Kolun senden önce cennete girdi…

Kolun senden önce cennete girdi…

Muhammed Bakır Hazretleri bir gün atlı olarak Medine’ye gidiyordu. Seyahati esnasında karşılarına iki kişi çıktı. Çevresinde bulunanlara:
–Bunları yakalayın, bunlar hırsızdır, dedi. Yanında bulunanlar o kişileri tutup bağladılar. Muhammed Bakır Hazretleri yanında bulunanlardan birine:
–Şu dağa çık. Orada bir mağara görürsün, içine gir ve ne bulursan al getir, dedi. O kimse denileni yaparak dağa çıktı ve içi elbise dolu iki tane çuvalla geri geldi. Başka bir yerde bir çuval daha buldular. Nihayet Medine’ye geldiklerinde gördüler ki, iki çuvalın sahibi şüphelendiği bir kaç kişiyi hâkime şikâyet etmiş, hâkim de onları çağırmış, azarlamaktadır. Muhammed Bakır Hazretleri, doğru kadının yanına gider:
–Onları serbest bırakın, hırsızlar bunlardır, deyip elleri bağlı iki kişiyi hâkime teslim etti. Asıl hırsızlar ortaya çıkınca onların cezası verildi.
Getirilen iki çuval da sahibine iade edildi. Hırsızlardan biri tövbe, istiğfar etti ve şöyle dedi:
–Elhamdülillah ki benim tövbe etmem, Peygamber efendimizin torunlarından olan bu zatın sayesinde, onun bereketi ile olmuştur.
O tarihten sonra Muhammed Bakır Hazretleri o kimseye:
–Senin, ceza ile vücudundan ayrılan parçan, senden yirmi sene önce Cennet’e gitti.
Rivayet edilir ki; Muhammed Bakır hazretleri bu sözü söyledikten tam yirmi sene sonra o adam vefat etmiştir.

BİZ VERDİĞİMİZİ GERİ ALMAYIZ
Adamın birinin içi altın dolu kesesi kaybolur. Kesenin kaybolduğu yerden Cafer–ı Sadık Hazretleri geçmiştir. Kesesi kaybolan adam Cafer–ı Sadık’ın peşine takılır:
–İşte kesemi çalan adam, diye sesi çıktığı kadar bağırır. Adam kimi suçladığının farkında değildir, Cafer–ı Sadık’ı tanımamıştır. Adam işi o kadar ileri götürür ki, Cafer–i Sadık’ın yakasına yapışır:
–Kesemi sen çaldın, onu geri ver.
Cafer–i Sadık Hazretleri:
–Kesende kaç altın vardı?
Adam:
–Bin altın vardı, dedi. Cafer–ı Sadık adamı yanına alıp evine götürdü. Sonrada adamın eline bin altını sayarak teslim etti. Aradan birkaç gün geçer, adam kaybettiği altınlarını bulur. Bu defa aldığı altınları iade etmek için getirince, Cafer–i Sadık:
–Biz verdiğimiz geri almayız, der. Böyle yüksek şahsiyete sahip zatın kim olduğunu merak eden adam onun Cafer–ı Sadık olduğunu öğrenince çok mahcup olur.

HALİMİZİ ANLAMIYORSUNUZ
Bâyezîd–i Bistâmî hazretleri hacca gitmek üzere yola çıktı. Yanına bir deve almış, azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Yolculuk esnasında Bistâm’dan tanıdık biri ile karşılaşır. Adam:
–Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi? dedi. Bâyezîd–i Bistâmî Hazretleri:
–İyi baktın mı? Yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı? dedi. Adam dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. Adam hayretini gizleyemeyip:
–Sübhânallah! Ne kadar acayip bir iş, deyince, Bâyezîd–i Bistâmî hazretleri:
–Hâlimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Hâlimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, takat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum? dedi ve yoluna devam etti. Ziyaretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm’a giden bir kafile ile hemen yola çıktı. Seher vakti evine geldi. Kapıda durdu, içerden annesinin sesi duyuluyordu. Kadın oğluna dua ediyordu.
–Ya Rabbi! Benim garip oğlumu her kötülükten koru. Büyükleri kendisinden hoşnut eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsan buyur…
Dışarıdan bunları duyan Bâyezîd–i Bistâmî hazretleri kapıyı çalıp içeri girmek için izin istedi. Annesi:
–Kim o? deyince Bâyezîd–i Bistâmî hazretleri:
–Senin garip oğlun, cevabını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı:
–Evladım! Senin ayrılık hasretinle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü, dedi.

KALP KALBE KARŞIDIR
Eşfene kasabasında yaşayan sâlih zatlardan biri vefat edeceği sırada, cenaze namazını Emir Külâl hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Bu salih zat vefat ettiği sırada, Emir Külâl Hazretleri Eşfene’de değil, birkaç günlüğüne uzak bir yere gitmişti. Eşfene kasabasının ileri gelenleri, değer verdikleri bu zatın vasiyetine önem vermişler, Emir Külah Hazretlerine haber ulaştırmaya karar verirler. Orada bulunan Şeyh Sûfî:
–Haberci göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allah–ü Teâlâ’nın izni ile malûm olur ve buraya gelir, dedi. Şeyh Sûfî bunları söylediği sırada iki kişi yola çıkmak üzere hazırlanmıştı. Haberciler Eşfene’den ayrılmak üzereydi ki; Emir Külâl Hazretleri anîden karşılarında gözüktü. Halk bir anda karşılarında Emir Külal Hazretlerini görünce, karşılamaya koştular ve bu kerameti karşısında ona karşı sevgi ve saygıları daha da arttı.
Emir Külâl Hazretleri vefat eden zatın cenaze namazını kıldırdı ve cemaatle birlikte kabre götürüp, defnettiler. Cenaze defnedildikten sonra, insanlar camide toplandı. Âlimler, vefat haberinin kendisine nasıl malûm olduğunu sordular. Emir Külâl hazretleri buyurdu ki:
–Ey kardeşlerim! Resûlullah efendimizin şu buyruklarına dikkat edin; “Kalb, kalbe karşıdır. Mümin, müminin aynasıdır. Her kabın içindeki sızar.”
Camide manevi bir atmosfer oluşur. Bir zat ayağa kalkıp cemaate döner:
–Allah Emir Külal Hazretlerini başımızdan eksik etmesin! Biz onun büyüklüğünü gerçek manasıyla bilmiyormuşuz, bunu bize gösteren Hakk Teala’ya hamd olsun.
Cemaat içinde bulunan devrin önemli âlimlerden Mevlâna Tâceddîn, Emir Külâl hazretlerine, kendisini talebeliğe kabul etmesini istedi. Emir Külal Hazretleri:
–O bizim vazifemiz değildir, dedi. Mevlâna Tâceddîn’in buna üzüldüğünü görünce:
–Sen bundan böyle benim manevî evladımsın, diyerek onu manevî evlâtlığa kabul etti.

YATSI NAMAZININ ABDESTİ İLE
SABAH NAMAZI
Seyyid Abdülkâdir Meşhedi, Hükümdar Ebû Saîd Mirza zamanında, Ubeydullah–ı Ahrâr Hazretlerinin sohbetinde bulunmak üzere Semerkand’a gelir ve sohbete katılır. Meşhedi’den dinleyelim:
“Yatsı namazını kıldıktan sonra, bana;
–Seyyid Abdülkâdir bizim misafirimizdir. Bu geceyi bizimle birlikte ihya etmeyi istiyor. Biz bazı dostlarımızla oturmak isteriz. Sen gençsin, bu gece istirahat et, dediler. Bunun üzerine bende:
–Eğer izin verirseniz, sizinle beraber olmak istiyorum, dedim. Bana dedi ki:
–Eğer kendinde oturmaya güç bulursan olur, dedi. Ben de üç kişi ile birlikte o sohbet meclisinde bulundum. O gece sabaha kadar, Übeydullah–ı Ahrâr Hazretlerinin hâllerini gördüm. Devamlı iki diz üstünde, tevazu ile oturdu. Dizlerini hiç değiştirmedi. Hep hareketsiz oturdu, hiçbir uzvunu oynatmadı. Teheccüde kalktı, namazdan sonra yine aynı şekilde sabah namazı vaktine kadar vakar ile oturdu. Hiç hareket etmedi. Ben genç olmama rağmen, her saatte bir dizimi değiştirdim. Uyumamak için kendimi zor tuttum. Sonra sabah namazını kılmak üzere kalktılar, yatsı namazı abdesti ile sabah namazını kıldılar.”

Bedava özür kabul edilmez!
Şeyh Şadi adında bir zat, Kasr–ı Ârifân’a gelip, Şah–i Nakşibendî Hazretlerinin huzuruna girerek, daha önce ziyaretlerine gelemediği için özür dileyip, kendisini affetmelerini istedi. Şah–i Nakşibendî Hazretleri adama takılır:
–Öyle bedava özür kabul edilmez. Şeyh Sadi, bu sözü ciddiye alır:
–Bir öküzüm vardır, onu size vereyim, dedi. Şah–i Nakşibendî Hazretleri:
–Onu kabul etmeyiz, evinde uzun zamandır biriktirip, duvar arasında gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabul ederiz, dedi. Şeyh Şadi içinden; “sakladığım altınları benden başka kimse bilmiyordu.” diye geçirdi. Bu hadisenin ardında doğru köyüne gidip altınlarını getirdi ve Şah–i Nakşibendî Hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Şah–i Nakşibendî Hazretleri önüne konan altınları sayıp, içinden bir tanesini ayırdı. Diğerlerini Şeyh Şadi’ye geri verdi ve şöyle dedi:
–Bunlarla öküz satın al, çiftçilik yap, kaldırdığın mahsulü Allah–ü Teâlâ’nın kullarına dağıt. Sonra ayırdığı bir altını göstererek:
–Bu altın haramdır, buyurdu. Daha sonra orada bulunanlar Şeyh Şadi’ye:
–Şah–i Nakşibendî Hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın? Diye sordular. Şeyh Şadı:
–Şah–i Nakşibendî Hazretlerini tanıyıp, talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi.

EVDEKİ KURDA SABREDİNCE
ARSLANLAR BÖYLE OLUYOR!
İbn Sina, Ebü’l–Hasan Harkanı Hazretlerinin şöhretini duymuş onu daha yakından tanımak için Harkan kasabasına gelir. Doğruca Harkanı hazretlerinin evine gider. Evde Harkanı Hazretlerinin hanımı ile karşılaşır. İbn Sina:
–Ben Ebü’l–Hasan Hazretleri ile görüşmek için çok uzaktan geldim, der. Kadın açar ağzını yumar gözünü:
–O sahtekâr ve zındığı görmek için mi bu kadar yolu teptin. Boşuna gelmişsin, ormana oduna gitmiştir, ne zaman gelir belli olmaz, gibi birçok söz söyledi. İbni Sina gördükleri karşısında şaşkındır.
Bu kadar yol geldikten sonra ne olursa olsun Harkanı hazretlerini görmekte kararlıdır. Gördüğü insanlardan odun kesilsen ormanın yerini öğrenir. Ormanda Harkanı Hazretlerini ararken, görür ki karşıdan bir adam geliyor. Adamın önünde bir arslan, odunlar arslanın sırtında ağır ağır ilerliyorlar.
Selam ve tanışmadan sonra İbn Sina sorar:
–Ey Ebü’l–Hasan! Bu hal nedir?
Ebü’l–Hasan Harkanı Hazretleri:
–Biz evdeki kurdun yükünü çektiğimiz için, arslanlarda bizim yükümüzü çekiyor.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın