DOLAR 16,8853 -2.7%
EURO 17,8334 -2.47%
ALTIN 991,58-2,31
BITCOIN 362741-0,33%
Adana
24°

PARÇALI AZ BULUTLU

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

MAHALLEMİN DELİSİ
6996 okunma

MAHALLEMİN DELİSİ

ABONE OL
03 Haziran 2022 12:29
MAHALLEMİN DELİSİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çukurova, her bahar benim için törendi. Bu bahar da daha farklı planlarım vardı. Sırt çantamı alıp, limon çiçeklerini solumak, köy, kasaba gezmek için hazırlıklar yaparken, telefonumun sesiyle irkildim. Arayan annemdi. Sesinden kaygılı olduğunu anladım.

“Allah aşkına gel yavrum! Yanımızdaki kiralık eve tuhaf bir adam taşındı. Gece olduğunda adeta hortluyor. Kahkaha seslerinden yatamaz oldum. Neyin nesi, öğrensek iyi olur. İmza mı toplarsınız, ne yaparsanız yapın. Bu adam gitsin burnumun dibinden!” diye söylendi.

Annemin sıkıntılı durumunu çözmek için, Adana’dan ilçemize doğru düştüm yollara. Evimiz, yan yana üç daireden oluşan bitişik nizam, müstakil bahçeli şirin bir evdi. Ortadaki evin sahibi Almancıydı. Kendisi yurt dışında olduğundan evini kiraya veriyordu. İlk dairede annem oturuyordu. Üçüncü dairede de elli, elli beş yaşlarında nazarıyla ün yapmış, adeta komşuları tarafından lanetli olarak bilinen Fadik abla oturuyordu. Komşuları tarafından öyle dışlanmıştı ki, neredeyse tamamı, kendilerine nazar değecek korkusuyla, titremeye duruyorlar, bin bir bahaneyle toplandıkları komşu gezmesinde, Fadik varsa, evlerine canlarını zor atıyorlardı. Fadik abla, o ortamdan ayrıldığı an, hemen nazara iyi geldiğine inandıkları üzerlik otunu yakıyorlar, yeleklerinin iç kısmına karaçalı takıyorlardı. Fadik’in kem gözlerinden sakınmak için batıl maneviyatlara sığınıyorlardı.

Komşumuz atmış beşlik Seher teyze, bacaklarındaki yaşlılık eğriliğinin nedenini, Fadik ablanın Kenafir gözlerine bağlıyordu.
Ablam, yeni aldığı çantasını Fadik’in çok beğendiğini, bu yüzden, çantanın demir kulpunun, gözünün önünde erircesine ikiye ayrıldığını abartarak anlatıyordu. Hatta Fadik, oğlunun düğün gecesi, “oğlum dişlerin ne kadar güzel” demesi üzerine, oğlunun anında merdivenlerden düşüp, iki dişinin kırıldığını, oğluna düğününü kem közüyle zehir ettiğini, korkuyla anlatıyorlardı.
Mahallenin yaşlısı Ayşe teyze;

“Aaahh! Ah! Fadik’in donu elimize geçse keşke, onu yakıp kokladığımız zaman, bir daha tövbeler olsun nazarı değemezmiş. Fakıların hocası, bunu yaparsanız hepiniz nazardan arınırsınız demişti. O hoca ne dediyse şıp diye oluyor vallahi” diye anlatıp, Fadik’in çamaşırı ipe serdiği günlerde, çamaşır avına çıkıyorlar, bir türlü Fadik’in donunu ipten çalamıyorlardı.
*
Annemin derdine derman olabilmek için ilçeye geldiğimde hava bir hayli kararmış, baharda açan çiçeklerin rayihası tatlı esen rüzgâra karışıyor, mis gibi koku arabamın içerisine yayılıyordu.

En sonunda annemin evine ulaşabilmiştim. Akşam yemeği ve hoş beş sohbetten sonra, uyumak için müsaade istedim. Tam uykuya dalacaktım ki, korkunç bir kahkaha ve tarifi imkânsız bir gürültüyle yatağımdan fırladım. Yeni gelen komşunun sesi oldukça rahatsız ediciydi.

Acaba Fadik ne kadar rahatsızdı bu durumdan? Bu kişinin kim olduğunu öğrenene kadar, annemin evinde kalmaya kararlıydım.

Kapısını tıklatıp, neden bu kadar gürültülü gülüyorsun diye soramazdım elbet. Gülmek suç mu ki? Evde yalnız yaşamasına rağmen bağırarak konuşmaları da cabasıydı.

Ertesi gün, aynı anda evin kapısını açmış, göz göze gelmiştik. Direk belirgin burnu gözüme çarpmıştı.

Tokalaşmak için elimi uzattım. “Selam ben Çağla”

Bana gülümsedi ve hemen ardından ciddileşerek, “Ben Seyfo… 001 Seyfo!” dedi ama tokalaşmak için elini uzatmadı. Birden gözlerimin içine küstahça baktı ve hızla kahkaha atarak yürümeye başladı. Ürperdiğimi hissettim.

Kesin akli dengesi yerinde değil diye düşündüm. Korkudan adımlarımı sayıyor, arkama bile bakmıyordum. Fadik’in evinin kapısına var gücümle vurmaya başladım. Kapı gıcırtıyla açıldı ve kapının arkasından, Fadik’in gözleri endişeyle sokağa baktı. Kınalı saçları birbirine karışmış, saçının diplerden çıkan beyazlarıyla sanki geçmiş zaman cadılarını andırıyordu. Korku dolu gözleriyle, içeri gel der gibi işaret etti. Onun bu durumundan ürkerek, endişe içinde eve girdim. Evde keskin bir tütsü kokusu vardı.

“Hoş geldin” dedi sessizce.

“Neler oluyor, ne bu halin Fadik abla?”

“Yan dairedeki iblis, sabaha kadar sanasın duvarda zımpara yaptı. Bir yandan gülüyor, bir yandan da, ‘yallah fellah yallah, kış kış cinler kış kış’ diye feryat ediyordu. Uyuyamadım Çağla’m.”

Tüylerimin bir anda diken diken oldu. Annemin bitişiğindeki dairede bir delinin oturduğundan emindim artık.

“Ne yapacağız peki Fadik abla?”

“Bilmiyorum valla. Başa çıkılacak gibi değil batasıca! Rahatsız olduğumu anlasın diye duvara vurdum. Beş dakika çıt çıkmadı. Ondan sonra daha da delirdi. Yüksek sesle beddua etmeye, ‘gözleri oyulasıca git burdan’ demeye başladı. Osman dayını biliyon. Kulağı sağır. Hiç bir şey duymuyor. Bağıra çığıra durumu anlattım.

‘Gençtir eğleniyordur. Sende selam söyle hanım’ diyor.

Allaaah! Anamla babam sürünesiniz! Zamanında yirmi beş yaş büyük adama verdiler beni. Şimdi de hiçbir halime yaramıyor batasıca! Erliği bile bitik! Şöyle zıpkın gibi bir herifim olsaydı. Dayanırdı manyağın kapısına. Ver Allah!.. Al Allah!.. Hışını çıkarırdı dümbüğün!”

Anladım ki Fadik abla, annemden daha sıkıntılıydı. Gelmişken Fadik ablaya, mahallenin kadınlarının nazar hususundaki sıkıntılarını, onun donunu bulup yakmak istediklerini, böylece hiç kimseye nazar değmeyeceğine inandıklarını anlattım. Fadik’in gözleri sinirden dışına pörtledi ve içine kaçmış geçmiş zaman cadısını, su yüzüne çıkarıp, delice kahkaha attı.

“Sürüneceklerini bilsem de vermem donumu. Değse sana değerdi. Seni ne kadar beğenirim bilirsin. Sana niye bir şey olmuyor? Adımı kem göze çıkardılar kahpeler” deyip cama doğru yöneldi. Gözünü bir noktaya dikti.

“Anam bu adam geçen gün deliler hastanesinden çıktıydı. Bir deri bir kemikti. Tosun gibi olmuş. Bak… Bak! İştahla ne yiyorsa? Avrat hizmet etsin, kendi keyif etsin. Ala dağdan serin batasıca!”

“Kime söyleniyorsun Fadik abla?”

Pencerenin tül perdesini çekti ve gelip yanıma oturdu.

“Kime söyleneceğim, Gıbış Ahmet denen iblise” der demez bir çığlık koptu. Fadik oturduğu yerden ayağa fırladı. Kocası sağır Osman bile çığlığı duyup, yarım donu, beyaz atletiyle kapıya doğru koştu. Bende ne olduğunu bilmeden, onlar nereye yöneliyorsa oraya koşmaya başladım. Sonunda kendimizi sokağın ortasında bulduk.

Karşı komşumuz Gıbış Ahmet, fındık yerken damak dişinin ağzının içinde ikiye ayrıldığını, panikle fındıkları çiğnemeden yutmasından ötürü, anında oracıkta can verdiğini söylediler.

Fadik’in gözlerinin içine bakıyor, sanki kanımın akmadığını hissediyordum. Komşuların dediği doğrumu diye düşünüyordum. Bir bakışla, Gıbış’ı on ikiden vurup, canını alan Fadik’in gözlerimiydi ki?

Panikle, Fadik’in donlarından bir tane araklamayı aklımdan geçirirken, kendime geldim. ‘İnanma böyle şeylere Çağla’ diyor kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum ki, 001 Seyfo, cenaze evindeki ağlama seslerini duyup, piknik tipi çizgili pijamalarıyla Gıbış’ın evine doğru koşmaya başladı.

“Allah’ıım! Allah’ım! Kim öldü? Kiiim.. Kim? Diye bağırarak Gıbış’ın evinin sofasına ulaştı.

Evin önüne toplanan mahalleli;

“Vah vah! Tüh tüh! Nasıl öldü? Boğazına parmağınızı sokup da çıkaramadınız mı fındıkları?” diye meraklı sorular soruyorlardı.
Seyfo, Gıbış’ın damak dişinin diğer parçasının yerde olduğunun farkına vardı. Dizlerine vurarak ağlıyor, ağlama nöbeti bitince, çılgınca kahkaha atıyordu. Cenaze evine gelenler, ölüyü unutup, Seyfo’nun tuhaf hareketlerini şaşkın bir şekilde izlemeye başladılar.

Seyfo, yerden damak dişi alıp, hafiye havasında incelemeye koyuldu. Bir süre yarım damağa baktıktan sonra, tuhaf sesler çıkararak ağlıyor, ardından at kişneme seslerine benzer kahkaha atıyordu.

“Bok yoluna gitti Niyazi vakası bu olsa gerek!” diye feryat ediyor, Gıbış’ın çocuklarına da, “Gittiii! Gitti, gitti… Vay Gıbııış! Fındık, fın… Fındık vay!” Diyor, tekrar gülüyor, tekrar ağlıyordu. Elinde sıkıca tuttuğu Gıbış’ın damak dişini, hışımla Fadik’in başına fırlattı.

“Seni münafık, kem gözlü orospu! Delikli paramdan oldum. Sen öldürdün Gıbış emmimi” diyerek, Cenazeye doğru yöneldi. Gıbış’ın çocukları, karga tulumba Seyfo’yu tutup bahçe avlusuna fırlattılar.

Seyfo; feryat ediyor, “ Ben Seyfo Bond!.. 001 Seyfo! Mazbatamı isterim! Mazbatamı getireceksiniz bana!” diye bağırıyordu.
Az ilerde olan biteni izleyen tatlıcı Hasan, vücudu gibi iri sesiyle bağırmaya başladı.

“Bu niye ortada köçek gibi zort atıyor? Milleti acısına da yandırmayacak pezevenk!” diyerek Seyfo’nun üzerine zorlattı.
Kahveci Fevzi Efendi, Hasan’ı sakinleştirdi.

“Bırak oğlum! Adamın siniri boşaldı zahir. Damak diş yarılmayla insan ölür mü? Hayat bu kadar ucuz mu? Belki de ondan şoka girmiştir.

Hasan; “tövbe tövbe! At gibi de kişnenmez ki Fevzi dayı!” deyip, söylenerek Gıbış’ın oğullarının yanına gitti.

Seyfo, hızla kendi evine doğru yürüdü.

Fadik, Seyfo’nun ardından beddua ediyor, “Buna ne oluyor kele? Orospu çocuğuna bak hele bak! Kimsin, nesin sen? Bunun benimle derdi ne?” diye bağırıyor, bir yandan da yerden taş alıp, Seyfo’nun evinin kapısına doğru, var gücüyle fırlatıyordu.
Gıbış’ın karısı isyan etti. “Abooov keleee! Acımıza da yandırmayacaklar” diye ağlıyor, dizlerine vuruyordu.

Seyfo, evinin kapısını açtı ve içeriye girip kapıyı kapattı. Kısa bir süre sonra, büyük gürültü koptu. Sanki birileri teneke parçalıyordu. Onca kalabalık, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken, Seyfo’nun evinin demir kapısından geldiği anlaşıldı. Sanki içerden balyozla kapıyı dövüyorlardı. Kulakları tırmalayan korkunç gürültüyü, Seyfo’nun korku dolu sesi, koca mahalleye yayılıyordu. Cenaze evinin önündeki kalabalık, Seyfo’nun evinin önüne toplandılar.

“Çıkarın beni burdan! Çıkarın! Kapı sanki kale kapısı. Açılmıyor. İmdaat! İmdat! Çıkarın beni! Nefes alamıyorum. Kenafir gözlü orospunun cinleri beni buraya kilitledi. Beni benden ediyorlar” diye, yeri göğü inletiyordu. Mahalleli kapıya yüklendikçe kapı bana mısın demiyordu.

Mahalleli kadınlardan birisi, Cenaze evinin bahçesinde bekleyen Azman Hasan’a el etti.

“Gel Hasan’ım! Gel de omuz ver şu kapıya. Adam içerde kilitli kalmış. Bağıra çığıra sesi kalmadı garibin”

Hasan, Seyfo’nun kapısına gelip, iri vücuduyla iki omuz atsa da kapı kıpramadı. Birden Seyfo’nun sesi kesildi. Mahalleli telaşa bindi.

“Acep bayıldı mı ki?”

Kadının biri söze atıldı.

“Fadik bununda başını yedi zahir! Buraya taşındığından beri ortalarda seme gibi dolaşıyordu garip!”

Fadik’in kocası kadına yaklaştı.

“Kimmiş? Seleci mi bu çocuk? Bak Fadik seleciymiş!”

Fadik;

“dert tutasıca! Sesi yerin dibinden gelesice! Anlamıyorsun sus gayrı” diye söylendi.

Herkes Gıbış’ın cenazesini unutmuş, Seyfo’nun ev kapısını açmaya çalışırken, Fadik’in evinden ışık hızıyla Seyfo’nun dışarı fırladığını, elinde irice bir beyaz donu sallayarak Gıbış’ın cenazesine doğru koştuğunu gören mahalleli de, onun ardından koşmaya başladı.

Fadik’in sinirden gözleri döndü. Bir yandan bağırıyor, bir yandan Seyfo’nun elindeki donu kapmaya çalışıyordu.

Kadınlar şaşkınla; Şimdi kapı üzerine kilitli değil miydi? Fadik’in evine nasıl girdi acep?” diye birbirlerine soruyorlardı.
Seyfo’nun, bitişik nizam olan, arka bahçenin kapısından, Fadik’in evine girebileceğini kestiremiyorlardı.

Seyfo, Gıbış’ın ölüsünün yanında soluğu aldı. At gibi kişnek gülüyor, bir elinde don, diğer elini Gıbış’ın göğsüne vurarak;
“Gıbış! Gıbış, Fadik’in donu bende Gıbış! Uyanda delikli paramı ver. Beni dolandırma Gıbış!” diye var gücüyle bağırıyordu.
Fadik, şalvarına taşları doldurup, şuursuzca sağa sola fırlatmaya başladı. Taş, Azman Hasan’ın dişine isabet etti.

“Oy dişim kırıldı” diye bağıran Hasan, ağrıdan yerde debelenirken, Hasan’ın karısı, Fadik’in saçlarına yapıştı. Ortalık bir anda mahşer gününe döndü. Toz bulutu inip inip kalkıyor, herkes bir birine vuruyordu. Ben jandarmayı aramaya çalışırken, Komşumuz Bıngıl Raziye, Seyfo’nun elinden donu kaptığı gibi çakmakla tutuşturup, Fadik’in görmez yanından aceleyle yaktı.
Mahalleli kadınlar, donun yaydığı dumana doğru koşuyor, ‘bende koklayım! Nazarım gitsin.’ diye bağrışıyorlardı. Sırayla donu koklayan kadınlar;

“Allaaah! Fadik’in Kenafir gözünden koru bizi” diye dualar ediyorlardı.

Jandarma hızla mahalleye girdi. Ortalık sakinleşti. Herkes Gıbışın defnedilmesi için uğraşırken, Annem, Jandarmaya, Seyfo’yu gösterdi.

Jandarmaya derdini yakınan annem;

“Bu çocuk taşındığından bu yana garip hareketleri var. Komşumuz Gıbış Ahmet ölünce, daha da çıldırdı. Delikli paramı ver diye ölüye saldırdı” dedi.

Seyfo’dan şüphelenen jandarma, ifadesini almak üzere karakola götürürlerken, avazı çıktığı kadar bağırıyor, ardından kahkaha atıyordu.

“Ben Seyfo, 001 Seyfo. Zalimlerin zulmü Seyfo”

Aradan birkaç gün geçmiş, ortalık durulmuştu. Annemle ikindi çayı muhabbeti yaparken kapının zili çaldı. Gelen sütçü Celil amcaydı.

Annem; “Hayırdır Celil Efendi?” diye sordu.

Celil, cebinden yan dairenin anahtarını uzattı. Bu anahtar sizde kalacakmış. Kiraya tutan adam meğerse akıl hastasıymış. Gıbış Ahmet ile hastanede tanışmışlar. Aynı hastane odasında kalıyorlarmış.

GIBIŞ’LA SEYFO’NUN PARLAK PLANI

Gıbış Ahmet’in, aşırı şüphecilik hastalığı nüks ettiği dönemlerde ilaç tedavisi de fayda etmeyince hastaneye yatırılıyordu. Bu durum en çok eşini mutlu ediyordu. Gıbış, yetmişine merdiven dayamasına rağmen, kadını gece gündüz taciz eder, doyumsuzluğu hiç bitmezdi. Eğer karısı isyanını dile getiriyorsa, sokağa çıkıp, avazı çıktığı kadar bağırırdı.

“Karımın sütçüyle, tüpçüyle, otla, bokla, çomarla ilişkisi var!” diyerek ipe sapa gelmez iftiralar atardı.

Deli Seyfi, hastanenin kıdemli müdavimlerindendi. Oldukça uzun boylu, zayıf ve aşırı seksi bulduğu uzun burnu vardı. Kendini, 007 James Bond’un Türkiye şubesi 001 Seyfo olduğuna inandırmıştı.

“007 Bond, bana hafiye mazbatasını bir gün gelip, dünya basını eşliğinde verecek” der ve bunun aksini iddia eden her kim varsa, çılgına döner, kafayı ona takardı. O kişiyi günlerce takibe alır, evini varsa iş yerini kundaklamaya kalkardı.
Gıbış ve Seyfo’nun hastanede de yolları çakışmış, muazzam uyum göstermişler, sıkı dost olmuşlardı.

Gıbış, Seyfo delisinin evleri kundaklama vukuatının olduğunu da öğrenmişti.

Bunu fırsat bilen Gıbış, “bizim mahallede bir kadın var. Baktığı zaman dünyayı çıraya çeviriyor. Sanasın bana bakarken Azrail üzerime geliyor. Beni nazardan öldürecek bu avrat!” dedi.

Belli ki şüpheci Gıbış, kafayı Fadik’e takmış, onun yaşamla ilgili biletini kesmeye çalışıyordu!

Seyfo, katili andıran soğuk bakışlarla yan yan güldü.

“Eee! Ne diyon yani?” diyerek, hastane bahçesinden topladığı ve cebine istiflediği sigara vızzıklarından birini ağzına götürüp içiyormuş gibi yaptı. Sehpada duran boş kola kutusunu Gıbış’a uzattı. Gıbış, bozuntuya vermeden, boş kola kutusunu başına diker gibi yapıp, Seyfi’nin ikramından çok memnun olmuş havalarına girdi. Seyfi, elinde ki vızzığı ağzına alıp, yatağın kenarına oturarak, hafiye edasıyla, uzun bir sopayı andıran bacaklarını üst üste attı. Gıbış’ı büyük bir ciddiyetle dinlemeye başladı.
Gıbış söze devam etti.

“Kenafir gözlü Fadik’in evini kundaklasan büyük sevaba girersin. Hiç olmazsa evi yanarsa mahalleden taşınır, mahallenin fıstık gibi avratları Fadik’in nazarıyla yamuldu gitti. Bir göz zevkimiz vardı, avrat bırakmadı mahallede. Kahpe karı! Benim avradıma da değdirdi nazarını. Ben istedikçe, o kaçıyor. Sanasın kapısı kilit! Etme eyleme hafiyesi Seyfi, gel bu iyiliği yap bana. Ben ölürsem sen arkadaşsız kalırsın! Yardım et bana.”

Seyfo, ağzında sigara vızzığı, oturduğu yerden kalkıp, bir ileri bir geri oda içinde cirit atıyordu, bir yandan da çok ciddi havalarda Gıbış’ı dinliyormuş gibi yapıp, Gıbış’ı tepeden süzerek;

“Eee ne edek şimdi? Ne istiyon?” dedi.

Gıbış, etrafta birileri var mı diye, bir sağına, bir soluna baktı. Seyfi’nin kulağına yavaşça fısıldadı.

“Yak” dedi, “Yak Fadik’in evini yak! Kundakla kahpenin evini!”

Seyfi, gözlerini kıstı. Ağzından vızzığı aldığıyla yere fırlattı. Elini cebine koyup, pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Gıbış, Seyfi’nin aklından ne geçtiğini çözmeye çalışıyor, pür dikkat Seyfi’yi izliyordu.

Seyfi birden Gıbış’a doğru dönüp; “Para” dedi.

“Benden!.. Arkadaşından mı istiyon para? Allah’ın var mı? Günah lan! Beni öldürecek diyom. Şüpheleniyom o karıdan! Yardım et bana. Allah rızası için yardım etmen mi?”

Seyfi müthiş bir özgüvenle, iki elini cebine koyup, odanın içinde yürüdü. Gözünü kısmış tavana bakarak; “Ben Amerikandayken, 007 Bond, James Bond, sen büyük hafiyesin Seyfo dedi. Parasız iş bitirme sakın. Çapın düşer dedi. Para almadan yapamam bu işi. Yani para peşin, kırmızı meşin!”

Gıbış baktı ki Seyfo’yu ikna edemeyecek, onu en zayıf yerinden vurmayı denedi.

“Ama James Bond’un mazbatası var. Senin de var mı?” diye sordu.

Seyfo durakladı. Ne diyeceğini bilemedi. Bu durum çok zoruna gitti. Sinirden alnının damarları şişti.

Gıbış, Seyfo’nun köşeye sıkıştığını anladı.

“Hee, bak!.. Nasıl sustun? Sen bu işi yap, yeminle Doktor Kimbıl’ın bana verdiği yetkiye dayanarak sana mazbatanı verip, 007 Bond gibi kıdem atlatacağım. Hem de evde Gümüş anamdan kalma, bir kese, delikli kuruşum var. Onları da sana verip ihya edeceğim” dedi.

Seyfo’nun yüzü aydınlandı. Sevinçten zıplayarak, ardı arkası kesilmeyen alkışlar tuttu. At kişnemesi gibi seslerle gülmeye başladı. Hastane görevlileri sesi duyup, odaya geldiler. Seyfo ‘ya ve Gıbış’a sakinleştirici iğneler yaptılar. Her ikisi de bir süre sonra derin uykuya daldılar.

Seyfo, Gıbış Ahmet’ten hafiye mazbatası alamasa da, mahallenin en enteresan delisi ünvanı aldı. Bize aksiyon dolu günler yaşatan Seyfo ’ya, bir bakıma mahallenin kadınları minnet borçluydu. Fadik’in yanan donundan sonra, “keramet dondaymış. Nazarı değmiyor gayrı” söylemleri mahallelinin derin bir nefes almasına neden oldu.

AYÇA ÖZTORUN
Öztorundüşevi sundu.


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.