödeyeceğiz?” diye sorduklarında, “Padişahımız ölünce ödersiniz”

diye cevap veriyordu.

Bu duruma şahit olan birisi Padişaha gidip, “Efendimiz, sizin

veziriniz devletinizin hazinesinden muhtaçlara borç para veriyor,

vadesini de sizin ölümünüze bağlıyor. Demek ki niyeti kötü, sizin bir

an önce ölmenizi istiyor, siz ölünce de paraları zimmetine geçirecek”

diye gammazladı.

Bu gammazlık üzerine padişah ister istemez endişelendi.

Kıymetli bir veziri böyle şey nasıl yapabilirdi. İnanılır gibi değildi.

Kendisini çağırıp bunun sebebini sordu. Vezir dedi ki:

“Padişahım, söylenenler doğrudur. Ben hazineden

muhtaçlara borç para veriyor, vadesini de sizin ölümünüze

bağlıyorum. Ama bunu sizin ölmenizi değil, tersine daha çok

yaşamanızı istediğim için yapıyorum. Bilirsiniz ki her borçluya

borcunun vadesi kısa gelir, vade dolmasın diye bakar, bunun

için dua eder. Bu demektir ki borçlarını siz ölünce verecek

olanlar, borçlarının vadesi dolmasın diye sizin ölmemeniz için

dua edeceklerdir. Allah katında en makbul dualardan biri de

borç altındaki kullarının duasıdır. Benim de maksadım

ömrünüzün uzunluğu, sağlık ve afiyetinizdir.”

Günah hastalığının ilacı

Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün akıl hastanesinin önünden

geçerken birinin tokmakla bir şeyler dövdüğünü görüp sordu:

– Ne yapıyorsun?

– Delilere ilaç yapıyorum.

– Benim hastalığıma da bir ilaç tavsiye eder misin?

– Nedir hastalığın?

– Günah işlemek.

– Ben günah hastalığından anlamam… Ben delilere ilaç

hazırlıyorum.

Tam bu sırada konuşulanları duyan bir deli, Bayezid-i Bistami

hazretlerine seslendi:

– Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim. Tevbe kökü ile

istiğfar yaprağını karıştır… Kalb havanında tevhid tokmağı ile döv,

insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir… Akşamsabah

bol miktarda ye… O zaman göreceksin senin hastalığından

eser kalmaz.

Bistami hazretleri, (Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli

diye buraya getirmişler) diyerek oradan ayrıldı.

Sakın bu işten ayrılma

Mübarek bir zat, önceleri faizcilik yapıyordu. Borcunu

ödeyemeyenlerin neyini bulursa alırdı. Bir gün alacağını almak için

bir eve gitti. Evde sadece kadın vardı. Kadın, verecek paramız yok

deyince, ben anlamam ne varsa götüreceğim, dedi. O sırada evde

sadece, bir hayvan kellesi vardı. Kadın bunu teklif etti, başka bir

şeyimiz yok dedi. Olsun, ne götürürsem kârdır dedi, kelleyi alıp

evine götürdü.

Hanımına, şunu pişir de yiyelim, dedi. Kadın tencereye koydu,

kaynattı kaynattı bir türlü pişmedi. Sonunda kapağını açıp baktı ki,

tencere ağzına kadar irin ile dolu. Hemen faizci kocasını çağırıp,

şuna bir bak dedi. Kocası gelip bakınca çok üzüldü, demek ki büyük

bir yanlışımız var, yaptığımız iş herhalde çok kötü bir iş, dedi ve

tevbe etmeye karar verdi.

Hemen evden çıktı. Giderken sokakta oynayan çocuklar bunu

görünce, çekilin çekilin faizci amca geliyor, üzerimize ayağındaki

zulmet tozları bulaşmasın, diyorlardı.

Gidip, bir Allah dostuna olup bitenleri anlattı. Huzurda tevbe-i

nasuh yaptı. Dönüşünde, aynı çocuklar bu defa, tevbekâr amca

geliyor yanına yaklaşalım da, ayak tozlarından bereketlenelim,

diyorlardı.

Evine gelince, hanımına, evde ne var ne yok hepsini dağıtalım,

hiçbir şey kalmasın. Faizcilikten bir şey kalmasın. Çünkü, az da olsa

pislik, karıştığı şeyin tamamını necis eder. Bir damla da olsa,

zemzeme karışan necaset onu zemzem olmaktan çıkartır, dedi.

Her şeyini dağıttıktan sonra, her gün Dicle kenarına gidip,

ağlayıp tevbe ediyor, akşama kadar namaz kılıyordu. Hanımına da

bir işe girdim. Ücretimi hafta sonu verecek diyordu. Hafta sonu geldi.

Eve gidip ne diyecekti. Çok ağlayıp, dua etti, (Ya Rabbi, faizcilikten

kurtuldum, yalan da haram, beni hanıma karşı yalan söylemeye

mecbur etme. Bana yardım et) diye yalvardı. Eve geldiğinde mis gibi

yemek kokuları ile karşılaştı.

Eve girdiğinde, hanımı neşe içinde kendisini karşıladı ve (Allah

ondan razı olsan, ne iyi sahibin [işverenin, patronun] varmış,

çuvalla, yiyecek, et gönderdi. Onları pişirdim, sakın bu işten ayrılma)

dedi. Hanımı sonra da, şunu ilave etti, bunları getirenler, “Kocan

çalışmasını artırırsa biz de yiyecekleri artıracağız” dediler. Adam

kendi kendine mırıldandı, “Ah bir adam olabilsem, daha iyi

çalışabilsem daha neler verirdi neler….”

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın