29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

Mikdâd Bin Esved

Mikdâd Bin Esved

Resûlullahın süvârilerinden.

Hicretin ikinci yılında Bedir savaşı başlayacağı sırada,

Peygamberimiz Eshâbın ileri gelenlerini toplayıp onlarla istişâre etti.

Henüz Müslümanlar çok azdı.

Harp için hazırlıkları yok sayılırdı. Maddî imkânları azdı. Önce

Hazret-i Ebû Bekir’in ve Hazret-i Ömer’in fikirlerini aldı. Onlardan

herbiri:

– Hiçbir hizmet ve fedâkârlıktan geri durmayız, diyerek,

Resûlullahın dilediği gibi hareket etmesini istediler.

Ne ise bize bildir

Hazret-i Mikdâd şöyle konuştu:

-Ey Allahın Resûlü! Cenâb-ı Hakkın emirleri ne ise, bize bildir.

Biz, size itâat ederiz. Yahudilerin, Hazret-i Musa’ya söyledikleri gibi,

“Sen, Rabbinle beraber git de, düşmanlarla savaş!.. Biz burada, seni

bekleyicileriz” demiyoruz. Biz hepimiz, senin sağında, solunda,

önünde, arkanda harp etmeye hazırız.

Bu sözleri işiten sevgili Peygamberimizin mübârek yüzleri

aydınlandı. Çok memnun oldular. Çünkü kuvvetli bir müşrikler

ordusu üzerlerine geliyordu.

Onun, bu ferâgat ve şecâat misâli sözlerinden son derece

memnun olan Peygamberimiz, ona dua etti.

Hazret-i Mikdâd’ın söyledikleri çok te’sîr etti. Diğer Eshâb da,

onun gibi konuştular. Böylece, İslâmın ilk harbi ve ilk zaferi

gerçekleşti.

Bedir savaşında büyük bir kahramanlık gösteren Mikdâd bin

Esved, bu savaşta İslâm ordusunda süvâri idi. Bunun için kendisine,

Resûlullahın süvârisi denilirdi.

Hazret-i Mikdâd, ok atmakta, binicilikte son derece mâhir bir

yiğitti. Bedir’deki kahramanlıkları siyer ve hadîs kitaplarında

anlatılmaktadır.

Hazret-i Mikdâd, Müslümanlığı kabûl eden ilklerdendir.

Sütleri paylaşınız

Bir gün Hazret-i Mikdâd ve iki arkadaşı, iyice yorgun ve aç idiler.

Sonunda, Efendimize gittiler. Avluda, 3 keçi bulunuyordu. Sevgili

Peygamberimiz onları, perişân hâlde görünce buyurdu ki:

– Şunları sağınız da, sütleri paylaşınız!

Sevinerek öyle yaptılar ve açlıktan kurtuldular. Sonraki günlerde

de, aynı şekilde hareket etmeye başladılar.

Her akşam hâne-i saâdete, Peygamber Efendimizin huzûr verici

evlerine gelirler, kendilerine ayrılan odaya girmeden önce, keçileri

sağarlar, karınları doyuncaya kadar içerler, Peygamber efendimizin

paylarını da ayırırlardı.

İki cihânın Sultânı, şâyet onlardan sonra gelirlerse, uyanık

olanların duyacağı, fakat, uyuyanları uyandırmayacak bir sesle;

selâm verirler, gece namazlarını kılarlar, süt kabındaki kendi

paylarına ayrılan sütü içerlerdi.

Bir akşam Peygamber efendimiz, Ensâra da’vetli idiler. Hazret-i

Mikdâd, “Nasıl olsa orada, izzet ve ikrâm edilecekler. Evdeki sütü

içmeye, ihtiyaç duymayacaklar!..” diye düşündü.

Bir türlü uyuyamıyordu

İşte o duygularla, Peygamber efendimizin süt payını da içiverdi.

Ama içtiği anda, pişman oldu ve, “Peki şimdi, ne olacak? Biraz

sonra Peygamber efendimiz gelip, sütlerini içmek isterlerse. Sütü

bulamayınca da üzülürlerse…” diye düşünmeye başladı.

Yattığı yerde, bir türlü uyuyamıyordu. Üzerinde, bir örtü vardı.

Başını örtse, ayakları; ayaklarını örtse, başı açıkta kalıyordu.

Nihâyet Peygamber efendimiz teşrîf ettiler. Her zamanki gibi

yavaşca selâm verip, gece namazlarını kıldılar. Süt kabına baktılar.

Tabiî kap bomboştu!..

Hazret-i Mikdâd’ın yüreği, hızlı hızlı çarpıyordu. Peygamber

efendimiz ellerini kaldırdılar ve;

– Yâ Rabbî! Bize yedirenlere, Sen de yedir. İçirenlere, Sen

de içir! diye dua ettiler.

Kulaklarına inanamıyan Hazret-i Mikdâd, sevinçle üzerindeki

örtüyü attı. Yavaşca doğrulup, keçilerin bulunduğu yere vardı.

Az önce onları sağmıştı, fakat, “Hangisinde süt bulursam, biraz

alayım da, Peygamber efendimize takdîm edeyim” diye karar verdi.

Hayretle gördü ki, keçilerin hepsi de sütlüydü… Hemen sağdı.

Kap tamamen dolmuş, üzeri süt köpükleriyle süslenmişti.

Dökmeden getirdi. Kâinâtın Efendisine dedi ki:

– İçiniz yâ Resûlallah!

Peygamber efendimiz hayretle sordular:

– Yâ Mikdâd! Sizler bu gece, süt içmediniz mi?

O tekrar ricâda bulundu:

– İçiniz, yâ Resûlallah!

Ne oldu, yâ Mikdâd?

Sevgili Peygamberimiz alıp içtiler. Sonra da süt kabını,

kendisine uzattılar. Artan kısmı da, o içti.

Büyük lezzet ve haz duymuştu. Peygamber efendimizden artan

sütün, harareti söndürücü olduğunu hissedince güldü. O zaman

Resûl-i ekrem sordular:

– Ne oldu yâ Mikdâd?

O da, bütün yaptıklarını ve üzüntüsünü bir bir anlattı. İki Cihân

Güneşi tebessüm ettiler ve buyurdular ki:

– Bu hâl, cenâb-ı Hakkın bizlere rahmetidir. Allahü teâlâya

şükredelim!

Hazret-i Mikdâd, uzun boylu, iri; fakat yakışıklı bir zât idi. Bir

arkadaşının akrabâsıyla evlenmek istedi. Nedense arkadaşı râzı

olmadı. O da durumu, Peygamber efendimize bildirdi.

Çok kırıldığını anlayan sevgili Peygamberimiz, kendisini

memnûn etmek istediler. Öz amcalarının kızı, Hazret-i Dıbaa ile

evlenmelerini sağladılar. Bu sâyede, Allahü teâlânın Resûlüyle

akrabâlık şerefine erişmiş oldu.

Hazret-i Mikdâd bütün müşküllerini Peygamber efendimize

sorarak hallederdi. Bir gün Peygamber efendimize sordu:

– Yâ Resûlallah! Ben bir kâfirle dövüşürken, o, bir kolumu kesse,

sonra da, ağaç arkasına sığınıp, “Allah rızâsı için, Müslüman oldum”

dese, onu öldürmek, benim için câiz midir?

Peygamber efendimiz buyurdular ki:

– Hayır! Onu öldürme!

– Fakat o, benim kolumu kestikten sonra Kelime-i Şehâdet

getirmiş bulunuyor. Böyle olduğu hâlde, onu öldürmiyeyim mi?

Onu öldürme!

Allahü teâlânın Resûlü tekrar buyurdular ki:

– Onu öldürme! Çünkü, Müslüman olduktan sonra

öldürürsen, onun “şehâdet” getirdikten önceki hâline dönersin.

O da senin, onu öldürmenden önceki hâline döner.

Hazret-i Mikdâd, Peygamber efendimizin vefatlarından sonra da

gazâdan gazâya koştu. Kılıç kullanması ve ok atması kadar,

hâfızlığı da mükemmeldi. Savaş meydanlarında mücâhidleri, Kur’ânı

kerîm okuyarak da coşturuyordu.

Hazret-i Ebû Bekir devrinde yapılan, Ecnadin muhârebesinde

akılları şaşırtan işler başardı. Yüzlerce hâfız-ı Kur’ânı etrafına

toplamış, İslâm askerlerine heyecan ve şevk veriyordu.

Hazret-i Ömer zamanında, Mısır seferi açıldı. Oraya giden İslâm

kumandanı, Halîfeden yardım istedi. Hazret-i Ömer, ona gönderdiği

mektupta şunları yazdı:

“Sana yardım için, dört Müslümanı yolluyorum! Çünkü onların

her biri, bin askere bedeldir. Haydi, Allah yardımcınız olsun.”

“Bin kişiye bedel” Müslümanlardan biri de, Hazret-i Mikdâd idi.

Evvel Allah, sonra onların yardımıyla; bereketli Nil vâdisi fethedildi.

Mısır’ın karanlık toprakları, İslâm ışıklarıyla nûrlandı.

Peygamber efendimizin Medîne’ye hicretlerinden 24 yıl sonra

idi. Hâinin biri, halîfe Hazret-i Ömer’i hançerledi. Hayatından ümit

kesildi. Yerine geçecek halîfeyi bildirmesini istediler. O da en

kıymetli altı Müslümanı seçti. Onların hepsi sevgili Peygamberimiz

tarafından Cennetle müjdelenmiş kimselerdi…

Halîfe daha sonra, Hazret-i Mikdâd’ı çağırdı. Kendisine;

– Ey Resûlullahın süvârisi! Beni kabrime koyar koymaz, sen de,

bu 6 Müslümanı bir eve topla! Aralarından birini halîfe seçmedikçe

onları bırakma, emrini verdi.

Hazret-i Ömer’in bu derece güvenini kazanan Hazret-i Mikdâd,

vazîfesini eksiksiz yerine getirdi. Hazret-i Osman, halîfe seçildi.

Toprakla bulayınız!

Bir müddet sonra Halîfenin huzûruna, ba’zı işadamları geldiler.

İşlerini anlatırken, Hazret-i Osman’ı, yüzüne karşı övmeye

başladılar. O zaman Hazret-i Mikdâd, yerden bir avuç toprak aldı.

Övücülerin yüzlerine fırlattı.

Niçin böyle yaptığını soranlara da buyurdu ki:

– Çünkü Resûl-i Kibriyâ; “Yüzünüze karşı sizi övenlerin

yüzlerini, toprakla bulayınız” buyurmuşlardı.

Hazret-i Mikdâd, Hazret-i Ebû Bekir’in halîfeliği sırasında

mürtedlerle yapılan savaşa katılmıştır. Hazret-i Ebû Bekir, Kur’ân-ı

kerîm âyetlerinin bir araya getirilip toplanması için kurduğu heyete

Hazret-i Mikdâd bin Esved’i de almıştır.

O devirde yaşasaydınız!

Hazret-i Mikdâd gittiği her yerde, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf

öğretmeye gayret ediyordu. Mısır’da iken adamın biri, onun yüzüne

bakıp, “Resûl-i ekremi gören, bu gözlere ne mutlu!” deyiverdi.

Hazret-i Mikdâd biraz da üzülerek şunları söyledi:

– Sizleri bunu söylemeye sevk eden nedir? O devirde

yaşasaydınız, Resûlullaha karşı tavrınızın ne olacağını biliyor

musunuz? Allaha yemîn ederim ki, Resûlullah efendimiz, kendisine

uymayan ve tasdîk etmeyen pek çok kavimle karşılaşmıştı.

Hâlbuki Allahü teâlânın sizi bu devirde yaratması sebebiyle,

Resûlullahın size getirdiklerini tasdîk ederek, yalnız Allahı biliyor ve

ona îmân ediyorsunuz. Sizin sıkıntılarınızı başkaları çekti.

İnsanların azgınlıkları sebebiyle Peygamberler gönderilmiştir.

Resûlullah efendimiz, insanların puta tapmaktan başka hiçbir şey

tanımadıkları câhiliyet ve vahşet devrinin en şiddetlisinde

gönderilmiştir.

O Kur’ân-ı kerîmi getirdi, onunla hakkı ve bâtılı birbirinden

ayırdı. O kadar ki; bir kimse, kalbine îmân yerleştikten sonra, îmân

etmeyen babasının, çocuğunun veya kardeşinin küfürde olduğunu

görüyor ve karşı duruyordu.

Kimsenin Cehenneme gitmesine katiyyen sevinmezdi ve îmân

etmesini arzûlar, bunun için çırpınır, Cehennemden kurtulmasını

isterdi. Bu husûsta Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Furkân sûresi 74.

âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle dua etmeyi emretti: “Ey yüce

Rabbimiz! Hanımlarımızdan ve çocuklarımızdan gözlerimizi

aydın edecek, bizi sevindirecek olanları bahşet.”

Sevmemi emir buyurdular

Hazret-i Mikdâd 653 yılında 70 yaşlarında hastalandı. Çok

geçmeden Hakkın rahmetine, Resûlünün hasretine kavuştu. Hazreti

Osman buyurdu ki:

– Ey Müslümanlar! Sevgili Peygamberimiz bizlere bildirdiler ki:

“… Allahü teâlâ, Eshâbımdan 4 kişiyi çok sevdiğini; benim

de, onları sevmemi emir buyurdular. Onlar: Ali, Mikdâd, Selmân

ve Ebû Zer’dir…”

Cenâze namazını bizzat, Hazret-i Osman kıldırdı.

Hazret-i Mikdâd’ın doğum yeri olan Behrâ, Arab Yarımadası’nın

güneyindedir. Kabîlesi diğer kabîlelerle, kan da’vâsı içinde idi. Bu

yüzden önce Kinde taraflarına, sonra da Mekke’ye geldi.

Mekke’de, kendisini çok seven Esved bin Abd-i Yegus, Hazret-i

Mikdâd’ı evlâd edindi. Asıl babasının ismi Amr olduğu hâlde,

Esved’in oğlu olarak tanındı.

Hazret-i Mikdâd ilk Müslümanlardandır. Müslüman olduğunu

gizlemeyen yedi mücâhidden biri oldu. Mekkeli müşrikler,

Peygamber efendimize îmân edip, putlara tapınmaktan vazgeçerek

Müslümanlığı yeni kabûl edenlerin hepsine eziyet ve işkence

etmeye başladılar.

Hicrete izin verildi

İslâmiyeti kabûl eden Hazret-i Mikdâd ve diğer kimsesiz

Müslümanları yakalayıp, elbiselerini soydular. Demirden zırhlar

giydirerek güneşin altında, kızgın kumların üzerine yatırarak

saatlerce, hattâ günlerce, işkenceleri artırarak devam ettiler.

Müslümanları her gördükleri yerde yakalayıp hapsediyorlar, akla

ve hayâle gelmedik işkenceler yapıyorlardı. İşkenceler, sonunda

dayanılmaz bir hâl alınca, diğer Müslümanlarla beraber

Habeşistan’a hicret etmelerine izin verildi. Mikdâd bin Esved de,

Habeşistan’a hicret eden ikinci kâfilenin içinde yer aldı.

Peygamberimizin Medîne’ye hicretine kadar orada kaldı. Buradan

Medîne’ye döndü.

Mikdâd bin Esved Medîne’ye gelince, Resûlullah efendimiz, onu

haber toplaması için Meke’ye gönderdi. Çünkü Peygamberimiz

Mekke’deki müşriklerin durumunu araştırıp, Müslümanlar için ne

düşündüklerini öğrenmek istiyordu. Nitekim daha önce Utbe bin

Cezvan da, bu maksatla Mekke’ye gönderilmişti.

İşte bu sıralarda Mekkeli müşrikler, birkaç koldan Medîne’ye

akın için hazırlanmışlar, keşfe çıkmışlardı. Hazret-i Mikdâd ile

Hazret-i Utbe de bunların arasına sokularak beraberce ilerlediler.

Resûlullah efendimiz de tam bu sırada Ubeyde bin Hâris’i keşif için

göndermiş olduğundan, bunların ikisi hemen ona iltihak ederek,

Medîne’ye döndüler.

Hazret-i Mikdâd cesûr, gözüpek ve fedâkâr bir Müslümandı.

Bütün önemli hâdiselerde, ona vazîfe verilirdi. Hîleyle esîr ve şehîd

edilen, Hazret-i Hubeyb’in mübârek cesedi, müşriklerin elindeydi.

Bunu istemeyen Efendimiz, Hazret-i Ebû Zer ile Hazret-i Mikdâd’ı

vazîfelendirdi.Her husûsta, Kur’ân-ı kerîme ve sevgili

Peygamberimize uygun hareket ederdi. Kur’ân-ı kerîmi baştan başa

ezberlemişti. Hâfız idi. Çünkü Resûl-i ekrem buyurmuştu ki:

(Kur’ân-ı kerîme sarılınız! Çünkü o şefâ’at eden ve şefâ’ati

kabûl edilendir. Kendisine uymayanların yenilmeyen hasmıdır.

Kim Kur’ân-ı kerîmin emirlerine uyarsa, Kur’ân-ı kerîm, onu

Cennete götürür.

Kim de Kur’ân-ı kerîmin emirlerine sırt çevirirse,

Cehenneme gider. Kur’ân-ı kerîm en hayırlı yolu gösterir.

Güzellikleri sayılamaz. Âlimler ona doymazlar. O hakîkate

ulaşmak için Allahın sağlam ipidir. Doğdoğru yoldur. Cinlerin

Kur’ân-ı kerîmi duydukları zaman, hayretten, “Doğrusu biz,

doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’ân dinledik ve

hemen inandık ve artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak

koşmayacağız” dedikleri hakîkattir.)

İnsan kalbi

Hazret-i Mikdâd bin Esved, herkesin hakkında son derece

ihtiyatlı konuşurdu. Ancak işlerini netîcesine bakarak hüküm verirdi.

Bu husûsta kendisi şöyle bildiriyor:

Ben, bir adamın sonunu görmeden onun hakkında iyi veya fena

bir şey söylemem! Çünkü buna dâir Resûlullahtan bir şey

sorulmuştu da, şu cevâbı vermişti: “İnsan kalbi kadar değişen bir

şey yoktur!”

Cenâb-ı Hak bizleri de, Onlara kavuştursun, âmin.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın