Kuşları Uğurlama Sanatı – Serpil Tuncer

Kuşları Uğurlama Sanatı – Serpil Tuncer

Kısa öykülerden oluşan bu kitap Serpil Tuncer’in dördüncü öykü kitabı ve bu kitap öyküyü bambaşka bir çerçeveden bizlere sunuyor. Hikâye kahramanlarının bilinçaltına inerek ruhsal çözümlemelerde bulunan; susturulup bastırılmış duygularını, açmazlarını, sıkıntılarını, yalnızlığını, bunalımlarını, kuşatılmışlığını, dağınıklığını, parçalanmışlığını, umut ve kırılganlıklarını su yüzeyine çıkarmakta usta bir kalem Serpil Tuncer ve kitapta bunun en iyi örneklerini görebiliyoruz.

Şiire meyyal naif, kısa, yalın ve etkili cümlelerle çoklu bir etki uyandırmayı başaran yazarın; sıcaklık, içtenlik, akılcılık, gerçekçilik ile kaleme aldığı; aklın, hayalin ve zekânın sınırlarını zorlayan sıra dışı hikâyelerinin kahramanları da sıra dışı… Kısaca değinmek gerekirse buc kitapta,

İdama mahkûm genç hükümlüye âşık olan cellat, başhekimi olduğu hastanede tedavi gören, aklını yitirmiş psikiyatr, Yeşilçam figüranı düşkün evsize iş teklif eden uzun yol kaptanı, gönlünde filizlenen aşkı yüzünden meftun olduğu güvercinlerinden vazgeçmek zorunda kalan orta yaşlı adam, annesiyle eşi arasında tercih yapmaya zorlanan genç bir kadın, çöplerden topladığı fotoğraflara çeşitli kurgular yazan bir hayal avcısı gibi kahramanlar önümüze çıkıyor.



Kitaptan Bir Öykü

KUŞLARI UĞURLAMA SANATI

-Gece, izini silmeden sabah olmuyor. Bak nasılda çekildi yıldızlar. Rüzgâra kapılmış kum tanecikleri gibi yitip gittiler gökyüzünden. Gördün değil mi?

-Gördüm İsmail Usta… Gördüm.

-Kalk ateşi söndür. Fırın boşa ısınmasın. Lüzum kalmadı yanmasına gayrı.

Bir sabah ezanı yükseldi ağarmış gökten. Ve sen İsmail Ağa, tuğla ocağında ömrünü nasıl da tüketip, gençliğini nasıl da bitirdiğini düşünüyorsun çırağına belli etmeden. Öyle ya, köyün genç delikanlıları su kenarlarında çamaşır yıkayan, tarlalarda çapa yapan kızlara bakarlarken sen, geceden tuğla ocağına gelip, sabaha kadar fırını yakmakla meşguldün. O ıssız gecelerde sıkıntıdan ve yalnızlıktan(belki de uyuyup kalmamak için) sayısız nice hatimler indirdin. Fıkıh, kelam ilmi öğrendin. İçindeki okuma aşkının büyümesi için bir öğretmene ihtiyaç duymadın. Üstelik insanlardan tecrit edilmiş olmak günahlardan korudu seni. Düşündün uzun uzun, bir iç çekip dedin ki; “Sağ ve sol omzumda taşıdığım münkerle nekir günahsız kullar arasında yazmışlardır beni. Umut ederim ki öyledir, öyledir Rabbim.”

“Bir şey mi dedin usta?”

“Ha, yok aslanım. Sen işine bak.”

Geceleri tuğla ocağı, gündüzleri ise ikindiye kadar süren derin uykuların oldu hayatında. Issız gecelerde bir yakının olmadı yanında, ta ki bu yaşa gelene kadar…

Uzun kış gecelerinde ocağın ağzında sıcağa yakın olmak güzeldi ancak sıcak yaz günlerinde biraz ileriye taşıdın oturduğun yeri. Yıllarca ateşe baktın, onu harladın, sönmesine izin vermedin. Tuğlalar pişti içinde. Onlarca, binlerce… Yılmadan usanmadan… Senin kaderinmiş baba mesleğinden ekmek yemek. Önce ablan evlenip gitti civar köye sonra da ağabeylerin uçtular Almaya denilen ülkeye. Bir sen kaldın geride. Bu yüzden mi tekne kazıntısı derdi sana anacığın ve içine mi doğmuştu en son sen kalacaksın diye elinde? Önce baban, sonra annen göçtü ahrete. Kerpiç evindeki o derin, bitmek bilmeyen yalnızlığına gömüldün. Kaderindi senin yalnızlık. Soyun sopun üreyememişti yalnızlıktan.

“Kamyon gelene kadar ayrılma buradan Osman. Hadi bana eyvallah namazı kaçırmayayım.”

Alıp ceketini çıktın tuğla ocağından. Sabah namazı için aldığın abdest ne de iyi gelmişti ateşten yanan yüzüne. Güneş, ufukta belirmeden, hemencecik yetişmeliydin köyün camisine. Bu yüzden hızlandı ayakların. Toprak yolda ilerlerken dağlarda inleyen çakalların da sesi kesilmişti. Bir ayaz vardı havada. Hani kimse temmuzun yedisi demezdi. Kuş sesleri geldi kulağına. Serçe miydi? Evet, aç serçelerdi bunlar. Ne çok severdin kuşları. Dışarıdakileri boş ver, ya evinde seni bekleyen onca güvercine ne demeli. Senin için bir ibadetti onları yedirip, içirip sonrasında çatıdan gelen uğultuları eşliğinde uyumak.

Mardin, Posta, Bango en çok da Kelebek… Her türlüsü vardı elinde. Sayısı mı? Bir türlü tutmazdı hesabın. Bazen yetmiş sayardın bazen seksen. Oturup konuşurdun onlarla. Dertleşirdin. Anlar gibi bakardı yüzüne Züleyha, oralı olmazdı Koca Yusuf. Ya Şirin… Ne güzel kanatları vardı. Bir de boncuk bağlamıştın ayağına. Mavi nazar boncuğu… Hayatındı, arkadaşındı onlar.  Milyar verseler birini bile vermezdin. Onlar olmasa sen ne yapardın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  MHP Adana İl Başkanı Bünyamin Avcı’dan 24 Kasım Öğretmenler Günü mesajı!

İşte cami… Nasıl da göğe uzanıyor minaresi. Hemencecik giriverdin derme çatma bahçesine. Az önünde giden yaşlı bir kadın ile koluna girmiş genç bir kız gördün. İki büklüm olmuş ihtiyar kadın korkuttu seni. Öylesine yaşlıydı ki. Kızın ince sesi geldi kulağına.

-Gel nineciğim. Tutturdun illa hocaya uyup da sabah namazını camide kılacağım diye. Sen burayı bizim kasabadaki cami mi sandım? Bak ne kadar yol yürüdük sabahın bu kör vaktinde.

-Ben yorulmadım kızım, yorulmadım. Karışma işime. Al şu ayakkabılarımı!

Kız, yere eğilip ninesinin ayakkabılarını çıkartırken kızın gözleri gözlerine değdi. O an durdu zaman. O canlı mavi gözler, hafif aydınlanmakta olan günün içinde nasıl da laciverte kaçıyordu. Ve sen, en çok da bu göz rengini severdin. Hâlâ kızın gözlerinin içine baktığını hissettin. O da sana bakıyordu ve belki de senin neden ona baktığını sorgular gibiydi. Utandın. İlk defa erkeksi bir utanç kapladı her yanını. Bakışlarını başka tarafa çevirdin ister istemez. Namaz çıkışı, çaktırmadan usulca arkalarından ilerledin. Köyün dışında yer alan ıssınız bilinen eve girdiklerini gördün. Hatırladın. Yıllar önce şehre yerleşen Kemal Efendi’nin eviydi. Demek ailecek geri dönmüşlerdi. Kızın gözleri geldi aklına. Bu gözler Kemal Efendi’nin ortanca kızı Zehra’nın gözleriydi. Hiç değişmemişti bakışları. Köyün sokaklarında, çeşme başında oynayan o sümüklü kız nasıl da böylesine güzel bir ceylan olabilmişti. Şaşırdın.




“Tövbe tövbe, bir yaşına bak, bir o kıza be İsmail! Hiç yakışıyor mu sana böyle davranmak. “dedin.

Karışık duygular içindeydin kerpiç evine girdiğinde. Kuşluğa kadar güvercinlerini sulayıp besledin. Kümesi temizledin. Güvercinlerin sayısını tutturamadın yine. Sonra yatağına uzandın. Her yer lacivertti. Dağlar, taşlar lacivertte teslim olmuştu. Tarladaki sararmış ekinlerin saplarına bile sıçramıştı sanki. Nasıl da lacivert lacivert akıyordu ırmak. O boz-yeşil suları nereye gitmişti?

O tarafa döndün. Bu tarafa döndün. Bir türlü uyku tutmadı seni. Mutlaka öğle namazı için camiye gitmeliydin. Olur ya, belki ninesi öğle namazını da cemaat ile kılmak isteyebilirdi.

Apar topar kalktın. Eski beyaz gömleğini naftalin kokulu dolaptan çıkardın ve yıllar sonra ilk kez ütüledin. Sonra pantolonun… Çok eskimiş. Şehre inip bir an evvel yeni pantolon alman gerektiğini düşündün. Tıraş oldun. Defalarca elini yıkadın Keskin limon kolonyasını ver ettin yüzüne. Yıllarca ateşe maruz kalmış yanaklarına aynada uzun uzun baktın. Titreye titreye geldin camiye. İmam ve üç kişiydiniz. Bütün umutların kırıldı o an için. Belki ikindi… Beklemek iyiydi. Yıllar sonra gün ışığı indi gözlerine. Kendini yarasa gibi hissettin. Köyü gezindin. İkindiye kadar kahvehanede çay içtin.

“Hayırdır” dediler köyün erkekleri ve devam ettiler:

“Bu saatte seni buralarda görmek pek mümkün olmazdı.”

“Hayırdır, hayırdır” dedin.

Sonra aklına yine kızın lacivert bakışları düştü. Ellerine baktın. Orta yaşlı olduğunu belli eden ellerine… Utandın yine. O an için saçma geldi her şey gözüne. Miden bulandı birden. Kalkıp tam ocağın yolunu tutacaktın ki çeşme başında gördün onu. Kınalı elleriyle su dolduruyordu temmuz güneşinde cayır cayır yanan kurnadan. O da baktı sana. Ölüyor gibi oldun. Elindeki sigarayı söndürüp attın utancından. Birden on dörtlük delikanlıydın sanki. Sessizce fısıldadın kimseler duymadan.

“Ne yapmalı şimdi?  Bilmem ki ne etmeli?”

Kız, sıcacık bir sülün gibi aktı sağından.  Parlıyordu teni, tıpkı göle düşmüş yeniay gibi. Yer sallandı. Bütün meyve ağaçlarının kokusunu aldın. Ilık bir rüzgâr esti şakaklarından. Kaderdi bu. Allah yazmışsa kim dur diyebilirdi bu ateşe. O an gitti bütün utanman. Sevindin.

Güle oynaya ocağa geldin.  Osman az ileride odun kesiyordu ve demlediği çay halen sıcaktı. Çayını aldın. Fırının karşısına geçip ince kesilmiş odunların yanışını izlerken aklındaydı kız. Zaten ne zaman çıkmıştı ki. O da ne! Nasıl olur? Kuşları yemlemediğini ve kümesin kapağını kapatmadığını hatırladın. Bi koşu evine gittin. Kerpiç evin, betonu atmış çatısına çıktın. Kümesteki kapları su ile doldurdun, aç güvercinler için darı serptin. Kümesin kapağını kapattın. Üzülerek çıktın evinden çünkü hiç böyle yapmamıştın. Bu kız aklını başından almıştı. Sonraki günler sessizlik aldı seni. Düşünceden düşünceye akıyordun. Mutluydun mutlu olmasına ama korkutuyordu bu olanlar seni. Aşkından insan kafayı üşütür derlerdi de inanmazdın. Sen de bir deli oldun şimdi. Artık geceleri şarkıları bitmeyen Ağustos böcekleri de fısıldar olmuştu. Uzun geceler hep yıldızları izledin. Boynun tutuldu göğe bakmaktan. Osman bir gün işkillenip sordu:

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Suudi Arabistan’dan şaşkına çeviren Türkiye çıkışı

-Ustam bu günlerde pek bir dalgısın. Bir şeye mi canın sıkkın? Yoksa ağır mı geliyor beni çalıştırman?

-O nasıl söz Osman. Kamyonlar yetişemiyor. İşler tıkırında. Bu ocak sana da bana da yeter alimallah.

-Eeee usta… Öyleyse?

-Yalnızlık be! Sıkıldım gayrı böyle çöpsüz üzüm misali bir başına yaşamaktan.

Sustunuz. Oysa yaşı yaşına uygun olsa mutlaka açılırdın Osman’a. Genç-menç ama erkektin nihayetinde anlardı halinden. Ama utandın. Diyemedin, Osman da dâhil kimselere… Ah bir bilse, artık lacivert gözlü ile görüştüğünüzü!  Osman da sevinirdi illa ki.

Ağustos da geçmişti artık. Yeni yetme ayvalar dalında büyürken ırmağın suları kabarmıştı gitgide. Yaylalardan kuzular sürüler halinde inerken köyde ufak ufak fısıldanmalar başlamıştı hakkınızda. Zehra ile size görmüşlerdi mezradaki incir ağacının altında, çeşmenin başında, dilek ağacının orada. Siz her yerdeydiniz artık. Ekmeğine yağ sürmüştü köylü. Fırsat bu fırsattı. Aslan gibi gidip istedin kızı babasından… Direnemediler.

Sen İsmail Ağa, evlenecektin artık! Yıllarını bitiren yalnızlık, tuğla ocağına adadığın gençliğin geride kaldı. Belki günahsız olmanı sevdi yaradan, ya da sabrını denedi yıllarca. Bey beylensin yuvan şenlensin. Kapı önünde ardı ardına gezinen bebelerin olsun. Ama dur! Mutsuzsun yine. Osman’a açıyorsun içini gecenin tam üçünde. Ayaz yemiş yüreğin dile geliyor, taşkın.

-Osman, anladım ki bir gönülde iki sevda tutunamazmış.

-O demek usta?

-Demem o ki, Zehra’yla söz kestiğimizden beri ben bende değilim. Kuşları çıkarır oldum aklımdan. Geçen gece yine yemleyip, sulamayı unutmuşum. Eğer böyle giderse telef olacak yavrucuklarım. Onlar her şeyimdi benim. Üstüne sevda bilmezdim. Zehra nasıl da sildi attı hepsini. İçimde kocaman acımaklar kaldı. Acıyorum yavrucuklarıma. Acımak, sevmek midir? Söyle Osman, sevmek midir?

-Usta hiç böyle tuhaf laflar etmezdin. Ne oldu sana?

-Atsam atamam, satsam satamam. Ne yapacağımı şaşırdım. Offf! Of Allah’ım Of! Acaba sana mı versem? Gözün gibi bakar mısın onlara?

-Asla! Ben güvercinlerin dilinden anlamam usta. Kızma gücenme ama sevmem hayvan bakmayı. Yine salmıyorsun onları?

-Gitmezler Osman, gitmezler. Sen güvercinleri bilmezsin. Onlar şu dağları tepeleri aşıp diyar diyar gezerler ama akşam olunca hepsi evine döner. Onlardaki bu yuva tutkusuna hastaydım ben. Beni sahiplenmelerini sevdim. Sırf bana geri döndükleri için ömrümü onlara verdim. Anlıyor musun?




-…

-Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. Galiba özgür bırakmak en iyisi olacak. Kümesi dağıtacağım. Geceleyecek yerleri kalmayınca yavaş yavaş dağılır sürü. Yarın bu işe nokta koymalıyım. Ben artık onların sevgisini, vefasını hak etmiyorum. Yüce Rabbim onlara canı gönülden sevdirecek bir kapı buldurur inşallah.

-Altı üstü kuş be usta. Üzüldüğün şeye bak!

-Sakın bir daha bu sözleri söylemeye! Seni menederim!

Ürktü Osman. Hiç seni böyle delice bakarken görmemişti. İçinden yemin etti. Bir daha bamteline basmayacaktı.

*

O sabah bütün köylü seni konuşuyordu. İnsanlar kuşları uğurlama sanatını senden öğrendi. Yasını günlerce tuttun be İsmail. Bu kadar acı çekeceğini sen de bilmezdin. Çok acıdı yüreğin çok. Yıllarca ateşe bakan değil de yanan gibiydin. Odunu kesen değil de odunun ta kendisiydin.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın