Munzam Zarar, Munzam Zararın Tanımı, şartları Ve Sonuçları

Munzam Zarar, Munzam Zararın Tanımı, şartları Ve Sonuçları

MUNZAM ZARAR: MUNZAM ZARARIN TANIMI, ŞARTLARI VE SONUÇLARI

1. MUNZAM ZARAR

BK. mad. 105’e göre, “Alacaklının duçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı tazmin ile mükelleftir”. Kanun söz konusu hükmü ile alacaklının zararının temerrüt faizinden fazla olması halinde, bu zararını borçludan talep etme imkânı tanımıştır.

Munzam zarar hukuki niteliği itibariyle ve karakteri niteliğiyle asıl alacak ve faizleri yönlerinden icra takiplerinde bulunulması, dava açılması, asıl borcun çekince konulmadan alınması ayrıca munzam zararın istenmesine engel değildir.

Yargıtay, munzam zararı su şekilde tanımlamıştır: Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Başka bir anlatımla, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarardır. Yani, borçlu temerrüde düşmeden borcunu vadesinde ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum ararsındaki farkın temerrüt faizi ile karşılanmayan bölümüne isabet eden zarardır.

Munzam zarar, temerrüt faizi ile karşılanmayan maddi bir zarardır. Niteliği açısından, asıl borç ve temerrüt faizinden farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan ve asıl borç ifa edilinceye kadar artarak devam eden asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur.

Konuyla ilgili İçtihat :
Dava, mahkemenin de kabulünde olduğu gibi BK.nun 105.maddesinden kaynaklanan munzam zarar istemine ilişkindir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda zarar hesabında sadece Toptan Eşya Fiyat endeksi esas alınmıştır.

Bu rapor dairemizin yerleşik ilke ve kurullarına uygun değildir. Bir davada öne sürülen maddi olgulara uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak ve davanın hukuki nitelendirilmesini belirlemek hakimin doğduran görevidir (HUMK md 76).

Dava hukuksal nitelikçe BK.nun 105. maddesinden kaynaklanan munzam zarar istemine ilişkindir.

Anılan yasa maddesine göre “alacaklının düçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir”.

Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür.

Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde (tememrüdü oluştuğunda) sözleşme veya yasada belirlenen “gecikme faizi” ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK.nun 103. maddesi uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı isbat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır.

Bunun dışında, alacaklının uğradığı zarar, temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş olması durumlarında ise davada uygulanması gereken B.K.nun 105. maddesi gündeme gelir.

Öncelikle “munzam zarar”ın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.

Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Başka bir anlatımla, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.

B.K.nun 105. maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faizi yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun kaynağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, vekaletsiz işgörme veya kanun olabilir. Munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır.

O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü, asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibinde bulunulması veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi (B.K. 105/2 md.) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazi kayıt dermeyanına da gerek yoktur. Ayrı bir dava ile on yıllık zaman aşımı süresi içinde her zaman istenmesi mümkündür.

Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. B.K.nun 105. maddesi kusur karinesini benimsemiştir.

Kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacığının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanamayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını isbat etmekle yükümlüdür. Alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu isbatla yükümlü değildir. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir.

Hemen belirtelim ki, munzam zarar davalarında alacaklı, davacının isbat yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalı, genel isbat yöntemlerinde olduğu gibi her olayın kendi yapısı ve özelliği içinde değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Örneğin, yaşanan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumları ile fiili karineler, başka bir anlatımla M.K.nun 6. maddesinde ifadesini bulan genel kuralın istisnaları şeklinde isbat yükümünü ortadan kaldıran olgular, isbat hukuku açısından alacaklı yararına değerlendirilmeli; bunların aksini iddia eden borçluya isbat yükünün düştüğü kabul edilmeli, en önemlisi hükmedilecek zarar miktarı ve kapsamının tesbitinde B.K 43/2. madde ve fıkrası hükmünden yararlanılmalıdır.

Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyon nedeniyle paramızın değerinin çok düştüğü bir gerçektir. Böyle bir ortamda alacağını zamanında elde eden alacaklının bunu bir an önce banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Buna karşılık alacağını geç alan alacaklının da zarar göreceği enflasyonun altında kalan faizinde bu zararı karşılamayacağı açıktır. Bu hal, zararın varlığı için fili bir karine oluşturur.

Hal böyle olunca, enflasyonist ekonominin olumsuz etki ve sonuçlar kamuca az veya çok herkesin bildiği, vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile bunlar “maruf ve meşhur” vakıalardır ve bunların isbatına gerek yoktur (HUMK 238/2 md).

Bu durumda mahkemece yapılacak iş; davalının temerrüde düştüğü (29.12.1993) tarihinden, davacının alacağını aldığı (2.12.1997) tarihe kadar geçen zaman zarfında her yıl itibari ile gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranını, mevduat ve devlet tahviline verilen faiz oranlarını, TL karşısında döviz kurlarını ve altın fiyatlarını gösteren listeyi ilgili resmi kurumlardan araştırmak; konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle tesbit etmek, davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını yukarıda belirtilen ilkeler çerçevesinde BK.nun 43/21 maddesi de dikkate alınmak suretiyle belirlemek ve sonucuna uygun bir karar vermekten ibarettir.

1.1. Görevli ve Yetkili Mahkeme
Munzam zarar borcun niteliği itibariyle, bir para borcu olduğundan, görevli mahkemenin belirlenmesinde davanın esas değeri esas alınacaktır. Keza yetkili mahkeme de tamamen genel kurallara göre belirlenecektir.
Munzam zarar borcu yeni ve bağımsız bir borç olduğundan asıl borç ilişkisinin dava konusu yapılmış olması halinde, munzam zarar davasının ilk davanın görüldüğü mahkemede açılması gibi bir zorunluluk yoktur. Ancak BK m 105/2’ye göre bir talepte bulunulması halinde hükmün mahiyeti itibariyle ve doğal olarak ancak asıl davaya bakan mahkemede görülebilir.
Genel esaslar çerçevesinde değerlendirildiğinde; öncelikli olarak söz konusu ihtilafın içeriğine bakmak gerekecektir. Bundan dolayı işin niteliğinin ticari iş mi yoksa adi iş mi olduğu önem taşımaktadır. Ticari iş niteliğinde olan bir iş için, görevli mahkemeyi belirlemede de söz konusu ihtilafın bedeli esas alınacaktır. Örnek olarak, ticari nitelikte bir işin dava konusu olan bedeli 6.330,00 YTL’nin üzerinde ise Asliye Ticaret Mahkemesi görevli iken, belirtilen bedelin altındaki ticari işler için Sulh Hukuk Mahkemesi görevli olacaktır ancak uygulayacağı esaslar Ticaret Kanunu ilkeleri olacaktır. 6.330,00 YTL’nin altındaki bedeller içinse Sulh Mahkemeleri yetkilidir.

1.2. Munzam Zararın Varlığını Kabul İçin Aranan Şartlar:
1.2.1. Borçlunun para borcunun ifasında temerrüde düşmüş olması

Munzam zararın doğabilmesinin ilk şartı olarak para borcunu ödemede, BK m 101 uyarınca, borçlunun temerrüde düşmesidir. Zira, munzam zarar, alacaklının temerrüdü aşan zararını gidermeyi hedeflemektedir. Böylece, alacaklının munzam zararını talep edebilmesi için, öncelikle borçluyu temerrüde düşürmesi gereklidir.

Borcun kaynağının ne olacağı munzam zararın talebi için önem taşımayıp, para borcu olması yeterli görülmüştür. Ancak, para borcunun da geciktirici şarta bağlanmamış veya zaman aşımına uğramamış olması gerekir.
Konuyla İlgili İçtihat :

Davacılar, dava ile müşterek murislerinden intikal eden taşınmazın davalı tarafından kiraya verildiğini, ya da kendisi tarafından kullanıldığını, davalının elde ettiği kira bedelinden hisselerine düşenin ödenmediğini bildirerek, hisselerine düşen kira bedeli ile bu kira bedelinin zamanında ödenmemesi nedeniyle uğradıkları munzam zarar alacağının ödetilmesini istemişlerdir.

Davacılar, hisselerine düşen kira bedelinin ödenmesi için ihtarname keşide ederek, bu davadan önce davalıyı temerrüde düşürmemişlerdir. Hal böyle olunca, davalının ancak bu davanın açıldığı tarihte temerrüde düştüğünün kabulü gerekir. B.K. 105. maddesi hükmü gereğince, faizi aşan zararın (munzam zarar) istenebilmesi için öncelikle borcun kaynağı, her ne olursa olsun, borçlunun borcunu ödemede temerrüde düşmüş olması önkoşuldur. Borçlunun temerrüdünden önceki dönemde, alacaklının faizi aşan miktarda (munzam) zararının oluştuğundan söz edilemez. Davacılar, bu davada, dava tarihinden sonra gerçekleşen munzam zararlarına ilişkin olarak, herhangi bir istek de bulunmamışlardır. Bu durumda, davacıların dava tarihinden önceki döneme ilişkin munzam zarar isteklerinin, bu tür isteğin ön koşulu bulunan borçlu temerrüdünün gerçekleşmemiş olması nedeniyle reddi gerekir.

Mahkemece, açıklanan bu yönler ve somut olayda munzam zarar isteminin koşullarının gerçekleşmediği gözetilmeden, munzam zarar isteğinin yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir.

1.2.2. Alacaklının munzam zararının bulunması

Bir borç ilişkisinde munzam zararın söz konusu olabilmesi için, alacaklının temerrüt faizinden fazla bir zararının ortaya çıkması gerekir. Zararın zaman açısında kapsamı ise borçlunun temerrüde düştüğü günden fiili ödeme gününe kadar geçen süreyi kapsar.

Munzam zarar niteliği itibariyle müspet zarardır . Yani, Borçlu borcunu zamanında ödese idi,alacaklının varlığı ne duruma gelecek idi ise o durumunun sağlanmasıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, alacaklının manevi zararının zamanında ödenmemesi halinde munzam zararın oluşup oluşmayacağı sorunsalı düşünülebilir. Ancak, doktrinde manevi tazminat alacağından dolayı munzam zararın istenemeyeceği görüşü hakim bulunmakta.

Munzam zarar olumlu zarar olmasından ötürü yoksun karınan kazanç da istenebilir. Ancak BK 105. maddesi olumlu zararı düzenlediğinden manevi zararın kaynağı değildir. Ancak, BK 105. maddesindeki geçmiş günler faizi hem kanuni hem de temerrüt faizini kapsar, bu bakımdan borçlunun temerrüdü halinde munzam zarar istenebilir.

Bir borç ilişkisinde munzam zararın söz konusu olabilmesi için, alacaklının temerrüt faizinden fazla bir zararının ortaya çıkması gerekir. Zararın zaman açısında kapsamı ise borçlunun temerrüde düştüğü günden fiili ödeme gününe kadar geçen süreyi kapsar.
Borçlu temerrüde düşmeseydi alacaklının mal varlığının alacağı hal ile borçlunun temerrüt sonrasında borcu ödemesi arasındaki, alacaklının mal varlığındaki fark, munzam zararı oluşturur . Temerrüt faizinden farklı olarak munzam zararda alacaklı zararının temerrüt faizi ile karşılanamadığını ispat etmek zorundadır.
Taraflar sözleşme içerisinde akdi faiz kararlaştırmışlarsa, akdi faizle karşılanmayan zarar için munzam zarar istenemez, zira burada henüz temerrüt oluşmamıştır ki temerrüt faizinden ve onu aşan faizinden söz edilebilsin. Buradan da anlaşıldığı üzere alacaklının munzam zararının bulunması demek, temerrüt faizi ile dahi karşılanamayan ek zararının bulunması demektir. Bu esastan hareketle, bir borçlunun ister sözleşme içi faizden isterse de bir başka halden dolayı faiz ödemek zorunda kalsa bile, eğer borçlu temerrüde düşürülmemişse orada munzam zarar talebi yapılamayacaktır.

Konuyla İlgili İçtihat :

Davacı, dava dilekçesinde iş bedelinden alacaklı olduğu miktar ve bunun işlemiş faizi ile birlikte hak edişlerin zamanında ve tam olarak ödenmemesi nedeniyle yoksun kaldığı kazanç karşılığı olarak 175.000 liranın da davalıdan alınmasını istemiştir.

Para borçlarında borçlunun temerrüdüne ilişkin BK.nun 105. maddesinde aynen “alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette, borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemiyeceğini isbat etmedikçe bu zarar dahi tazmin ile mükelleftir” hükmü yer almıştır.

Olayda davacının iş bedelinden daha 733.125,52 lira alacaklı olduğu ve bu paranın dava gününe kadar işlenmiş faiz tutarının 96.096,44 lira tuttuğu tespit olunmuş ve bu meblağlar toplamının davalıdan alınmasına karar verilmiştir. Şu halde davacı yasa hükmüne göre, alacaklı olduğu 733.125,52 liranın ödenmesinde temerrüde düşen davacıdan, almış olduğu 96.096,44 lira temerrüt faizi ile karşılanamayan kazanç kaybını, davalıya tazmin ettirmek hakkına sahiptir. Bilirkişi 02/11/1977 tarihi itibarıyla davacı alacağını 733.123,52 lira olarak saptamıştır. Ancak davacının BK.nun 205. maddesinde düzenlenen munzam zararının ödetilmesini isteyebilmesi için borçlunun, alacaklının ihtarı ile temerrüde düşürülmesi gerekir. Bu konuda davacı ihtar tarihi 02/01/1978’dir. Bu durumda mahkemenin bilirkişi aracılığıyla, davalının kusuru ile ödemediği davacı alacağı 733.125,52 liranın, 02/01/1978 gününden davanın açıldığı 11/04/1978 tarihine kadar geçen süre içinde bir işte kullanılmaması sonucu davacının yoksun kaldığı kazanç miktarını tespit etmesi ve yoksun kalınan kazanç tutarı, davalıdan alınmasına karar verilen 96.096,44 liralık temerrüt faizini geçtiği takdirde aradaki farkın davacıya ödenmesine karar vermesi gerekir, Kararda yazılı nedenlerle kazanç yoksunluğu isteğinin reddi yasaya aykırıdır. Kararın bozulması gerekir.

1.2.3. Borçlunun kusuru

Temerrüt faizi açısında borçlunu kusuru aranmazken, munzam zararda borçlunun kusurlu olması hali aranmaktadır. Ancak ispat hukuku bakımında; borçlunun temerrüt faizini aşan zarardan kurtulabilmesi için kendisine hiçbir şekilde kusur yüklenemeyeceğini ispatlaması gerekmektedir.
Yasa, hiçbir kusurun bulunmaması şartını ararken, borçlunun kısmen dahi kusuru olsa, munzam zarardan dolayı sorumlu olacağıdır. Bunun için borçlunun munzam zararın oluşmasından kendisine atfedilebilecek ‘hiçbir’ kusurunun bulunmadığını ispatlaması gerekir. Yani, munzam zarar tazminatının doğması için borçlunun kusurunun ağır veya hafif olmasının önemi yoktur. Önemli bir nokta ise aranan kusurun hangi andaki kusur olduğudur. Munzam zararın temerrüt ile karşılanmayan bir zararı gideren bir amaç taşımasından ötürü, aranacak olan kusur, borçlunun temerrüde düşmedeki kusuru olacaktır. Yoksa, aranan, temerrüde düştükten sonra doğan munzam zarar açısından bir kusurun varlığı değildir

Zararın tazmininde borçlunun kusuruyla ilgili olarak, ispat yükü zararda kusurun bulunmadığı borçlu tarafından ispatlanmalıdır.

Genel ilke gereği olarak, zarar görenin meydana gelen zararın karşı tarafın kusurundan meydana geldiğini ispatlaması gerekirken, munzam zararda bu görev değişmiş ve borçlunun munzam zararın ortaya çıkışında kusuru olmadığını ispatlaması gerektiği şeklini almıştır. Yani, BK m 105 gereğince borçlu aleyhine olarak bir kusur karinesi kabul edilmiştir ve borçludan da bunun aksini ispatlaması beklenmektedir. Kusursuzluğun ispatı her türlü delil ile olabilir. Ancak uygulamada, borçlunun fiili ödeme güçlüğü içerisinde bulunması veya aciz halinde olması BK 105 açısından bir kusursuzluk hali teşkil etmemektedir . Çünkü, genellikle ödeme güçlüğü içine düşmenin gerçek faili bizzat borçlunun kendisidir .

1.2.4. Borçlunun temerrüdü ile munzam zarar arasında illiyet bağı

Munzam zararın tazmininin diğer bir şartı da, temerrüt faizini aşan zarar ile borçlunun temerrüdü arasında illiyet bağının bulunmasıdır. Buna göre, alacaklının uğradığını iddia ettiği temerrüt faizi dışındaki zarar ile borçlunun temerrüdü arasında illiyet bağının hiç bulunmaması veya salt mantıkî illiyetin bulunması halinde, borçlu, söz konusu zarardan sorumlu tutulamaz. Alacaklı, temerrüt faizini aşan zarar ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının bulunduğunu bütün yönleriyle ispat etmek zorundadır. Yani, borçlunun temerrüdünün sonucu olmayan başka nedenlerle kaynaklanan munzam zararın olmadığını ispat etmelidir. İlliyet bağının varlığını ispat alacaklıya aittir.

Konuyla İlgili İçtihat :
Dava, geçersiz sözleşme nedeniyle ödenen satış bedelinin geç iade edilmesi yüzünden uğranılan munzam zararın tazmini ve sebepsiz zenginleşmeye dayalı alacak istemine ilişkindir.

Yerel mahkemenin, geçersiz sözleşme nedeniyle ödenen ve daha önce açılan alacak davası sonucunda mahkemece hüküm altına alınan satış bedelinin,davalı Leman O. tarafından faiziyle birlikte ve taşınmazın kendisine iadesinden önce davacıya ödendiği, o nedenle temerrüdün gerçekleşmediği, sebepsiz zenginleşmenin de söz konusu olmadığı gerekçesiyle verdiği davanın reddine dair karar, Yüksek özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.

Taraflar arasında, tapulu taşınmazların satımına ilişkin olarak, resmi şekle uyulmaksızın sözleşmeler yapılıp, taşınmazın davacıya teslim olunduğu; davacı kooperatifin bu sözleşmeler uyarınca,satış bedelinin 9.126.170.000 TL. lik kısmını ödediği, kalan kısmın ödenmemesi üzerine, davalı Leman O.’ın 29.7.1994 tarihli ihtarnameyle sözleşmeyi feshettiğini davacıya bildirdiği; davacının bunun üzerine 29.9.1994 tarihinde Leman O. aleyhine açtığı davayla, harici satış sözleşmelerine dayanarak, taşınmazdaki Leman O. hissesinin kendi adına tescili, bu mümkün olmadığı takdirde, ödediği satış bedeli 9.126.170.000 TL. ile, taşınmaza yapılan inşaatın bedeli 14.500.000.000 TL. nin tahsilini istediği; Zeytinburnu Asliye 1. Hukuk Mahkemesi’nin 1994/698 esasında görülen bu davada, davalı Leman O. vekilinin,davayı alacak istemi yönünden kabul ettiği, sonuçta, 30.11.1995 gün ve 1995/705 sayılı kararla, tescil isteminin reddine, 9.126.170.000 TL. satış bedeli ve 14.500.000.000 TL. inşaat bedeli olmak üzere toplam 23.626.000.000 TL. nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsiline hükmedildiği, temyiz edilmeksizin kesinleşen bu karar gereğince yapılan icra takibi sonucunda, hüküm altına alınan asıl alacak toplamı ve faiz miktarının davacı tarafından tahsil edildiği toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Bu yönlerden taraflar, Yerel Mahkeme ve Yüksek Özel Daire arasında da bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Keza, somut olayda, davalının sebepsiz zenginleşmesinin mevcut olmadığı da, hem yerel mahkemenin ve hem de Yüksek özel Daire’nin kabulündedir.

Görülmekte olan davada, davacı vekili, davalı Leman O.’ın satış sözleşmesini 28.7.1994 tarihinde feshetmesine ve ödenen bedeli bu tarih itibariyle ve faiziyle birlikte geri vermesinin gerekmesine rağmen, ödenen satış bedelinin ancak 15 ay sonra tahsil edilebildiğini, bu gecikme nedeniyle faizle karşılanamayan munzam zarar oluştuğunu, keza inşaat bedelinin yasal faiziyle birlikte ödenmiş olmasının da sebepsiz zenginleşmeye neden olduğunu ileri sürmüş ve bu olgulara dayalı olarak munzam zarar ve alacak isteminde bulunmuştur.

Uyuşmazlık, somut olayda, munzam zarar tazminatı istenilebilmesi için gerekli yasal koşulların mevcut olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. O nedenle, öncelikle, munzam zarar kavramı ve bunun kanıtlanması konusunda aşağıdaki açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür.

Bir davada öne sürülen maddi olgulara uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak ve davanın hukuki nitelendirilmesini belirlemek hakimin doğrudan görevidir (H.U.M.K.Md.76).

Dava hukuksal nitelikçe BK. 105 den kaynaklanan “munzam zarar” istemine ilişkindir.

Anılan yasa maddesine göre “alacaklının duçar olduğu zarar,geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemiyeceğini isbat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir”.

Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür.

Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde (temerrüdü oluştuğunda) sözleşme veya yasada belirlenen “gecikme faizi” ödeme yükümü altına girer. Bu durumda B.K.103 uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı isbat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun, kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır.

Bunun dışında, alacaklının uğradığı zarar temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş elması durumlarında ise davada uygulanması gereken B.K.105 gündeme gelir.

Öncelikle, “munzam zarar” ın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.

Munzam zarar borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı,alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla, temerrüt faizin aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.

B.K. 105, kaynağı ne otursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekaletsiz işgörme olabilir.

Bu bağlamda hemen belirtelim ki, munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü (BK.md.105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı,

temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur.

Munzam zarar bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermiyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi (B.K.md.105/2) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtiraz! kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşımı süresi içinde her zaman istenmeği mümkündür.

Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. B.K.105 kusur karinesini benimsemiştir.

Munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması için aranan kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Farklı bir anlatımla, burada zararın doğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Sorumluluk için borçlunun temerrüde düşmekteki kusurunun varlığı asıldır.

Kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını isbat etmekle yükümlüdür. Alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir.

Sırası gelmişken belirtelim ki, munzam zarar davalarında alacaklının (davacının) isbat yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalı, genel ispat yöntemlerinde olduğu gibi her olayın kendi yapısı ve özelliği içinde değerlendirmeye tutulmalıdır. Örneğin, yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler, diğer bir anlatımla M.K.6 da anlamım bulan genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükümünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı yararına değerlendirilmeli, bunların aksini iddia eden borçluya ispat yükünün düştüğü kabul edilmeli en önemlisi hükmedilecek zarar miktarı ve kapsamının tesbitinde BK.43/2 hükmünden yararlanılmalıdır.

Ülkemizde süregelen hiper enflasyonun belli yıllarda yüzde yüzlerde seyrettiği, vadeli mevduatların en az bu oranlarda gelir getirdiği, yabancı para değerinin (kurların) her zaman temerrüt faiz oranlarını aştığı, banka kredilerinin yüzde iki yüze kavuştuğu, paranın iç alım (satım) alma değerinin büyük ölçüde azaldığı tartışmasız, yaşanan bir gerçek olduğu çok açıktır.

Böyle bir enflasyonist ortamda bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çaba ve girişimlerde bulunması, örneğin en azından vadeli mevduat veya kurları devamlı yükselen döviz yatırımlarında değerlendirmesi, olayların normal akışına, hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmesi zorunludur.

Gerçekte de, anlatılan enflasyonist ortamda yaşayan makul, normal bir kişinin parasını atıl biçimde elde tutmayacağı, gelir getirici bir yatırıma dönüştüreceği, insan yapısının ve menfaatlerini koruma içgüdüsünün de tabii bir sonucudur.

Hal böyle olunca, enflasyonist ekonominin olumsuz etki ve sonuçları kamuca az veya çok herkesin bildiği, en önemlisi gerekli olduğu taktirde bilinebilmesinin kolayca gerçekleştirilebileceği ve mahkemelerin de bilgisi altında olan vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile “MARUF VE meşhur” vakıalardır ve bunların isbatına gerek yoktur (H.U.M.K.md.238/2).

Yine Bankalar Kanunu’nun 37 nci maddesiyle, 1211 sayılı Merkez Bankası Kanunu’nun 4 ve 40 maddeleri gereğince. Hükümet ve Merkez Bankası’nca ilan edilen vadeli mevduat faizleri ile Resmi Gazetede yer alan “T.C.Merkez Bankası’nca Belirlenen Döviz Kurları ve Devlet iç Borçlanma Senetlerinin Günlük Değerleri” şeklinde gösterilen ve tüm günlük gazetelerde T.R.T. ile özel televizyonlarda da tekrarlanan ilanlar; hukuki güvenlik nedeni ile gerçeği aksettirdiği ve aksi sabit oluncaya kadar yazılı delil oluşturacağı da göz ardı edilemiyecek bir realitedir (M.K.md.7, 29, İİK. md.8/son f).

Bunların yanında, 20.10.1989 T. K.3 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında “para her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkaktır” şeklindeki kabulde az yukarda açıklanan hukuki tesbit ve bulguları doğrulamaktadır.Şu durum karşısında,alacaklının davasında dayandığı maddi olgulara uygulanması zorunlu görülen H.U.M.K. md.238/2 ve M.K.7 anlamında belirlenen delillerle alacaklı zararının kanıtlandığına ilişkin karinenin vücut bulduğu ve böylece davacının zararını isbat yükümünü ifa ettiği açıktır. Bu aşamadan sonra subut bulan karinenin aksini kanıtlayarak, sorumluluktan kurtulmak isteyen borçlunun; somut olayın özellikleri nedeni ile ya alacaklının bir zarara uğramadığını, yada borcunu zamanında ifa etmiş olsa idi dahi alacaklının borç konusu miktarı değeri düşmeyecek bir biçimde değerlendiremiyeceğini ispat etmesi gündeme gelebilir.

Açıklanan yasal durum ve ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında: Özel Daire bozma kararında da belirtildiği üzere, davalı Leman Oral, resmi şekle uyulmayarak yapılan ve bu yüzden geçersiz olan satış sözleşmeleri uyarınca davacıdan aldığı satış bedeli yönünden, davacının daha önce tescil, bu mümkün olmadığı takdirde bedelin iadesi istemiyle açtığı davanın tarihi olan 29.9.1994 tarihinde temerrüde düşmüştür. Para borcunu o tarihte ödemeyen davalı, eğer davacının, anılan davada hüküm altına alınan yasal faizi aşan bir zararı varsa, bunu tazminle yükümlüdür. Mahkemece yapılması gereken iş, davanın bu şekilde nitelendirilmesi, tarafların delil ve karşı delillerinin bu çerçevede toplanması ve ortaya çıkacak uygun sonuç çerçevesinde, davacının munzam zarar istemi hakkında bir karar verilmesidir.

Hal böyle olunca, mahkemece Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın