KozanBilgi.Net 15 Yaşında... SİZLERLE BİRLİKTE NİCE 15 YILLARA...

Milli Mücadele’nin Başında Genel Durum

Milli Mücadele’nin Başında Genel Durum

Osmanlı İmparatorluğu, 29 Ekim 1914 günü Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’ın yanında 1. Dünya Savaşı’na girmiş, dört yılı aşan ve üç kıtanın çeşitli cephelerinde sürdürülen kanlı çarpışmalar, Osmanlı’nın kesin yenilgisi ve 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi ile sonuçlanmıştır.

Savaşın yenilgiyle sonuçlanması, Osmanlı düzenine yeni unsurlar getirmiş ve değişik bir ortam hazırlamıştı. Artık başka ülkelerde imparatorluk için dövüşmek, büyüklüğünü ve değerini kaybetmişti. Uzun yıllardan beri anlamı kalmamış olan uzak seferler, 1. Dünya Savaşı ile tam bir iflasa uğramıştı. Her seferde biraz daha daralan imparatorluk sınırları, şimdi bütün açıklığıyla Anadolu kapılarına yaklaşmakta idi. Böylece savaş, daha başka bir anlam kazanmış oluyordu.

Türk halkı, 1. Dünya Savaşı’nda, hiçbir savaşta olmadığı kadar çok ezilmişti. Halk arasında “seferberlik” olarak anılan bu savaş, Osmanlı ‘nın genel bir seferberlikle giriştiği, modern anlamdaki ilk savaştı. Bu nedenle savaşın her türlü musibetini bütün millet çekmişti. Yine bu nedenle ilk defa savaş bezginliği, savaşa karşı nefret, çok yaygın ve ortak bir duygu haline gelmişti. Enver Paşa ve takımı, savaşın baş suçlusu görüldüğü için tüm subaylar ittihatçı sayılıyor ve halk arasında tehlikeli bir subay düşmanlığı duygusu yerleşiyordu.

Cephelerden yayılan bozgun havası, doğal yollar dışında  ayrıca kaçaklarla da Anadolu içlerine kadar yayılmıştı. 300 bini aşan asker kaçağının önemli bir kısmı, bütün Anadolu’da eşkıyalık yaparak zaten sarsılmış olan devlet otoritesini hiçe indiriyordu. Anavatanın savunulması başlayınca , bunlarla da mücadele etmek gerekecekti.




Türk Kurtuluş Savaşı, 1. Dünya Savaşı’nın devamı olan çarpışmalar şeklinde görülmekle beraber, önemli ayrıcalıklar göstermekte ve tarihi akışı değiştiren  sonuçlara yönelmektedir. 1. Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti katıldığı ve sonuçlarına katlandığı halde ; Kurtuluş Savaşı, Anadolu’nun olanakları ile  Osmanlı Hükumetine rağmen ve çoğu zaman düşmanlarla birlikte Osmanlı hükumetine de karşı yürütülen bir mücadeledir. Kurtuluş savaşı süresince Anadolu’da atılan her başarılı adım, kazanılan her savaş, yeni bir devletin temellerini atar ve sağlamlaştırırken, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini sarsmış, çatlaklar açmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı, 1. Dünya Savaşı sonu barış düzenini kuran ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini hazırlayan mücadele dönemi olarak aldığımızda, bu mücadelenin başlangıç tarihini de M. Kemal Paşa’nın bilinçli bir mücadele amacıyla Samsun’da Anadolu toprağına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 olarak kabul etmek gerekmektedir. Geleceğin komutan ve yöneticilerinin işgal altındaki İstanbul’da tasarladıkları mücadele, Samsun’dan sonra koşulların elverdiği ölçüde yavaş yavaş su yüzüne çıkarılacak, kısa bir süre sonra açığa vurulacak ve mücadelenin dinamosu durumundaki kişiler, daha işin başında isyancı sayılarak idama mahkum edileceklerdir.

 

HALK ve NÜFUS

1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nda, 1912-13 yılları arasındaki Balkan Savaşları’nda çarpışan, ölen hep Anadolu Türkleri’dir. Ülkenin kaymağını yiyen Rumlar ,Ermeniler ve Yahudiler ise para ödeme karşılığı askerlikten muaf tutulmaktadırlar. Bu durum da Türkler’in nüfus açısından erimekte olduğunu göstermektedir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı’na girerken 22 milyon nüfusa ve 1.700.000 kilometrekare toprağa sahip bulunuyordu. Savaşla beraber toprağın 1 milyon kilometrekaresi ve bu topraklarda oturan 10 milyondan fazla insan, imparatorluk hesabına kaybedilmişti. Geriye, topluluktan ayrılmaya hazır unsurlardan ve Türk çoğunluğundan oluşan en çok 12 milyonluk bir halk yığını kalıyordu. Kaynağı ne olursa olsun, bütün sayılardaki aldanma oranını ve savaş kayıplarını hesaba katarak, Milli Mücadele başında, Doğu Trakya ve Anadolu Türkleri’ni, 8-8,5 milyon olarak kabul edebiliriz.




Ulu önderin Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde Anadolu’da bulunan işte bu 8-8,5 milyon dolayındaki Türk nüfusu, Milli Mücadele ‘nin başlıca insan kaynağını oluşturacaktır. Savaşlardaki kayıplarla Türk toplumunun yapısı tamamen değişmiş, toplumun18-35 yaşları arsındaki erkek gücünde büyük bir gedik açılmıştır. Toplumun üretici ve tüketici elemanları arasındaki denge bozulmuş; tüketici durumundaki çocuk ve ileri yaşlılar ile güçlerinden her alanda yararlanılamayan kadınların toplam nüfusa oranı artmıştır. Ülkenin en aydın kitlesi sayılan muvazzaf ve yedek subay kadrosu geniş ölçüde erimiş, yok olmuştur.

Tüm bunların yanı sıra, Milli Mücadele ‘nin başlangıcındaki 8-8,5 milyon dolayındaki insan gücünün tamamının mücadeleye hazır olduğu da söylenemez. Zira Anadolu yer yer işgal altındadır ve işgal altındaki topraklarda bulunan Türk nüfusu, Milli Mücadele’nin dışında kalmaktadır.

SOSYAL YAPI

Milli Mücadele’nin insanı, biten bir çağ ile başlayan bir çağ arasında köprü olmuştur.Yani hem eski, hem yeni çağın insanıdır.

Milli Mücadele devrinde Türk toplumu 4 sosyal gruba ayrılır :

1-     Ağalar ve eşraf

2-     Şeyhler- din adamları

3-     Aydınlar

4-     Halk (Büyük çoğunluğu köylü olmak üzere esnaf ve sanatkarlar)

Bu  gruplar, kendi  özelliklerine has bir davranış gösterememişlerdir. Her gruptan mücadeleye katılanlar, karşı duranlar ve nötr kalanlar vardır. Örneğin şehir ve kasabalarda nüfuz sahibi olan ağalar ve eşraftan bir kısmı, malını mülkünü korumak için düşmanla hoş geçinme yolunu tutarken, diğer kısmı da yine aynı amaçla dövüşenler safında yer almışlardır.  Ağaların ve eşrafın sosyal yapıdaki yerini iyi bilen Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’nden sonra, bölgenin bu nüfuzlu insanlarına özel mektuplar yazarak kendilerini, bulundukları yerde milli teşkilatın kurulmasında ve zararlı telkinlerin önlenmesinde yardıma çağırmıştır.

Aydınlar ise, toplumda yol gösterici rol oynayacak olan bu sosyal grubun, Milli Mücadele devrinde iki zaafı vardır. Biri çok az oluşları, diğeri de politik bakımdan iki düşman cepheye -ittihatçı ve itilafçı- bölünmüş bulunmalarıdır.

Devrin aydınları arasında sayı ve fonksiyon bakımından subaylar önemli bir yer tutmaktadır. Sivil aydınlar ise, başta valiler, mutasarrıflar, kaymakamlar olmak üzere, diğer memurlar ve öğretmenlerdir.

Normal olarak halkı daha çok aydınların etkilemesi gerektiği halde, halk dolaylı ya da dolaysız şekilde 1. Derecede din adamları ile ağa ve eşrafın etkisi altındaydı. Bunun içindir ki aydınlar, halkı mücadeleye sürükleyebilmek amacı ile diğer sosyal grupları yanlarına almak zorundaydılar.

Milli Mücadele işte bu çeşitli etkiler altında yaşayan Türk halkının gücü ile yapılacaktı. Türkler’i zayıf düşüren iç düşmanlar bu kadar da değildi. Yokluk, yoksulluk, yorgunluk da bir tarafa verem, trahom, sıtma ve frengi, büyük mücadelenin insan kaynağını son derece verimsiz kılıyordu. Üstelik halkın moral durumu da bozuk idi. Hakim unsur olmasına rağmen, bir imparatorluğun tebeası olarak yaşamak, Türk halkında ulusal bilincin gelişmesini önlemiştir. Ancak son devirlerde yalnızca aydın çevreler arasında bu bilinç gelişmeye başlamıştır. .

Denilebilir ki Milli Mücadele , kahramanların ve korkakların, vatanseverlerin ve hainlerin, büyük amaçların ve kişisel çıkarların çatıştıkları ve yarıştıkları bir boğuşmadır. Birçokları tereddüt ve kararsızlıkları yüzünden korkakların safında, cehalet ve tutuculukları nedeniyle hainlerin arasında görünmüşlerdir.

ORDU

Osmanlı İmparatorluğu can çekişirken, Türk ordusu isteyerek ve bilerek büyük sorumluluklar yüklenmiştir. 20. yy ın başlarında Makedonya’nın, Hicaz ve Yemen’in , Trablusgarp’ın ve İstanbul kapılarına varıncaya kadar Trakya’nın savunulması, isyanlar ve ihtilallerin bastırılması, hep onun altından kalkmaya çalıştığı işler olmuştur. Tüm bunlardan başka Türk ordusu, baskı rejimini yıkıp Meşrutiyet’i getirmek, devleti ayakta tutacak inkılap ve ihtilali başarmak gibi politik vazifeleri de üzerine aldı.

Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan subay kadrosunun tohumları Balkan Savaşı’ndan hemen sonra atılmıştır. Bir taraftan ıslah için uğraşılırken, diğer taraftan Türk ordusunun kumanda kurulunun gençleştirilmesine  çalışılmıştır. Binden fazla yaşlı, liyakatsiz sayılan subay ve kumandan emekliye ayrıldı, yerlerine genç subaylar getirildi. 1. Dünya savaşı başında binbaşı ya da yarbay rütbesindeki birçok genç subay (M. Kemal, İnönü, K. Karabekir, A. Fuat) savaşta kolordu ve ordu komutanlıklarına kadar yükselmişler ve sonra Milli Mücadele’nin yüksek kumanda kadrosunu oluşturmuşlardır. Bu arada belirtmemiz gerekir ki bu genç subay kadrosunun büyük kısmını 1. Dünya Savaşı’ndaki çeşitli savaşlarda kaybetmişizdir. Öyle ki, 1914 Ağustosu başında seferberlik ilan edildiği zaman 640 bin kişilik orduya kumanda edecek 24 bin subay varken, 5 yıl sonra Milli Mücadele’nin başında 70-80 bin kişilik orduya kumanda edecek subay kadrosunu tamamlamak için çok sıkıntı çekilmiş ve bu kadro bir türlü tamamlanamamıştır. Bu kadroyu tamamlamak için 3 yol denenmiştir :

1-     İstanbul’dan kaçan subaylara kumanda görevi vermek.

2-     Anadolu’da terhis edilmiş yedek subayları tekrar silah altına almak.

3-     Ankara’da bir talimgâh açarak burada subay yetiştirmek.




Silah ve cephane açısından da durum pek parlak değildir. 1. Dünya savaşı, insan kaybı kadar silah kaybına da neden olmuştur. Milli Mücadele’yi yapacak kadroya çok az şey kalmıştır. Mondros’tan sonra galipler, Türk ordusunu silahlandırmak için ne buldularsa alıp kendilerinin korudukları depolara yığmışlardır. İşin acı tarafı, büyük ölçüde silah ve malzemenin İstanbul’da bulunmasıdır. Halbuki İstanbul, düşman işgali altındaydı. Ordu elinden alınan silah ve elde kalanların durumu:

Silahın Cinsi      Ordunun Elinden Alınan     Türk Ordusu’nun Elinde Kalan
Ağır Top                         1099                    82
Sahra Topu                 606                   200
Piyade Tüfeği              667983                123191
Ağır Mk. Tüfek                3118                  1370

Her şeyden önce müttefik devletler elinde bulunan depoların boşaltılması ve Anadolu’ya aktarılması gerekliydi. Mücadelenin başlangıcında bundan başka yapılacak şey de yoktu. Nitekim büyük fedakarlıklar yapılarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmıştır.

Ayrıca Milli Mücadele boyunca çeşitli kanallar yoluyla silah ve cephane açığı kapanmaya çalışılmıştır. Örneğin, Karabekir Paşa kumandasındaki kuvvetlerin doğuda ileri harekata geçerek Ermeni ordusunu mağlup etmesi üzerine, Ermeniler’den ganimet olarak alınan önemli sayıda silah, cephane ve malzeme, Türk ordusunun ihtiyacının bir kısmını karşılamıştır.

Yine bu zaferden sonra Ruslarla kurulan dostluk sonucunda, Rusya’dan da yardım olarak Anadolu’ya silah, cephane ve malzeme gelmiştir.

Bütün güçlüklere ve mali sıkıntıya rağmen, temin edilen paralarla Avrupa’dan da bir miktar silah almak mümkün olmuştur.

Nihayet, ordu teşkilatı geliştikçe Türk ustalarının gayretleriyle Anadolu’nun bazı yerlerinde basit imalathaneler kurulmuş ve eldeki imkanlar içinde , silah ve cephane olmasa bile , birtakım malzeme imali sağlanmıştır.

1920 yılı sonuna doğru Eskişehir ve Ankara’da silah ve cephane yapan fabrikalar bir merkez altına alınmaya başlandılar ve 10 Ocak 1921’de Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı “İmalat-ı Harbiye Genel Müdürlüğü” kuruldu. Bu atölyeler ve fabrikalarda, Türk işçileri olağanüstü gayretle çalıştılar. Eski tren ve ray parçaları eritilerek, kılıç, süngü, tüfek süngüsü, top kamaları yapıldı. Çapları büyük mermiler, patlama tehlikesine rağmen inceltildiler. Ordunun büyük ihtiyacını özellikle, İnönü ve Sakarya Savaşları’nda bunlar karşıladılar.

Kısacası, Milli Mücadele’ yi yapan Türk ordusu, sayıca az, silah ve malzemece fakir, iaşe ve bakım imkanları kısır, subay kadrosu eksik, yorgun, fakat şerefli bir geçmişe  sahip, tecrübeli bir küçük ordu idi. Alman Generali Liman Von Sanders’in dediği gibi, “Esas bakımından Türk askeri ve hele Anadolu askeri mükemmeldir.” Bu mükemmel askerin, Milli Mücadele’de en büyük şansı, dahi bir başkumandanın emrinde ; hepsi genç, idealist bir seçkin subay kadrosu tarafından idare edilmesidir.

EKONOMİK DURUM

Birinci Dünya Savaşı’nda ülkenin gençleri üretim alanından alınıp cepheye gönderilince, bu nüfusun tüketici duruma gelmesi sebebiyle üretimde büyük düşüş oldu. Her ne kadar kadınlardan üretimde yararlanmak yoluna gidildiyse de ihtiyacı karşılayamadı. Savaş ekonomisi kuralları uygulandığı için, ülkenin bütün kaynakları ordunun gereksiniminde kullanıldı.

Mondros Ateşkesi’nden sonra ülkenin en verimli toprakları ve gelişmiş şehirleri işgal edildiler. Yunanlıların da İzmir ve Ege Bölgesi’ni işgal etmeleri üzerine, bu şehir ve yörelerin üretiminden ve vergilerinden yararlanma olanağı bulunamadı. Böylece nüfus kaynağının yetersizliği yanı sıra, en verimli ve zengin ticari şehirlerin de düşman işgalinde bulunması yüzünden, İstiklal Savaşı boyunca ordunun insan kaynağı ve bunların beslenmesi, giydirilmesi, her türlü bakımı, silah ve cephane sağlanması, maaş ve diğer masrafların karşılanması için geri kalan, çoğu yoksul, üretimi çok düşük topraklardan ve küçük ticari işletmelerin bulunduğu şehirlerin kaynaklarından yararlanıldı.

Yollar ise çok kötü durumda idi. Karayolları şose ve toprak olup, kullanılamayacak durumdaydı.Bu yollarda kullanılan ulaşım araçlarının çoğu, ilkel araçlardı. Kamyon ve benzeri motorlu araçlar yok denecek kadar azdı.

Demiryolları İstanbul-Bağdat hattı ve diğer hatlardan oluşuyordu. Ulusal kuvvetlerin elinde Osmaneli-Eskişehir (118 km.), Eskişehir-Ankara (268 km.), Konya-Ulukışla (237 km.) hatları vardı. Bunlar toplam 1.000 km. kadar tutuyordu..

Deniz taşımacılığı, özellikle yurt dışından gelen malzemenin taşınması için büyük önem taşıyordu. Osmanlı Donanması İtilaf Devletleri’nin elinde bulunuyordu. Bu sebeple İstiklal Savaşı boyunca T.B.M.M. çok sınırlı olanaklarla çalıştı. 24 Ağustos 1920’de “Mili Savunma Bakanlığı Umuru Bahriye Müdüriyeti” kuruldu.

 T.B.M.M. DÖNEMİ MALİ KAYNAKLARI

İstiklal Savaşı’nın çok büyük yokluklar içinde başladığını gördük. Ekonomik çöküntü B.M.M.’nin açıldığı sırada Meclis’in para bulmakta büyük sorunlarla karşılaşmasına yol açtı. Meclis açılır açılmaz ele alınan konuların başında gelir kaynağı bulmak geliyordu. Ancak vergi ve asker toplanabilmesi için, Meclis’in Anadolu’da otoritesinin kurulması gerekliydi. Oysa Meclis’in açıldığı tarihte Anadolu’nun birçok yerinde iç ayaklanmalar çıkmış ve sürmekteydiler. Bu sebeple buralardan vergi almak mümkün olmuyordu. Meclis’in 24 Nisan 1920’da ilk ele aldığı kanun “Ağnam Resmi” (Hayvanlar Vergisi) ile ilgili kanun oldu. Duyun-u Umumiye gelirlerine el kondu. Anadolu’ya getirilen mallardan vergi alınması için, gümrük vergisi beş kat arttırıldı. Gelir kaynağı aranırken tasarruf önlemleri de alındı. Mebus maaş ve yolluklarından vergi kesildi. Gereksiz yere soba ve geceleri lamba yakılmaması, kışın öğlen saatlerinde çalışılıp, gündüzden yararlanılması, gereksiz telgraf haberleşmelerinin yapılmaması gibi yöntemler uygulanırken, 14 Eylül 1920’de “Men-i Müskiyrat” (içki yasağı) ve 25 Kasım 1920’de de “Men-i İsrafat” (israfı engelleme) kanunları kabul edildi. 1920 yılı bu önlemlerle geçirildi.

1921 yılı ise İnönü, Eskişehir-Kütahya ve Sakarya Savaşları’nın yapıldığı yıl olduğu için, para sıkıntısı en üst düzeye ulaştı. Cephane ve malzeme yokluğu I. İnönü Savaşı’nda kendini gösterdi. 10 Ocak günü cepheden, cephane olmadığı için yenilmek üzere olunduğu haberleri geliyordu. Fevzi Paşa cephe Komutanı’na telgrafla “Size bir tren cephane gönderdim. Elinize varıncaya kadar mukavemet imkanını temin ediniz.” yanıtını verdi. Oysa bir kaç sandık cephane ancak bulunabilmişti. II. İnönü Savaşı da aynı kıt olanaklarla sürdürüldü.




Eskişehir-Kütahya taarruzuna başlayan Yunanlıların ordularını ve kaynaklarını iki kat arttırmalarına karşılık Türkiye’nin kaynakları bu hıza yetmedi. Bu sebeple Başkomutan “Tekâlif-i Milliye Emirleri” ile yeni bir gelir kaynağına başvurup, halktan bir çift çoraba kadar vergi almak zorunda kaldı.

7-8 Ağustos 1921’de ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için yayınlanan bu Milli Vergi emirlerine göre,

Her ilçede bir milli vergi komisyonu kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Tüccarın elinde bulunan yiyecek maddelerinin % 40’ına, karşılıkları zaferden sonra ödenmek üzere el konuyordu. Her çeşit kumaş, bez, pamuk, tiftik, kösele, meşin, ip ,pabuç, başlık gibi giyim kuşama yönelik nesnelerin % 40’ı da yine bedeli sonradan ödenmek üzere alınıyordu. Halkın elinde bulunan tün silah ve cephane üç gün içinde teslim edilecekti. Her türlü makineli araç ve gerecin % 40’ına el konuldu. Ülkedeki bütün demirci, dökümcü, nalbant, terzi, marangoz gibi zanaatkarlar ordu emrine alınıyor, halkın elindeki her türlü taşıt aracının ve binek hayvanının yüzde 20’sine el konuluyordu. Bu önlemler sayesindedir ki 23 Ağustos 1921 günü başlayan Sakarya Meydan Savaşı, 10 Eylül 1921’de düşmanın ağır kayıba uğrayarak batıya kaçmasına ve savaşın kazanılmasına neden olmuştur. Türk ordusu bu savaş sonunda şehit ve yaralı olmak üzere toplam 26 bin kayıp vermişlerdir. Yunan kaybı ise, 16 bini ölü olmak üzere 46 bindir.

Bu üç sene içinde çok büyük para sıkıntısı çeken Türkiye, ülke içinde yeni para kaynakları, tasarruf uygulamaları ve olağanüstü yöntemlerle para bulmaya çalışırken, dışarıdan da para yardımı aldı. M. Kemal Paşa, daha 26 Nisan 1920’de Meclis’in açılışından üç gün sonra Sovyetler Birliği’ne yazdığı mektupla, silah,cephane ve malzeme yanında para da istemişti. O tarihte Türkiye’ye yardım edecek tek ülke Sovyetler Birliği idi. Bu yardım, M. Kemal’in, tam bağımsızlık temeli üzerine oturttuğu temel politikasından ödün verilmeden gerçekleşti.

Yine Özellikle Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistan) Türkiye’ye yardım için çeşitli tarihlerde para gönderdiler. Büyuk Taarruz öncesi büyük sıkıntı doğunca M. Kemal Paşa, bu parayı geçici olarak Maliye’ye verdi. Büyük Taarruz sırasında Yunanlıların yaptığı yıkımı ve katliamı gören M. Kemal Paşa, paranın bir kısmını yardım olarak felakete uğrayanlara dağıttı. Geri kalan parayı Maliye, savaştan sonra iade etti.

1921 sonbaharından 1922 yazına kadar cephelerde sessizlik vardır. Yunanlılar, bir yandan Türk ordusununu genel bir taarruzunu imkansız görüyorlar, bir yandan da savunma hattını yeni mevzilerle güçlendiriyorlardı. Bölgedeki mevzileri inceleyen bir İngiliz kurmay subay verdiği raporda, “Türkler bu mevzileri dört- beş ayda ele geçirebilirlerse, bir günde düşürdüklerini iddia edebilirler.” diyordu.

1. Kemal Paşa ise var gücüyle düşmana kesin darbeyi indirmek için orduyu hazırlıyordu. Doğu cephesindeki pek çok birlik, büyük bir gizlilikle batıya kaydırıldı. Dışarıdan mümkün olduğu kadar malzeme alındı. Ordunun eksiklikleri giderilmeye çalışıldı.

Tüm bu hazırlıklar, tam bir gizlilik içinde yürütüldü. 27-28 Temmuz 1922’de M. Kemal Paşa, Akşehir’e çağrılan ordu komutanlarına Büyük Taarruz planlarını açıkladı. 20-21 Ağustos 1922’de gazetelerin , Çankaya Köşkü’nde bir ziyafet verileceğini duyurdukları sırada M. Kemal Paşa Akşehir’de Batı Cephesi karargahı’nda taarruz emrini veriyordu.

Türk ordusu 25-26 Ağustos gecesi taarruz mevzilerine yaklaşırken, Yunan kolordusu komutan ve subayları da Afyon’da tertipledikleri bir baloda eğleniyorlardı. Süratli taarruz sonucu birçok Yunan mevziî düşürüldü. 30 Ağustos’a gelindiğnde Yunan ordusunun büyük kısmı imha edilmişti. Başkomutan M. Kemal Paşa’nın ; hemen hemen piyade tüfeği menzili içinde bulunarak Zafertepe’den bizzat idare ettiği bu muharebeye başkomutanlı Meydan Muharebesi adı verilmiştir. Yunanlılar, muharebe sahasında binlerce ölü ve esir bıraktılar. Ancak düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda takibi gerekiyordu. Başkomutan, düşmanın izlenmesini isteyerek tarihi emrini verdi : “ORDULAR, İLK HEDEFİMİZ AKDENİZ’DİR, İLERİ !”

1 Eylül’de takip başladı. Türk askeri, 30 Ağustos günü elinden kaçırdığı Yunan komutanı Trikopis’i, 5000 askeri ile beraber 2 Eylül’de Uşak Bölgesi’nde esir etti. İlerleyen birliklerimiz, 450 km. lik yolu katederek 9 Eylül 1922’de İzmir’e girdiler. 16 Eylül’e kadar İzmir civarındaki bölgeler Yunanlılar’dan kurtarıldı. Bursa yönünde çekilen Yunan birlikleri ise 18 Eylül’de Bandırma’dan vapurlara binerek kaçtılar. Böylece üç yıl dört ay süren bu süre içinde tarifi güç mezalimler yapan, Anadolu’yu harabeye çeviren Yunan işgali sona ermiş, “Türkiye Türklerindir.” gerçeği bir kez daha gözler önüne serilmiştir.

Dört yıl süren Milli Mücadele ‘de ordunun insan kaybı, kazanılan zafere ve mevcuduna kıyasla hafiftir. Bu dört yılın bilançosu aşağıda görüldüğü gibidir.

TÜM KAYIP
     SUBAY  ER
Savaş alanlarında ölen 662 8505
Yaralanma sonucunda ölen 53 1665
Çeşitli hastalıklardan hastanelerde ölen 147 22543
Asker alma bölgelerinde ölen 118 2838
Kıtalarda çeşitli nedenlerle ölen 688
TOPLAM 980 36239

 

Bu zafer, bugünün Türk askerine, gerektiğinde nelerin başarılabileceğinin örneğini verirken, jeopolitik bir düşünceyi de doğurmuştur : “Anadolu istila edilemez.”

Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Anlaşması ile gerçekleştirildiği zannedilen Türk Milleti’ni Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen zihniyetin son temsilcileride Türk Bayrağı’nı selamlayarak, M. Kemal paşa’nın dediği gibi, GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın