MONTAIGNE ve MAYIS

MONTAIGNE ve MAYIS

Zaman 1997’lerdeyken, onbeşinci yüzyıldan bir dost edinmiştim kendime…Bu dostla buluşmak, ondaki düşünce sıçramalarıyla beynimi oyalamak bende bir tutkuya dönüşüvermişdi. Sonraları değişik aralıklarla bu dostla buluşur oldum. Bir başka deyişle; onunla tutkuya dönüşen dostluğumuz, bugünlere değin süregeldi… Ama bu tutkunun yaşamıma yansıması, onun söylemlerini birebir ezberlemek, uygulamak biçiminde ortaya çıkmadı. Onun söylemleri üzerinde düşünmek ve yeni savlar üretmek, yaşam içindeki olayların, oluşumların, olguların çok yönlülüğünü tartışmak, kişilerin doğalarından kaynaklanan düşünsel, duygusal değişkenliklerini vurgulamak bende bir alışkanlığa dönüştü… Bu dostumun kimliğine gelince; onbeşinci yüzyılda MONTAIGNE tarafından yazılmış DENEMELER adlı kitap…
Benim başucu kitabım; yılda birkaç kez elime alıp okuduğum ve her okuyuşumda bir başka biçimde yorumladığım kitap… İşte bu kitabında MONTAIGNE daha onbeşinci yüzyılda YAŞAMAK için bakın neler demiş ?…Ama sanki yirmibirinci yüzyılda demişçesine güncel ve o denli de ussal… Bugüne uyarlamamak, günümüz algısına sığdırmamak olası değil…

montaigneDiyor ki MONTAIGNE:
-Biz pek şaşkın yaratıklarız. Filanca hayatını işsiz, güçsüz geçirdi deriz, bugün hiçbir şey yapmadım deriz. Bir şey yapmadım ne demek ?…Yaşadınız ya…Bu sizin yalnız başlıca işiniz değil, en parlak , en şerefli işinizdir.
Nasıl ?…Dostumun sözlerini yanlışlayabilir misiniz ?… Onun onbeşinci yüzyıldaki söylemini, bugün için ya da gelecek için dışlayabilir misiniz, olmazlayabilir misiniz ?… Gerçekten de Ademoğulları’nın ve Havvakızları’nın en görkemli, en kutsal, en öncelikli görevi yaşamak değil midir ?… Kim karşı çıkabilir bu yaşam tutkunu sözlere ?…
Oysa biz ölümlüler; dostlarımızı güzellikler yaşanırken, iyi günlerde severiz, saygıyla yaklaşırız. Onların yanlışlarını yakaladığımızdaysa; acımasızca eleştirir, onlardan uzaklaşırız. Ola ki bunalımlarımız sonucunda; ölümün kucağına düşenlerimiz olursa, kendimiz için duyduğumuz ölüm korkusuyla başlarız yakınmaya…Ardından da dizi, dizi “keşke”ler…
-Ah keşke ölümle buluşmasaydı da o yanlışlarına, o tutarsızlıklarına karşın yaşıyor olsaydı…
-Ah keşke ölümü seçeceğine, bizlere derdini açsaydı…

Oysa artık kara toprağın koynundaki o Ademoğlu ya da Havvakızı yaşarken bir dost eli tutamadığından, ölümün ellerine koşmuştur. Ne olurdu sanki hoşgörünün sınırlarını genişletip, Ademoğulları ve Havvakızları’na birazcık da haylazlık, tembellik, serserilik, havailik, hercailik, yanlışlık yapma haklarını tanısak, bu kavramları da toplumsal yaşamın kuralları arasına koysak ?…
Ve ne olurdu bizleri sürekli denetleyen, yasaklarla yaşamımızı kilitleyen bu yazılmamış anayasanın birinci maddesiyle de horgörüyü, yıkıcı eleştiriyi yasaklasak ?…
Ve bıraksak insanları özgürlüğün koynuna, tutsak almasak yine insanlarca belirlenen kurallarla… Örneğin şu baharın en güzel ayı Mayıs günlerinde, doğa coşarken yeni bir başlangıca; liseli öğrencilerin beyinlerini kemirmesek “ders çalış” diye, diye…Onlara sınıfta kalma hakkı da tanısak; okul arkadaşına aşık olduğundan, derslerini boşlaması nedeniyle…
Belki de böylesine bir hoşgörü, özgürlük ortamında onlar kendileri bu haklarını “ sürekli haylazlık yapma alışkanlıklarını” bir süreliğine erteleyecekler ve sorumluluklarının bilincine varacaklardır…
Ve genç kızlarımıza, genç erkeklerimize; gönül oyunlarını yasaklamasak…Tutsak almasak onları; gözlerimizle, sözlerimizle…Onlar da doyasıya yaşayabilseler ilk öpücüklerinin tadını, çiçeklerle buluşan kelebekler gibi… Eleştirmesek gençleri; yaşamın böylesine sıradan, sıcak ilişkilerinde, sınıfta kaldılar ya da ilk gençlik öpücüklerini aldılar diye…Ve her zaman; onlara yaptıkları küçük yaramazlıklar için “canın sağolsun” diyebilsek… Ve silsek sözlüklerden “kusursuzluk “ sözünü…Beklemesek kişilerden bu kimliğe bürünmelerini… Böylece deli, dolu koyversek kendimizi yaşamaya…Ne güzel olurdu değil mi ?…
Neden “tembellik” de haklarımız arasında değil ?…
Neden daha yaşama başlarken ilk gülücükten, ilk sözcüğe; dudaklarımızdan dökülenler “aferinlik” olmalı ?…
Neden sürekli “başarı belgeleri” getirme yükümlülüklerimiz var ?…
Neden yaşamımızda; yanlışlıkların, yanılgıların olabileceği görmezden gelinip, acımasız eleştirilerle başbaşayız ?…
Neden yaşamımız süresince adım, adım ilerlerken; bizlerden beklenen yalnızca “kusursuzluk” ya da “sıfır yanılgı” ?…
Neden tek amacımız; hırsla ya da hırsızlıkla, yalnızca “kazanmak” ?…
Bunca baskı, bunca horgörü, bunca eleştiri…
Ve unutulup gidiyor; yaşamak, yaşıyor olmak, toprağın altında değil de, üstünde daha çok kalabilmek için çabalamak…
Yitirdiğimizde; bir kez daha ele geçirme, yakalama şansımız, olanağımız olmayan varlığımız: Canımız…
Bütün bunları bile, bile şu baharın en güzel ayı Mayıs günlerinde; yaşamın tadını kaçırmak…
Hiç olur mu böyle dostlar ?… MONTAIGNE’i dinleyin ve şu gökkubbenin altında, yerkürenin üstünde soluk alıp, verdiğiniz sürece; yaşıyor olmanın Doğa’nın size verdiği en kutsal görev olduğunu sakın unutmayın…
Daha nice Mayıs günleri yaşayacağınıza, coşkuyla baharı karşılayacağınıza ilişkin tembel, tembel düşler kurun, mutlu olun…İşler mi, dertler mi, dersler mi ?…Boşverin onları; hiç değilse bugünlük… Doğa canlanırken; siz de canlı kalın, canlanın…

Selma ERDAL

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN