Kimin Üstünlüğü ?… Hukukun mu ?… Hoca Efendi’nin mi ?…

Kimin Üstünlüğü ?… Hukukun mu ?… Hoca Efendi’nin mi ?…

“Herkes ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ’ı gündeme getiriyordu 2009 yılında, HUKUKÇU olmamasına karşın nasıl görevlendirilir BAŞKAN olarak diye…Bu ülkede ANAYASA Mahkemesi’ne de Başkan olabilir, DANIŞTAY’da da görevlendirilebilir onun gibi Hukuk eğitimiyle donanımlı olmasa da adamlar ve de madamlar; yeter ki Hoca Efendi’nin sevgisiyle donanmış olsunlar demişdik biz o günlerde…”

Adı üstünde DANIŞTAY; danışma mercii, makamı, çözümcüsü, başvuru yeri… Kimler için kamu kurumları ile sorunları olanlar için, kamu kurumlarınca yapılan işlemler, eylemler sonucu hak ve menfaatleri ihlal olanlar, zarar görenler için… İşte bundan dolayı HUKUK okumuş herkes ki yalnızca fakülte anlamında değil, ders anlamında HUKUK okumuş herkes DANIŞTAY’da tetkik hakimi, yargıcı, sorgucusu olabiliyor, hele ki bir de “İMAM HATİP LİSESİ” çıkışlıysa…. Bilindiği gibi pek çok kişi; ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ Hukuk Fakültesi mezunu Hakim değil diye eleştirmişdi yalnızca o mu ya DANIŞTAY’da görevlendirilenler ?…

12 Eylül ürünü YÖK kararlarıyla; İmam Hatip Lisesi çıkışlılar İİBF’lerin Kamu Yönetimi Bölümleri’ne ve Hukuk Fakülteleri’ne girmeye başladıklarından beri, DANIŞTAY’a da, ANAYASA Mahkemesi’ne üye olarak atanabiliyorlar bilindiği gibi… Özellikle de Hükümet kontenjanından onları her mevkide ve de mertebede görmek olanaklıdır…

Şimdi DANIŞTAY ya da ANAYASA Mahkemesi’ndeki atamalar konusunu burada, dönelim 80’li yıllara…

Bu satırların yazarı bendeniz;1983 yılında, Bursa’da İller Bankası 2.Bölge Müdürlüğü’nde, işçi statüsünde bir Teknik Ressam olarak çalışma yaşamımı sürdürürken bir Teknik Ressam daha naklen geldi Ankara’dan, Bursa’ya… Ama önemli olan bu Teknik Ressam erkek iş arkadaşım değil; onun eşi, zevcesi idi önemli olan…Ki o; Bursa Bölge İdare Mahkemesi’nde görevlendirilmiş (ve de Haşim KILIÇ’ı eleştirenlere bir gönderme olsun; “iktisat fakültesi mezunu” )bir bayan hakimdi… Birkaç yıl sonra da Mahkeme Başkanlığı’na atanan ve emekli oluncaya değin ne yeri, ne de makamı değiştirilmeyen, rahatsız edilmeyen, tedirgin edilmeyen, düzeni bozulmayan bir Başkan oldu… Çünkü… Bu konunun “çünkü”sü birkaç satır sonrasında…

Ve işte o İdari Yargı hakimi bayanın eşi ki benim iş arkadaşım, o günlerdeki Teknik Ressam meslekdaşım; akşamdan aldığı alkolden aymadan, arınmadan gelirdi göreve… Gözler baygın, üzerine alkol kokusu sinmiş sarhoşluğuyla ama dilinde bir Hoca Efendi söylemiyle… Sekiz saatlik çalışma süresinin en azından beş saati Hoca Efendi’ye ayrılmış olarak tüketilirdi… Neyse ki ben 1984 yılında, U.Ü. İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirip, diplomamı İller Bankası Genel Müdürlüğü’ne “ibraz” edince, memur kadrosuna geçtim, Resimhane’den , daha doğrusu vaazhaneden ayrıldım. Gerçi işçi sınıfından, memur sınıfına geçince “üniversite okumuşluğun payesi olarak bu ülkede” maaşım azaldı, azaldı da bunun yanı sıra kulaklarımdaki Hoca efendi propagandası da birazcık azaldı…

Bu arada okurun dikkatini çekerim yaşanan yıla…Yıl; 1984… Ve daha o yıllarda kamu kurumlarını sarmış Hoca Efendi propagandası… Reha MUHTAR “gel beni kurtar” bile daha sürmemiş Show tv yansıları aracılığıyla kamusal alana Hoca Efendi’nin propaganda kayıtlarını… O bile bu işe 90’ların ortalarında başladı; bölüm, bölüm yayınladı 96, 97 yıllarında Hoca Efendi’nin sabırla koruk, helva olur kıvamındaki saman altından su yürütmece öğütleri veren vaazlarını…Ama Hoca Efendi’nin yandaşları çoktan yerleşmişlerdi daha o yıllarda DANIŞTAY’a ve iller bazındaki kurumlarına ve de pek çok başka kamu kurumuna…

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  KARGIAGE VE ÇOKYİĞİT AİLESİNİN MUTLU GÜNÜ

Bana dönersek yeniden, kamu görevlisi olarak statüm işçi sınıfından, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’na tabii konuma kaysa da, Hakim Hanımın Kocası (bizim Teknik Ressam arkadaşımız böyle anılırdı kurum içinde) yine sekiz saatlik çalışmasını Hoca Efendi’den söz açarak bir vaiz gibi oda, oda dolaşarak tamamlamaktaydı alkol kokan nefesiyle… Sanki onun İller Bankası 2.Bölge Müdürlüğü’nde bulunma gerekçesi; kanalizasyon, içmesuyu projeleri çizmek değil de, çalışanlara Hoca Efendi aşkı, sevdası aşılamak…Ve bu arada zevcesi hanımefendi çoktan oldu İdare Mahkemesi başkanı (hadi vermeyelim “kaçıncı” diye Mahkeme’nin sayısını)…

Yine bu yıllarda geldi mi Bush Efendi Körfez’e?…TÖ de “bir koyup, beş alacağız” boş sözleriyle soktu mu ülkeyi sıkıntıya?… Düştü mü memuru, işçisi, esnafı külliyen Türk halkı enflasyon nedeniyle ekonomik anlamda sıkıntıya ?… Eh ben de uzayda yaşamıyorum ya nasiplendim her namuslu Türk yurtdaşı gibi bu sıkıntıdan… 90’lı yıllar çocuklarımın lise, üniversite çağları (ellerinizden öperler diyemeyeceğim, neredeyse her ikisi de ellerini öptürecek yaşlara geldiler artık)…Yalnızca çocuklar okusa iyi… Bakmaz eksik etek kadın kişiliğine; master, doktora alma derdinde anaları… İşte o dönemde bir evden üç kişi gidiyor okula… Dolayısıyla bende ekonomik kriz tam boyda, her memur gibi battım, batacağım… Boş mezar çukuru bulsam neredeyse kendimi atacağım… Ve bunca derdin, sıkıntının arasında kulaklarımda her gün mesai sekiz saat süresince mırıl, mırıl Hoca Efendi vaazı… Av peşinde koşan kedi sarman, anlıyor ki bitti bende derman; vaazın yanı sıra, yanında bir öneriyle duyuruyor bu kez avazı:

– Katıl bize, sıkılmadan okut çocuklarını…

Veriyorum ivedilikle yanıtımı:

-Beynimi (düşüncelerimi, değerlerimi anlamında) satmakla, bedenimi satmak arasında bir fark yoktur benim için…Ben satılık değilim… Batarım, çıkarım; ama satmam kişiliğimi, erdemli bir yurttaş olarak, alnı ak yaşarım…

Arkadaş; satmadığım için Atatürkçü kişiliğimi, dik başlı olmakla suçluyor beni… Yanılıyorsunuz diyorum, dik başlı değilim ben, yalnızca başım dik… Ve banka kredileriyle (ki bugün de memur; kredi kartlarına tutsak, RTE’nin söylemiyle birer “şerefsiz”) bata, çıka okullar tamamlanıyor… 1997’de dolunca 20 yılım emekli ikramiyemden kalmıyor kuruş kapansın diye banka borçları; ama bugün Atatürkün yolunda, aydınlık yetişkinler olarak ayaklarının üstünde bu kadının çocukları…
Nasıl ki yoksul üniversite öğrencilerine atmak için pençelerini pusuda bekleyen karanlık yolcuları, her kurumda, kuruluşta, özel ya da kamu ayrımı yapmaksızın daha seksenlerde yatmışlardı pusuya… Bugün neden her alanda kolayca çıkmaktalar kürsüye ?… İşte o günlerdeki yatırımlarından dolayı… Günümüzde kimileri abartmaktalar olayı; sanki onlar ansızın, birden bire çıkmışlar gibi ortaya… Rehavet içinde yaslanınca bu ülkenin etkilileri ve yetkilileri boşvermişlikle arkaya; ülke de, ulus da işte bugün böyle olur kaygılı…

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Saffat Suresi 6 ve 7: Şeytan Kimdir? Sema'ed-dünya Neresidir?

Dönersek Hoca Efendi sevdalılarına; henüz emekli olmadan Bursa’da villa mı edinmişler?…Edinirler…
Tek de olsa çocukları sıkıntıya düşmeden çocuklarını mı okutmuşlar ?… Okuturlar…
Başkanlık koltuğundaki Hakim Hanım 65.yaşına kadar mı oturmuş yerinde, hiçbir yere kıpraşmadan ?… Oturturlar…

Ve onlar sıkça buluşurlardı “izin alıp görevlerinden” değişik kentlerde Hoca efendi sevdalıları olarak, gelirlerdi bir araya…Ve bu yaşananları görmez miydi yetkililer,daha o günlerde mi boyanmıştı gözleri kör, karaya ?… TÖ elbetteki takunyalı…Ama daha sonrasında DYP-SHP ikilisi; elbetteki Çiller yürekten “kurnaz tilkisi” ama ya KARAYALÇIN Murat ?… O da başlayan karanlığa baharat… DYP-Refah dönemi; Hoca Efendi’cilere kol kanat dönemi, RTE’yi ellerinde büyüteni… DSP-MHP-ANAP üçlüsü; özellikle de bu dönemde siyasal yaşamda en güçlüsü ECEVİT, sağ yanında Hüsamettin ÖZKAN… Yeter ki ECO’nun olsun makam; Hoca Efendi’ye sevgiler, Vahdettin’in ruhuna saygılar…

Bugün Başkent Üniversitesi’nin Patronu Prof. Dr. HABERAL Ergenekoncu nitelemesiyle girmişdi ya içeriye , niye ?… Karaoğlan ellerine düştü “hasta” diye, söylenceler yayılmıştı kalsaydı orada daha çokça, olacaktı sonunda “mevta”…
Bilemiyorduk o günlerde bunlar nasıl zırva ?… Ama bu söylencelerin doğru olduğunu sanınca Rahşan Hanımefendi; apar, topar çıkardı “Eşim ve Ben Partisi” Genel Başkanı Bülent Beyi HABERAL’ın Hastanesi’nden ve pek çok şaibe içeren, suçlayan, bu hastalanma öyküsünde türlü komplo teorileri arayan açıklamalar düştü o günlerde gündeme…

Dönersek ana izleğimize, ana konumuza; bu ülkede yayılan Hoca Efendi sevdalanmasına… Bu sürecin 1980’lerden beri, iğneyle kuyu kazar gibi işlendiği, karınca adımlarıyla yaklaştığı belliydi. Cumhuriyet’in altı oyuluyor, Devrim Yasaları teker, teker çiğnenip, bir kenara konuyordu…ECEVİT de neler yaşandığının ayırdında bile değildi henüz, sağ yamacında imam efendi suratlı sosyal demokrat mı, demokratik solcu mu ne oldu belirsiz bir Hüso… Ulusalcılar daha o günlerde uyanmaya başladı teker, teker; bu gidişin sonu aydınlığa paso…
Oysa nasıl da bağırmıştı TBMM’de türbanlı Merve KAVAKÇI’ya ; “Burası Devlet’e meydan okuma yeri değil” diye ?…

Bugün sanıyor ki sıradan yurtdaş, anıları, ülkede yaşadıkları balık hafızasına yem olan yurtdaş; AKP sayesinde Hoca efendi böylesine güçlü, böylesine Devlet’in kurumlarına işlemiş… Böylesi bir kanı; bütünüyle bir yanılgı…Tersine Hoca Efendi sayesinde bugün AKP iktidar…Hele ki bir kez çıksın yoldan, dinlemesin söz; kuşkusuz yedekte alternatifi, seçeneği var…
Ve yine kimileri bozuluyordu ya Haşim Kılıç’ın ANAYASA Mahkemesi Başkanlığı’na; o Hukukçu değil, nasıl olur ANAYASA Mahkemesi’ne Başkan ?… Ama onun Başkan oluşuna itiraz edenler; Hoca Efendi sevgisinin 80’lerden beri nasıl da gizli, açık, sinsi, aşikar yayılmasını görmezden geldikleri, bu yayılmanın önünü kesmedikleri, uzak görüşlü olamadıkları için yanlışlığı kendilerinde arasaydılar, kendilerine bozulsaydılar… Ve bugün bu yaşananlarda hiç sorumlulukları yokmuş gibi boş yere yaygara koparmasaydılar… Ne 15 Temmuz Darbe-i Mesel vartasını ya da tiyarosunu sahneye koyabilir miydi şu ATATÜRK ve DEVLET düşmanları?…

Dese ki güçlü bir ses; “suçlu ayağa kalk” …Biliniz ki bulamazsınız oturaracak/oturamyı hak edecek bir tek kişiyi…

Selma Erdal

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın