Kıssadan Hisse, Almak İsteyene

Kıssadan Hisse, Almak İsteyene

2006 Yılından bu yana yazıyorum. Karanlıklara bir mum tutmaya çalışıyorum. Hırsızın, arsızın, hainin, yalancının üzerine fenerimi tutup, işte burada diyorum. Ülkeyi, geleceğimizi elimizden alıp emperyalizme peşkeş çekenleri gösteriyorum. Önceleri hırsızın-arsızın-yolsuzun-hainin-münafığın-yalancının ortakları, yalakaları suçüstü olmanın paniği ile saldırıp ağzından salyalar akıtarak küfürler ediyordu. Şimdi Cumhura seçtirmeyip dayatılan adaylara itiraz ettiğim için parti kuşları saldırıyor.

Bir anda hain olduk… Zannedersiniz ki mahkemeler ile uğraşan bizler değil, bu klavye kahramanı parti kuşlarıydı. Elini değil, gövdesini taşın altına koyanları parti müritleri “hainlikle” suçluyor. Komik. Elma şekeri elinden alınan çocuklar gibi… Zannedersiniz ki onların maaşlı yazarlarıyız. Görüşlerimizi yazmayacağız ki, onların vicdanı rahat etsin… Gazozlarına katılan ilacı söylemezsek, uyandıklarında “bilmiyordum, tuzağa düştüm” diyebilecek bir bahaneleri olsun istiyorlar…

 

Zannedersiniz ki Abdullah Gül’ü Çankaya’ya biz çıkardık. Zannedersiniz ki Kemal Derviş gibi küresel bir oyuncuyu dışarıdan biz ithal edip bakan yaptık. Zannedersiniz ki Libya’yı soyguncu Haçlıya peşkeş çekmeye meclis kararı ile biz onay verdik. Zannedersiniz ki, diktatör hastalandığında; “O’na bir şey olursa kaos çıkar” diyen bizdik. Yani Zat diyor ki; “Ona bir şey olursa biz ülke falan yönetemeyiz(!)”… Sanki diğeri ülke yönetiyor da… Ülkeyi bölüp parçalamanın, soyup soğana çevirmenin adı da ülke yönetmek oldu. 

Söyleyin, yukarıda yazdığım fiillerin sahibine hiç “hain” dediniz mi?

 

Y-CHP’nin başındaki zat Atatürk’ü Tunceli’de “Dersim katili” ilan ederken nerede idiniz? Partinin üst kısmını Soros’un elemanlarıyla, etnik Kürtçülerle doldurduğunda nerede idiniz? Kılıçdaroğlu’nun eşinin akrabası olan Hüseyin Aygün Türk Devletini Yunan soykırımı yapmakla suçladığında, yani bir milletin meşru bir hak olan vatan savunmasına soykırım diyerek iftira ettiğinde nerede idiniz? Daha dün AKP ve BDP ile birlikte bölücü yasayı onaylayan bizler değil, Kılıçtaroğlu ve partisiydi. AB’nin dayattığı şehir devletçikler yasasına AKP gibi bir parti bile şerh koymuşken, biz şartsız kabul ediyoruz diye söz veren Kılıçdaroğlu hakkında ne düşünüyorsunuz? Ha, bir de “akil denen soytarıları kendisinin önerdiğini beyan etmişti” zat-ı yandaş muhalefet başkanı değil mi? Ayrıca bölünmeye meşruluk kazandıracak olan “ikiz yasaları” AKP ile CHP birlikte kabul ettiler, unutmayın.

 

Biz AKP ve politikaları ile keyfimizden, özel kinimizden falan mücadele etmedik. Bu ülkeye karşı işledikleri cinayetler nedeniyle mücadele ettik. Ülkeyi talan ettikleri, bütün kurumları çökerttikleri için mücadele ettik. Şeytana asker oldukları için, karanlığa ve kötülüğe hizmet ettikleri için mücadele ettik, etmeye de devam edeceğiz. Bizim asıl mücadelemiz zihniyetledir. Şeytanın değirmenine su taşıyan kim olursa olsun mücadele etmek boynumuzun borcudur.

 

Yürüdüğümüz yolda şunu gördük:

Rüzgar ilk çıktığında en çürükler döküldü. Rüzgar hızlandıkça kökü zayıf olan, iradesi zayıf olan, direnci zayıflayanlar teslim olup tek tek düşmeye başladı. Ve bizler giderek azalmaya başladık. Bu duruma şaşırmadık. Çünkü doğruları söyleyenler insanlık tarihi boyunca ya yalnız kalmıştır, ya taşlanmıştır, ya da Engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkum edilmiştir. Yakılmıştır.

 

Dünyanın yuvarlak olduğu kadar basit bir ifade bile, birçok insanın okyanusların döküleceğine inandığı için imkansiz görülerek dalga geçilmiştir. Şimdi bize saldıranların da okyanusların sularının döküleceğine inananlardan pek farkı yok. Ufku dar olanlar, olayları miyop-astiğmat bir bakışla yorumlar. Doğruyu söyleyenlere de ufku ve ufkun ötesini göremediği için saldırırlar. Çölde serap görmek iyidir de, susuzluğu gidermez.

Galileo dünya yuvarlaktır dediği için giyotinle idam edilmiş, İtalyan bilim adamı ve rahip Giordano Bruno ise dünya bir gezegendir ve güneşin etrafında dönmektedir dediği için yakılarak öldürülmüştür. Enginizisyon mahkemesi Galileo’ya “eğer dünya düz bir tepsi gibidir dersen seni affederiz” diyor. Günümüz Engizisyon ekibi de bize “dünya tepsi gibidir deyin” diye dayatıyor. Yazık!!.

*****                            *****                              *****                         *****                        *****

Hatırlayalım!!.

Hüseyin Kıvrıkoğlu… Genelkurmay Başkanları içinde Amerika’ya gitmeyen ve milli diyebildiğimiz bir isimdir.  Küresel güçlerin Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerini anladığı için millileşme çalışmaları yapan ve yüzünü Doğu’ya çeviren ilk Genelkurmay Başkanıdır. Çevik Bir herkesçe malum olan bir isimdir. 28 Şubat sürecinde Amerikalı Yahudi kökenli askerlerin yönlendirmesiyle hareket edip, AKP’nin doğmasına sebep olan şahıstır. Amerika’da bir Yahudi sevgilisi olduğunu gören tanıdıklarım var. Milli olduğundan emin olduğum Kıvrıkoğlu Çevik Bir’den kurtulmak için Hilmi Özkök’ün önünü açmıştır. Yani; “ehven-i şer” denmiştir.  Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığı iki yıl uzatılabilseydi, yani Ecevit ile Yılmaz’ın imzaladığı uzatma kararını Bahçeli de imzalamış olsaydı Hilmi Özkök emekli olmuş olacaktı.

 

Ehven-i Şer denilen Hilmi Özkök şer olanın iyisi olmadı. Türk Ordusu’na kurulan tuzağa Hilmi Özkök olur vermemiş olsaydı bu duruma gelinmezdi.  Darbe iddiaları için; “var da diyemem, yok ta diyemem” diyerek silah arkadaşlarını satan Hilmi Özkök… Hain Fetullah’ın “Hilmi Özkök gelince her şey değişir(lehlerine)” diyerek referans olduğu şahıs… Sabahattin Önkibar’a “Kıbrıs sırtımızda kambur” diyecek kadar gayri milli, Amerikan çıkarlarını kollayan zat… İzmir’de bir yemekte bir tanıdığıma; “Amerika ile çıkarlarımız ortak” diyebilecek kadar Türkiye ve Ortadoğu gerçeklerine Fransız olup Amerikan gözlükleri ile bakan zat… Türk askerinin başına çuval geçirildiğinde kılını kıpırdatmayan, başında çuvalla gezen Genelkurmay Başkanı eskizi…  Bu yaşanmış “ehven-i şer” tercihi  sizlere belki bir fikir verir.

 

Amerikan mandasıyla İngiliz mandası arasına sıkışan beyinler, bizleri de mandacı olmaya ikna için çabalıyor. Ve mandacı olmadığımız için bizi suçluyor. Çünkü Kurtuluş Savaşını bilmiyor. Çünkü “ya istiklal, ya ölüm” diyen Atatürk’ü hiç anlamamış. Kendini yok sayan, görüşlerine zerre kadar değer vermeyen yandaş muhalefetin başkanlarının emrivakisine boyun eğiyor. Milletin tercih hakkını yok sayanlar onuruna dokunmuyor ama biz eleştirince mesele yapıyor.  “Tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz”diyecek kadar edep yoksunu şahsın buyruğuna alınmıyor da, bizim yazdıklarımızdan rahatsız oluyor…

*****                                 *****                             *****                                *****

Bir de Balyoz kumpasından içeride olup ta çıkan bazı askerlerin konuşmasına şahit olduğumda epeyce şaşırmıştım. İki hafta şehir dışında olduğum için konuşmaları yorumlamak bu yazıya kaldı.

Adını hatırlayamadığım bir Albay çıktığında Cumhurbaşkanı adayı için aynen şunu söylemişti:

“İçeride idik, tam izleyemedik. Yalnız bir şey söylemek istiyorum. Bir insan babası nedeni ile suçlanamaz(!)..”

Bu Albay kime selam çaktı bilmiyorum ama kendisine şunu sormak isterim;

Beyefendi, askeri okullara öğrenci alırken, polis okullarına öğrenci alırken yapılan güvenlik soruşturmasında ailede bir suçlu kişi olduğu zaman öğrenci neden kabul edilmiyor? MİT eleman alacağı zaman neden yedi sülalesini araştırıyor o zaman? Ayrıca yabancı istihbaratlar neden devletle sorunlu ailelerin çocuklarına ulaşıp eğitiyor. Bir örnek vereyim:

1974 yılı Kıbrıs çıkarmasında Rumların yanında yer alan, yani ihanet eden hain Kıbrıs Türkleri TMT tarafından öldürülür. Çocukları üzülmesin, kin duyguları ile büyümesinler diye şehit oldukları söylenir. Günümüze geldiğimizde o çocukların “Türk askeri adada işgalci” diyenlerin arasında yer almasını nasıl açıklıyorsunuz? Aynı çocukların “yes be annemci” olması bir tesadüf mü?

Ne yazık ki hayat iyi temenniler üzerine kurulu değildir. Tarihte yaşananlar uyarıcı değilse, günümüzde yaşadıklarınızdan ibret almadıysanız, bu bedelleri neden ödediniz? Sadece asker olduğunuz için mi?

Bengi Türk televizyonunda Engin Alan Paşa’yı izledim. Kendisine Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı sorulduğunda dedi ki;

“Aday açıklandığında ben içeride idim. Bizim aldığımız eğitimde karardan önce şiddetle tartışılır. Karar verildikten sonra alınan kararın gereği için var gücünle çalışılır.”

Bu cevabı yüreğinden verdi ise çok yazık. O zaman kendisine sormak isterim.

“Sayın Alan, Mustafa Kemal’i ASKERİN SİLAHLARINI TOPLASIN DİYE Anadolu’ya Vahdettin ile Damat Ferit göndermişti. Bu mantığa göre Atatürk var gücüyle silahları toplamalı, halkın direnişini engellemeli,  İngilizleri memnun etmeliydi öyle mi? Gene bu mantığa göre Kazım Karabekir Paşa askerlikten atılmış olan Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederek yanlış yapmıştır öyle mi? Çünkü bu cevaptan bu sonuç çıkıyor.”

Siz artık bir ordu mensubu olarak görev yapmıyorsunuz. Emir-komuta zinciri içinde değilsiniz. Vekil, milletin vekilidir. Yani bizler asılız, siz vekilsiniz. Gösterilen aday hakkında siz vekaletini aldığınız vatandaşa görüşlerini sordunuz mu? Sormadınız. Soracak zamanınız da zaten olmadı. Yalnız verdiğiniz cevap ta olmadı.

*****                             *****                             *****                         *****

Bizi eleştiren, hızını alamayıp hain ilan edenlere;

Atatürk mandayı kabul etmedi. Biz de etmiyoruz. Yazarın görevi kişileri mutlu etmek değildir. Doğru bildiğini söylemek, uyarma görevi yapmaktır. İster alırsınız, ister almazsınız. Oyunuzu Ekmel’e vermek istiyorsanız, verin. Yalnız oyunuzu verirken şunu unutmayın:

Bu ülkenin kurtuluşu Cumhurbaşkanlığı seçimiyle değil,  Kuva-i Milliye ruhu taşıyan ve Kurtuluş savaşı öncesinde olduğu gibi köy köy, kasaba kasaba, il il örgütlenerek ülkenin kaderini değiştirme iradesi göstermekle başarılır.  Her seçim bir kandırmaca, sahte bir yaşam öpücüğüdür. Seçimlere umut bağlamak sadece tedbir almamızı geciktirir.

zahide@zahideucar.com

www.zahideucar.com

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın